DOLU DÜŞÜN BOŞ KONUŞ

Bakırköy Belediye Tiyatroları, Gürcü yönetmen Zurab Siharulidze’nin sahneye koyduğu “Dolu Düşün Boş Konuş” adlı komediyle 2008-2009 tiyatro sezonuna iddialı bir başlangıç yapmaya hazırlanıyor. Steven Berkoff’un yazdığı ve Haluk Bilginer’in çevirdiği “Dolu Düşün Boş Konuş”

 

Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | Yorum yapın

KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ

KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ

Yazan: Bertolt Brecht

Çeviren: Yılmaz Onay

Yöneten: Yücel Erten

Müzik: Paul Dessau

Sahne Tasarımı: Mustafa Asım

Giysi Tasarımı: Türkan Kafadar

Müzik Direktörü: Selim Atakan

Dramaturgi: Yücel Erten- H: Zafer Şahin

Oynayanlar: Kemal Kocatürk, Aslı Öngören, Arif Akkaya, Şebnem Köstem, Ertuğrul Postoğlu, Hüseyin Köroğlu, Candan Sabuncu, Şenay Saçbüker, Ersin Umulu, Sevgi Sakarya, Naşit Özcan, Bahtiyar Engin,Murat Bavli, Harika Özovalı, Ayhan Kavas, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Gürhan, Yavuz Şeker, Kubilay Pembelioğlu,Ayşegül İşsever, Semah Tuğsel, Ümit İmer, Can Ertuğrul, Metin Çoban.

 

ADALET ARANIYOR

Sibel Arslan Yeşilay

 

    “Kafkas Tebeşir Dairesi” Bertolt Brecht’in 1944-45 yılları arasında Amerika’da yazdığı, ilk kez 1948 yılında Amerika’da izleyici karşısına çıkan önemli oyunlarından biri.  Oyun Almanya’da ilk kez 1954 yılında Berlin Tiyatrosu’nda sahnelenir. Brecht “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni 13. Yüzyılda yazılmış “Tebeşir Dairesi” adlı bir Çin oyunundan yola çıkarak yazmıştır. Brecht bu Çin oyunun  iki kadın arasındaki annelik konusundaki çatışmayı, davaya bakan ilginç yargıç tiplemesini ve tebeşir dairesi deneyini  kendi yazdığı oyuna aktarmıştır. Kaynak oyunda çocuk gerçek annesine verilirken “Kafkas Tebeşir Dairesi”nde çocuğa bakıp büyüten kadına verilir. Ayrıca Brecht öyküyü Çin yerine Kafkasya’ya taşıyarak sınıfsal ve tarihsel bir boyut ekler. Öykünün özünü değiştirip ön ve son oyun ekleyerek mülkiyet-emek ilişkisini sorgular, burjuva hukukunun eleştirisini yapar.

  “Kafkas Tebeşir Dairesi”, birçok başarılı rejiye imzasını atan Devlet Tiyatrosu yönetmenlerinden Yücel Erten tarafından İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahneleniyor. Şehir Tiyatrosu’nun genç oyuncularından oluşan bir ekip tarafından canlandırılan Brecht’in bu ünlü yapıtı sezonun iddialı yapımları arasında yer alıyor.

“Kafkas Tebeşir Dairesi” üç  bağımsız episoddan oluşur.: İki köyün vadi konusundaki anlaşmazlığının ele alındığı önoyun ; hizmetçi Gruşa’nın öyküsü ile  halk ozanı Azdak’ın yargıçlığa geçişinin anlatıldığı bölüm. Oyunun son bölümünde ise Gruşa ve Azdak episodları Gruşa ile valinin karısının çocuk yüzünden düştükleri anlaşmazlığın çözümlendiği mahkeme sahnesiyle birleştirilir. “Kafkas Tebeşir Dairesi”nin Brecht’in diğer yapıtları içinde farklı bir yeri vardır. Brecht bu oyunda olayların akışını yabancılaştırma efektleriyle kesintiye uğratmaz. Yabancılaştırma oyunda , önoyunu izleyen ‘oyun içinde oyun’ tarzında ve ozanların anlatımıyla kurmaca olarak yansıtılır. Brecht’in deyimiyle “sahneler ozanın anlattığı olayların yalnızca canlandırılmasından oluşur”.

   Önoyunda 2. Dünya Savaşı sonrasında iki Sovyet kolhozunun üyeleri vadinin topraklarının kime ait olduğu konusunda karar vermek üzere toplanır. Karar verildikten sonra anlaşmayı kutlamak için  “Tebeşir Dairesi” adlı bir oyun oynanır. Oyunda bir ayaklanma sırasında öldürülen valinin karısı kaçarken elbiselerini kurtarma telaşıyla bebeğini unutur. Bebeğe hizmetçi Gruşa bakar. Valinin oğlu olduğu için heryerde aranan bebeği saklayan Gruşa’nın hayatı tehlikeye girer. Bebeği yaşatmak için her türlü zorluğa göğüs geren Gruşa ‘nın yaşamı altüst olur. Valinin karısı ile Gruşa analık davası için yargıç karşısına çıkarlar. Davaya bakan yargıç askerler tarafından seçilmiş, yasaları yoksul halkı korumak için kullanan Azdak’tır. Azdak çocuğun gerçek annesini belirlemek için yere bir daire çizer ve her iki kadından da çocuğu daireden çıkarmalarını ister.

   Brecht “Kafkas Tebeşir Dairesi”nde emek mülkiyet ilişkisinde emeğin belirleyici olduğunu vurgular, adalet sisteminin eleştirisini yapar.: “Herşey  kim hak ederse ona gider; çocuklar büyüsünler diye annelik edene, vadiler meyve versin diye su verene.”

   Yücel Erten “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni son derece titiz bir çalışmayla sahneye aktarıyor.  Erten sahnede sade ve etkileyici bir tiyatro dili yaratıyor. Başta Candan Sabuncu ve Kemal Kocatürk olmak üzere bütün ekibin içten ve başarılı oyunculuklarına dekor, kostüm ve müzik tasarımının eklenmesiyle ortaya sezon boyunca sergilenen oyunlar arasında ön plana çıkan, izleyiciye gerçek bir tiyatro keyfi yaşatan bir yapım çıkmış.  Tiyatro sezonu boyunca böylesine emek verilmiş yapımlarla daha sık karşılaşmayı umuyoruz. “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni mutlaka izleyin.

 

RADİKAL, 8.1.1998

 

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DENİZDEN GELEN KADIN

 

DENİZDEN GELEN KADIN   

 

“Amerika’da genellikle naturalist tiyatro yapılıyor. Seyirci rahatına düşkün. Seyircinin istediği tek şey sahnede izlediği durumlarla özdeşleşmek. Herşeyi  hazır ve paketlenmiş olarak almak istiyor. Ama bence ideali seyricinin tiyatrodan çıkarken hala izlediği oyunu düşünmesi ve soru sormaya devam etmesidir “ diyen tiyatro dünyasının dev ismi Robert Wilson bu yıl da Tiyatro Festivali’nin konukları arasında yer alıyor. Üstelik kısa bir süre önce ilano’da prömiyeri yapılan son rejisi “Denizden Gelen Kadın”la.  ‘Performans’ ile opera karışımı yapıtlarını ‘opus’ olarak nietelendiren amerikalı yönetmen  postmodern tiyatronun temsilcisi. Geleneksel edebiyata dayalı tiyatro anlayışına karşı müzik, resim, dil,dans ve mimarinin bileşimiyle tiyatroda çokanlamlılık yaratma peşinde. Wilson, çok önem verdiği ışık ve ses rejisiyle, yavaşlattığı, neredeyse otisitk izlenimi veren hareket akışıyla dilin fonda bir gürültü olarak yer aldığı  yeni bir tiyatro anlayışına imza  attı. Resim ve mimari öğrenimi gören Wilson için önemli olan tiyatroda mekansal yapı ile  bedensel anlatım ve çağrışımlara dayalı bir  ‘dil’ oluşturmak, bütün sanat dallarının kullanıldığı bir yapıt yaratmak

   Robert Wilson’ın  izleyiciyi soru sormaya ve yorum yapmaya iterken müthiş bir görselliğin ağır bastığı sahne diliyle ilk kez on yıl önce Berlin’de tanışmıştım. Schaubühne Tiyatrosu’nda Virginia Wolf’un “Orlando”sunu tek kişilik oyun olarak sahneye aktarmıştı. Almanya’nın en başarılı kadın oyuncularından Jutta Lampe’nin kusursuz biçimde  yorumladığı “Orlando”, Wilson’ın olağanüstü dekoru, müziği, ışığı ve rejisiyle seyirciyi çeşitli yüzyıllar arasında, çeşitli ülkelerde gizemli bir yolculuğa çıkarıyordu. Sahnede teknolojiden sonuna kadar yararlanırken izleyiciye bunu farkettirmeden hem yalın hem de son derece görkemli bir tiyatro şöleni sunan Wilson ilk kez iki yıl önce “Persephone” adlı yapımla Tiyatro Festivali’nin açılışını yaptığında belki de hala “Orlando”nun etkisinde kaldığımdan biraz düşkırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Ancak geçen yıl İstanbul’da verdiği  “Çalışmalar 1967-95” başlıklı gösteri-konferansla karizmasını ve sanatını gözler önüne sermişti. Mayıs ayı başında Berlin’de izleme fırsatı bulduğum ve Brecht’in 100. Doğumyıldönümü nedeniyle Berliner Ensemble’da sahnelediği “Okyanus Üzerinde Uçuş”ta Brecht, Heiner Müller ve Dostoyevski’nin kısa metinlerinden yola çıkarak tiyatroda görselliğin sınırlarını zorlayan görkemli tabloları ve, mükemmeliyetçi oyuncu yönetimiyle salondaki tüm seyiriciler gibi ben de büyülenmiştim.

    Festivalde izleyeceğimiz “Denizden Gelen Kadın” İbsen’in diğer oyunlarına oranla pek ender sahnelenen metinlerinden biri. Şimdiye dek gerçekleştirilen önemli sahnelemelerinden birinde hafif alaycı bir yaklaşımla, diğerinde ise anarşist-soytarımsı bir evlilik öyküsü olarak yorumlanmıştı. Çocukluğu denizde geçen ve iki çocuklu bir erkekle evlenen Ellida’nın  açık denizlere ve yıllar önce tanıştığı bir yabancıya olan tutku ve özleminin elel alındığı metin Susan Sontag’ın uyarlamasında  bazı  oyun kişileri çıkarılarak 17 sahneye bölünmüş. Bir denizkızı gibi bütün gününü denizde geçiren Ellida’ya üvey kızları hırçın davranmaktadır. Bütün hayali evliliği nedeniyle tutsak olduğu fyorddan uzaklaşıp açık denizlere gitmek olan Ellida’nın karşısına birgün aniden çıkıveren Yabancıondan kendisiyle gelmesini ister. Kocası uzun bir tereddütten sonra Ellida’ya seçme özgürlüğü tanır: ya kocasıyla kalıp eski yaşamını sürdürecektir ya da hiç tanımadığı bir yabancıyla bilmediği bir dünyaya doğru yola çıkacaktır. Ancak yaşamında ilk kez elde ettiği karar verme özgürlüğü Ellida’nın kocasını seçmesine neden olur. Ibsen’in burada bitirdiği oyununa Sontag bir başka final sahnesi ekleyerek sona erdiriyor Ellida’nın öyküsünü.

   Wilson’ın Susan Sontag’ın uyarlamasından yola çıkarak gerçekleştirdiği en yeni rejisini büyük bir heyecan ve merakla bekliyoruz. Acaba bu kez nasıl bir ustalık sergileyecek Wilson, perde açıldığında  19. Yüzyılın Norveç’inden nasıl bir manzara  kucaklayacak bizi, hangi görsel zenginliklere yelken açacağız “Denizden Gelen Kadın”ın rehberliğinde?. 

 

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 30.05.1998

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DANTON’UN ÖLÜMÜ

DANTON’UN ÖLÜMÜ

Şarap kırmızısı Danton

Salzburg Festivali, sanatseverleri Avusturya’nın bu küçük kentine çekiyor. Robert Wilson’ın sahnelediği ‘Danton’un Ölümü’nde, oyunun her kahramanı farklı bir renkle sahnede yer alıyor

SALZBURG – 78. Salzburg Festivali Peter Zadek’in sahnelediği Brecht ile Kurt Weill’in ‘Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü’ adlı yapıtıyla açıldı. 30 Ağustos’a dek sürecek festivalde klasik müzik konserleri, opera, tiyatro oyunları, film gösteriminin yanı sıra bu yıl ilk kez programa ‘Konuk Yazar’ bölümü de eklenmiş. Bu bölümde Avusturyalı kadın yazar Elfriede Jelinek yer alıyor. İsviçreli yönetmen Christoph Marthaler’in sahnelediği ve Avignon Festivali’ne de katılacak olan Leos Janacek’in ‘Katya Kabanova’ Salzburg Festivali’nde büyük beğeni topladı. ‘Tiyatro rejisinin en müzikal ozanı’ olarak nitelendirilen Marthaler rejilerinde sessizliğin sesini başarıyla duyuran ve ağır devinimlerle farklı bir sahne dili yaratan bir yönetmen. ‘Rus usulü Madam Bovary’ olarak nitelendirilen ‘Katya Kabanova’yı postsosyalizm eksenine taşıyan Marthaler adeta Milos Forman’ın filmlerini andıran bir toplum çıkarıyor karşımıza.
Verdi’nin ‘Don Carlo’, Messiaen’ın ‘Saint François d’Assise’ operası, Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma’, Beethoven’ın ‘Fidelio’ ve Wagner’in ‘Parsifal’ı festival programının önemli gösterileri. Programda klasik müziğin yanı sıra bu yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü alan Hal Hartley’nin festival için hazırladığı ‘Soon’ adlı müzikali de yer alıyor.
Festivalin tiyatro bölümü de oldukça iddialı. Robert Wilson’ın sahnelediği George Büchner’in ‘Danton’un Ölümü’ ilk kez festival kapsamında izleyici karşısına çıkacak. Danton rolünde İstanbul Tiyatro Festivali’nde ‘Arturo Ui’ rolünde izleyip hayran kaldığımız Martin Wuttke var. Wilson, “Bu oyunu sahnelemenin benim için özel bir çekiciliği var. İnsanlar çalışmalarımı hep resimlerin ve metaforların tiyatrosu olarak biliyor. Ancak ‘Danton’un Ölümü’ metnin ağırlıklı olduğu ve etkileyici dili olan bir klasik yapıt” diyor. “Benim için bütün başyapıtlar çeşitli kişiliklerin prizmaları ve ben bunu bir düşünceyle sınırlamayıp olabildiğince açık uçlu bırakmaya çalışıyorum” diyen Wilson, ‘Danton’un Ölümü’nde metni Büchner’in dilinin ağırlık taşıdığı bir yorumla sahneliyor.
Ancak oyunda dramatik akış yerine, karabasan atmosferinde donuk resimlerin hareketlenişine dönüşüyor her devinim. Her oyun kişisi farklı bir renkle ortaya çıkıyor. Danton şarap kırmızısına bürünmüş, Robespierre violet, Camille gökmavisi, SaitJust altınsarısı, Marion beyazlar içinde. Rejide psikolojik gerçekçilikten kaçınan Wilson sahnede oyuncuları stilize devinimlere yönlendiriyor. Festivalle Berliner Ensemble’ın ortak yapımı ‘Danton’un Ölümü’nde oyun kişileri arasındaki mesafeli tutumu kimsenin birbirine dokunmamasıyla yansıtıyor. Dışavurumcu Alman sessiz filmlerindeki jestlerinden de yararlanıyor Wilson.
Stephan Bachmann’ın sahnelediği Shakespeare’in ‘Troilus ve Cressida’, Robert Lepage’in ‘Geometry of Miracles’, Hofmannsthal’in ‘Jedermann’, Else Lasker Schüler’in ‘Kudüs’e Yolculuk’ adlı yapıtları da Salzburg Festivali’nde izlenebilecek tiyatro gösterileri arasında.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL,3.8.1998
 

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

SUZUKİ

Türkler arasında bir garip Alman

Berlin Tiyatro Festivali’ne katılan ‘Baracke’ topluluğu ‘Suzuki’ adlı oyunda, Türklerin tamirhanesine gelen bir Alman’ın yaşadığı karmaşayı anlatıyor

BERLİN – Berlin’deki Tiyatro Festivali’ne iki yapımla katılan ‘Baracke’ (Baraka) adlı tiyatroda ‘Suzuki’yi izliyorum. Sezon boyunca Alman basınında olumlu eleştiriler alan bu oyunu izlemek için birden fazla nedenim var. Birincisi, Baracke’de izlediğim yapımların her birinin etkileyici olmasıydı. İkincisi, ‘Suzuki’nin Berlin’de yaşayan genç Rus yazar Aleksey Şipenko’nun yazdığı, Almanya’da yaşayan Türklerle ilgili bir oyun olması. Sonuncusu ise yeni bir tiyatro olmasına karşın her yapımı büyük yankı uyandıran Baracke’de Türk oyuncuların rol alması.
Tiyatro, isminden de anlaşılacağı üzere bir baraka. Berlin’in ünlü Deutsches Theater’in yeniliklere açık sahnesi. Genç yönetmen Thomas Ostermeier’in Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlendiği tiyatronun küçücük salonundayız. Bu kez sahne tam bir araba tamirhanesine dönüşmüş. Bir yanda çalışması imkânsız görünen eski bir Citroen. Ortada ise kıpkırmızı bir Porsche duruyor. Arabanın çevresinde büyülenmişçesine devinen, elleri yüzleri yağ içinde tamirciler. Sahnenin arkasındaki camlı büyük kapıdan sokaktan gelip geçenleri izliyoruz. Bazen de sokaktakiler durup içeriye bakıyor. Yağmurdan sırılsıklam olmuş bir adam giriyor içeri. Fakat tamirhanedekilerden biri bile dönüp bakmıyor. İçeri giren Alman yazar Klaus Klaus Suzuki’yi görmek istediğini söylüyor. Bizimkiler ise ona beklemesi gerektiğini söyleyip eline bir çay tutuşturuyor.
Türklerin tavırlarını garipseyen Klaus çalan müziği dinleyip çevreyi incelerken tamirciler dışarı çıkıp ondan tamirhaneye göz kulak olmasını istiyor.
Tamirciler kendi aralarında Türkçe olmayan garip bir dille konuşuyor. Ortamın ve insanların farklılığından şaşkına dönen yazar, oyunun sonunda nedensiz yere bir başka Alman’ı Türklerden birinin hediye ettiği bıçakla öldürüyor. Tamirhaneye adım attıktan sonra bütün değerleri, düşünceleri allak bullak olan ve iç dünyasında yaşadığı karmaşanın sonucunda cinayet işleyen Klaus rolündeki Falk Rockstroh’in büyük bir başarıyla oynadığı oyunda Cem Sultan Ungan, Aykut Kayacak, Adnan Maral, Metin Tekin, Tuncay Gayfıanal, Şükriye Dönmez ve Andre Szymanski rol alıyor.
Absürd bir oyun ‘Suzuki’. Absürd ve bir o kadar etkileyici. Yazar Şipenko, Alman mentalitesinden, insanların iç dünyasına gereken önemi vermemelerinden yola çıkarak bu oyunu yazdığını söylüyor. Almanya’nın ruhsuz bir ülke olduğunu savunuyor. “Oyunumda Türkler arabayla oynayan çocuklar. Ve ben onlar için başka bir Türkçe yarattım. Oyunu yazar Klaus’un gözünden yazdım. Türkçe bilmediği için konuşulanları ‘kürdi mürdi’ diye işitiyor.” Oyunculardan Aykut Kayacık, provalar sırasında, pencerenin dışında, yani sokakta oynanan bıçaklama sahnesi sırasında yoldan geçen bir Alman’ın polise haber vermesiyle ambulans ve polislerin geldiğini anlatıyor.

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 28.6.1998

http://www.radikal.com.tr/1998/08/03/kultur/03sar.html

1998-1999 kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

KURBAĞA ÖYKÜLERİ

KURBAĞA ÖYKÜLERİ

İKİ MİNİK KURBAĞA

Sibel Arslan Yeşilay

     “Oyunun geçtiği belli bir yer yok. Yaşananlar her yer ve herkes için” diyor BİLSAK Tiyatro Atölyesi “Kurbağa Öyküleri” için.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 19-21 Mayıs tarihleri arasında Aziz Nesin Sahnesi’nde izleyici karşısına çıkan “Kurbağa Öyküleri”Arnold Lobel’ın 7-8 yaş grubu çocuklara yazılmış kısa öykülerinden sahneye uyarlanmış.Birbiriyle dost iki kurbağanın naif bir biçimde yansıttığı dostluk, kıskançlık, umut, korku, paylaşma duygularını ele alan bir yapım. Birbirinden bağımsız görünen on bölümden oluşan oyunda, insana dair tüm duygular basit, samimi bir şekilde mavinin hakim olduğu saydam bir sahnede Nihal G. Koldaş ile Ceysu Koçak’ın oyunculuğuyla sizleri çocukluğunuzdaki saf dünyaya geri götürecek.

    Bu dünyada irade gücünü sınamaya çalışan, yalnız kalmak istemeyen, kendisine mektup gelesini bekleyen, dünyanın en iyi dansçısı olduğunu düşleyen, cesur olduğunu kanıtlmaya çalışan, uzun kış aylarından sonra baharı özlemle bekleyen iki minik kurbağa yoluyla, bu son derece basit insanlık durumlarını aynı derecede yalın ve çocuksu yaklaşımla, neredeyse saydam bir oyunculukla yansıtan Koldaş ile Koçak’ın yorumları Baba Zula’nın müziği, minicik sahneyi saydam bir ortama dönüştüren dekor ve ışık tasarımıyla kısa bir süreliğine de olsa yetişkinleri çocukluğna döndüren bir yapım “Kurbağa Öyküleri”.

    Bugüne kadar Sevim Burka’ın “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar”, Stephen Poliakoff’un “Gitmeden Önce”, Melih Cevdet Anday’ın “Müfettişler”, Edward Bond’un “Savaş Oyunları” ve Heiner Müller’in “Hamlet Makinesi”nden yola çıkarak gerçekleştirdikleri “Park Yapılmaz” gibi nitelikli be tiyatroda farklı tatlar arayan izleyiciye yönelik yapımlarından tanıdığımız BİLSAK Tiyatro Atölyesi bu kez çocuklara yönelik bir öyküden yola çıkarak yetişkinlere sesleniyorlar.

Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 20.5.1999

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

MOLLY S.

MOLLY S.

HER YER KARANLIK

Sibel Arslan Yeşilay

     Aksanat’ın minik sahnesinde üç insan birbirleriyle dialog kurmadan uzun uzun kendilerini ve diğer iki kişiyi anlatıyor. Oyun boyunca yanyana bile gelmiyor bu üç insan. Doğuştan kör Molly, garip tutkular peşinde koşan kocası Frank ve mesleğindeki parlak günlerin özlemini çeken doktor Rice. “Molly S.- Görmeye Dair”de bu kişilerin  aktardıkları yaşantıları yoluyla üç ayrı yaşam biçimine tanık olurken, ‘gören’ insanlar olarak pek de üzerinde durmadığımız ‘görme’ olgusunun boyutlarının bilincine varıyoruz. Bugüne dek kaliteli yapımlara imzasını atan Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu , İrlandalı yazar Brian Friel’ın “Molly S.” adlı yapıtını Türkiye’de ilk kez izleyici karşısına çıkarıyor.

   İrlanda’nın önde gelen oyun yazarlarından Friel , orta sınıf bir katolik ailede yetişti ve protestanlarla katolikler arasındaki çatışmaları yaşadı. İkinci sınıf vatandaşlık olgusunu birçok oyununda ele alan yazar, ilk büyük başarısını, ülkemizde de Kent Oyuncuları tarafından  sahnelenen  “Ver Elini Yeni dünya” adlı oyunuyla kazandı. Tony ödülü kazandığı “Lughnasa’da Dans” adlı oyunu 1991’de Broadway’de kazandığı büyük başarının ardından geçtiğimiz yıl filme çekildi ve başrolünü Meryl Streep üstlendi. 1994’te Friel tarafından sahnelenen son oyunu “Molly Sweeney”,  Oliver Sacks’ın “Karısını Şapkayla Değiştiren Adam” adlı çok satan romanından uyarlandı. Zeynep Avcı’nın türkçeye çevirdiği oyunu Işıl Kasapoğlu yönetiyor. Çevre düzeni Duygu Sağıroğlu’na, müzikleri ise Joel Simon’a ait .  

    Molly çocukluğundan buyana gözleri görmeyen, ancak babasının ona bitkileri ve nesneleri dokunarak tanımayı öğretmesiyle, körlüğünü bir eskiklik olarak yaşamayan, kendine özgü bir dünya kurmuş,  kendisiyle barışık bir insan . 40 yaşına geldiğinde Frank’le tanışır. Frank, mavi sırtlı somon üretiminden benekli minik İran keçisi yetiştirmeye, balinaların göz yapısından Etiyopya’daki iri arı çeşitlerine kadar birçok garip konuyu araştırmaya dalan, tutkulu ve ilginç bir tip. Molly’yi de araştırdığı bu garipliklerden biri olarak ele alır ve onun mutlaka gözlerinin açılmasını ister. Böylece sıcak iklime alışkın İran keçilerini İrlanda’da yetiştirmeyi denediği gibi gözleri görmeyen, ama bu durumundan hiç yakınmayan Molly’i gören insanlar kategorisine sokarak yeni bir deneme yapmaya kararlıdır. Bu kararının en büyük destekçisi ise Dr. Rice’dir. Her iki erkek Molly’nin düşüncelerine önem vermeden kendi açılardan çok önemli olan bu ameliyat için onu ikna ederler. Ameliyat gerçekleşir.

   Ustaca kurgusuyla üç oyun kişisinin ağzından dinlediğimiz bu öykü düz ve kesintisiz bir çizgide aktarılmıyor.  Herkesin kişisel yaşantısının, komplekslerinin  de araya serpiştirildiği kesintili, ancak seyircinin ilgisini, merakını bir an bile yitirmesine olanak tanımayan üç kişilik bir monolog “Molly S.”  Tilbe Saran,yaşamı  babası, kocası ve doktoru tarafından belirlenen, kısıtlanan Molly’de unutulmaz bir performans gösterirken  Köksal Engür, uçarı, sevimli bir maceracı olarak yorumladığı Frank’te izleyiciyi bol bol gülümsetiyor. Cüneyt Türel’in Doktor Rice’i  kendisiyle sorunları olan, Molly’yi iyileştirip tekrar başarılı olmaya çalışan, dingin bir karakter.  Işıl Kasapoğlu’nun oyun kişilerinin iç dünyasını ön plana çıkarmayı yeğlediği yalın reji, başarılı oyuncuların desteğiyle son derece etkileyici. Çarpıcı metni, incelikli rejisi ve oyunculuklarıyla ilgi ve merakla izleyeceğiniz bir yapım “Molly S.”

RADİKAL, 27.3.1999

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

BİR ÖLÜMÜN TOPLUMSAL ANATOMİSİ

 BİR ÖLÜMÜN TOPLUMSAL ANATOMİSİ

HAYDAR HAYDAR!

Sibel Arslan Yeşilay

 

     Büyülü bir dünyadır sahne. Bir insanın  yaşamı boyunca başına gelmeyecek olaylar iki saat boyunca sahnedeki kahramanın başından geçebilir. İhtiraslar, kötülükler, acılar, sevinçler bir anda gözünüzün önünde geçit yapıverirler. Harikulade düşlere dalabilir, kapkara kabuslara tanıklık edebilirsiniz. Günlük yaşamın hay huyu içinde gözden kaçırdığınız kimi ayrıntılar içinizi acıtabilir. Olaylara bambaşka bir gözle bakabilirsiniz salondan ayrılırken. Bir sözcük, bir hareket ya da  bir sahneyi taşırsınız dışarıdaki  dünyaya. 

    Sezon boyunca sahnelenen yapımları kaçırmamaya çalışan biri olarak bu duygulara her zaman kapılamadığımı itiraf etmeliyim. “Bugün tiyatroya gidin, ister ‘Oidipus’ oynansın, ister ‘Othello’ ya da ‘Gecede Davul Sesleri’ farketmez; eğer oyun sekizde başlıyorsa, sekizbuçuktan tezi yok, yüreğiniz daralmaya başlar. En geç dokuzta, artık tek şey düşünürsünüz: ,’Bitsin artık!’ .” der  Brecht bir yazısında. Ve  oyun izlerken çoğu zaman onun bu düşüncesine kapılmamak –ne yazık ki- mümkün olmuyor.

   İstanbul Devlet Tiyatrosu, Oktay Arayıcı’nın  “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” adlı oyununu Can Gürzap’ın rejisiyle sergilemeye başladı. Dekor tasarımı Ethem Özbora, Kostüm tasarımı Mihriban Oran tarafından gerçekleştirilien oyunda  Nişan Şirinyan, Erkan Taşdöğen, Ali Fuat Çimen, Haluk Kurtoğlu, Metin Beyen, Kemal Bekir, Murat Karasu, Burak Şentürk, Rüçhan Çalışkur,Selçuk Kıpçak, Hanife Şahin, Sıdıka Şenkan, Seval Gökçe, Levent Güner, Damla Özen rol alıyor.

   “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi”nin Can Gürzap tarafından 1978-79 sezonunda Devlet Tiyatrosu’nda ilk sahnelenişi büyük yankı uyandırmış ve Arayıcı’ya TDK ödülü kazandırmış.

Her oyununda farklı biçimleri deneyen yazarın ‘seyirlik tragedya’ olarak nitelendirdiği oyun, yine yazarının deyişiyle “Osmanlı’nın son zamanlarından başlayarak günümüze gelen ve bu noktadan geleceğe köprü kuran panoramik bir bakış içinde, sosyo-ekonomik ve politik yapıyla, düzenle hesaplaşmadır.” 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesi’nde toprak reformu uygulamasının yarattığı şaşkınlık ortamında işlenen bir cinayetin faillerinin araştırması üzerine kurulu oyun, üç Araştırıcı’nın yıllar önce işlenen cinayet nedeniyle tanıkları sorgulamaları, sorgulananların yıllar önce kaydedilmiş seslerinin dinlenmesi  ve anlatılan olayların sahnede canlandırılmasıyla gelişir.

Can Gürzap, metni  yazarın tüm reji direktiflerine sadık kalarak   sahneye aktarmayı seçmiş.  Bütün oyuncular sahne üzerinde yanyana dizilmiş iskemlelerde oturuyor ve sırası gelen sahne önüne gelip rolünü oynadıktan sonra yerine dönüyor. Metnin içerdiği üç ayrı düzlem –sorgulama,  kaset kayıtları ve  olayların canlandırılması- dümdüz bir biçimde verildiği için ve metnin karmaşık yapısı nedeniyle  sorgulanan insanların  söz ettikleri birçok isim ve olayın ne olduğunu kavramakta güçlük çekiyorsunuz ilk önce. Tek anlaşılan Haydar adlı birinin öldürülmüş olması. Kısa kısa sahnelerle bir episoddan diğerine geçildiği, bu geçişlerin çok yüzeysel bir şekilde halledildiği yapımın en büyük eksikliği, metin üzerinde çalışma yapılmamış olması. Olayların gelişimini anlaşılır kılacak bir çalışmaya ve yirmi yıl içinde gerçekleşen değişimler gözönüne alınarak  tekdüze ve sıkıcı olmayan bir sahneleme anlayışına başvurulmadığı için “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” hain ağa, kan davalı iki aşiret arasında kalan zavallı köylü kızı, çıkarcı kaymakam, işbilir avukat ve kentte ‘bilinçlenen’ temiz kalpli Haydar gibi klişe tiplerin geçidi olmaktan öte gidemeyen renksiz, soluksuz bir yapım.   

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

URFAUST

URFAUST

KURŞUNİ TEORİDEN YAŞAMIN YEMYEŞİL AĞACINA

 

   Her yanı tozlu, kalın cilti kitaplarla kaplı çalışma odasında   titrek, yaşlı adam, felsefe, tıp,ilahiyat, astroloji gibi konulardaki engin bilgisine karşın, sonsuz bilgiye ulaşma adına  büyüye verir kendini. Karşısına çıkan Mefisto, onu dilediği yaşama ulaştıracaktır. Faust’u, teorinin kurşuniliğinden kurtarıp ona yaşamın yemyeşil olan altın ağacını sunacaktır. Sınır tanımaz biçimde dünyayı kavrama isteği, ölçüsüz özlem ve ihtiraslarıyla, hatalarıyla, günahlarıyla, diğer insanlardan farklı, çizgi dışı bir kişiliktir Goethe’nin yarattığı Faust karakteri. Almanya’da Goethe yılı olarak  1999 boyunca, doğduğu kent Frankfurt ile yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Weimar başta olmak üzere birçok

kentte Goethe’nin çeşitli yapıtları farklı yorumlarla sahnelenirken İstanbul Alman Kültür Merkezi’nin katkılarıyla ,  “Urfaust” adlı oyunu genç alman yönetmen Philippe Besson tarafından Devlet Tiyatrolarında sahneye kondu.  Büyük Alman ozanının yaşamı boyu üzerinde çalışıp 60 yılda tamamladığı başyapıtı “Faust”ta işlediği temaların hemen hepsinin nüvesi bulunur , “Faust”un taslağı niteliğindeki “Urfaust”ta. Ard arda sıralanan kısalı, uzunlu 22 sahneyle 1480-1540 yılları arasında yaşayan Dr. Johann Faust’un yaşam öyküsünden yola çıkılarak , bir bilim adamının sınırsız öğrenme ve sınısrız aşk tutkusu lirik bir dille  aktarılır. Yönetmen Besson, fragmandaki eksik sahneleri Brecht’in yazdığı ara metinlerle doldurarak bir anlatıcı yoluyla izleyiciye aktarmayı yeğlemiş.

   Yalın, naif bir sahnelemeyle izleyici karşısına çıkan yapıtın en belirleyici özelliği , Faust’un trajedisi içine serpiştirilen komedi ağırlıklı bölümler. “Bazıları ‘Urfaust’ta, yani bir trajedide komik sahneler olur mu, diye sorabilir. Evet,  bu trajedide komik sahneler, şakalar var! Genç Goethe ‘Urfaust’ yazdığında büyük bir sanatsal etki altındaydı: Shakespeare’i okumuştu”. Brecht, böyle söylerek metindeki meyhane ve öğrenci sahnesinde Goethe’nin trajedi formu içine komedi unsurunu ustaca yerleştirmesine dikkat çeker. Yönetmen Besson da Brecht’in bu düşüncesinden yola çıkarak, gerçekten bu iki sahnede hoş bir atmosfer yaratıyor. Ayrıca Faust’un aşık olduğu Gretchen’i elde etmek için komşu kadın Marthe’nin bahçesinde Marthe ile Mefisto’nun gezintilerinde de aynı gülmece anlayışını yaratmayı başarıyor. Bunda , oyun boyunca zeki, esprili, hazır cevap Mefisto’yu canlandıran Şahin Çelik’in yanısıra, şeytana bile pabucunu ters giydirecek Marthe’yi canlandıran Seral Gözler’in başarısı etkili oluyor.

İlk sahnede yaşlı bir bilge olarak tavırları ve sesini kullanımıyla başarılı bir Faust çizen Musa Uzunlar, Mefisto’yla yaptığı anlaşma sonucunda gencecik bir delikanlıya dönüşen Faust’taki değişimleri, içdünyasındaki fırtınaları, Gretchen’e ölçüsüz tutkusunu aynı düzeyde yansıtamıyor. Gamze Yapar ise  uzun sarı  saçları ve masum görünüşü dışında Gretchen karakterini inandırıcı bir biçimde yansıtmada yetersiz kalıyor. Bilim adamı kılığına giren Mefisto’nun karşısına çıkan, dünyadaki herşeyi bilme tutkusu içindeki şaşkın öğrenci rolünde Funda Eskioğlu son derece sevimli bir tip çiziyor. Diğer rollerde Özlem Güveli, Alptekin Serdengeçti, Ercüment Serpil ve Alper Develioğlu’nun düzeyli oyunculuklarıyla göz doldurdukları “Urfaust”ta Wagner ve anlatıcı olarak Adnan Biricik , Brecht’in dizeleriyle bize öykünün eksik kısımlarını sevimli bir tavırla aktarıyor.

   Ahmet Cemal’in yetkin bir çeviriyle dilimize kazandırdığı “Urfaust”un başarısında payı olan isimler arasında, birkaç aksesuarla  başka bir mekana dönüştürülüveren işlevsel ve başarılı dekorun yaratıcısı Orhan Alpaslan, döneme uygun kostümleri yaratan Serpil Tezcan, sahneler arasındaki geçişi ışık değişimleriyle destekleyen Önder Arık ve müziğiyla Babür Tongur yer alıyor. Goethe’nin 250. doğum yıldönümünde, yazarın ülkemizde ilk kez sahnelenen gençlik yapıtı, eli yüzü düzgün bir yapım olarak karşımızda. 

Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 14.3.1999

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın

KAYIPLAR

KAYIPLAR

 

CESETLİ NEHRİN KADINLARI

    “Tasarladığım roman, diktatörlüğün gizli polislerinin elinde kaybolan binlerce erkeği ve pek çok kadını işlemektedir. Bu insanlar geceyarısı evlerinden alınıp götürülmüş ya da gündüz gözüyle sokak ortasında kaçırılmıştır, onları bir daha da gören olmamıştır. Yakınları, sevdikleriden ayrılmakla kalmamış, onların hayatta olup olmadığını bile bilememiştir. “Kayıplar” evlerinden, işlerinden, çocuklarından edilmiş, hatta mezarlarından da yoksun bırakılmıştır. Sanki hiç yaşamamışlardır”. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun “Kayıplar” adıyla sahnelediği “Dullar” romanının konusunu böyle özetliyor Güney Amerikalı yazar Ariel Dorfman. Yazar, daha çok 90’lı yıllarda dünya çapında başarı kazanan, filme de çekilen “Ölüm ve Kız” adlı oyunuyla tanınıyor. 1996’da yayınlanan “Okur” adlı edebiyatta sansürü ele alan  oyunuyla da büyük bir başarı elde eden Dorfman, henüz bir yaşındayken, askerler iktidarı ele geçirince ailesiyle birlikte ülkeyi terkedip ABD’de yaşamaya başladı. 10 yıl sonra Şili’ye yerleşerek yüksek öğrenimini tamamladı. 1973’te Allende’ye karşı yapılan darbe yüzünden burayı da terk etmek zorunda kaldı. Amerika’da North Caroline’da Durham Üniversitesi’nde verdiği Edebiyat derslerinin yanısıra New YorkTimes’a yazdığı yazılar, romanları ve öyküleriyle ABD’nin en tanınan latin amerikalı yazarı oldu. Ancak 1992’de yurdunda dönebilen yazar, Santiago Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

    Yeniden “Kayıplar”a dönecek olursak, Dorfman’ın ele aldığı, hiç te yabancısı olmadığımız bir konu, AST yapımı olarak Rutkay Aziz’in rejisiyle izleyici karşısında. Dekor-kostüm tasarımını Metin Deniz’in gerçekleştirdiği yapıma  tümüyle toprak rengi hakim. Perde açıldığında Toprak rengi kumaşlarla çevrelenen sahnede bir nehrin kıyısında bekleşen hüzünlü kadınları görüyoruz. Yüksekçe bir yerde oturup hiç konuşmayan yaşlı bir kadın ise günler geceler boyu yerinden kımıldamadan büyük bir umutla ‘kaybolan’ oğlu, babası ve kocasının gelmesini bekliyor. Bekleyiş ve umutla umutsuzluk arasındaki gel-gitlerin hakim olduğu son derece hüzünlü, zaman zaman dehşet verici bir atmosfer hakim sahneye. Polisin gözaltına aldığı ve aylar, hatta yıllar boyu kendilerinden haber alamadıkları erkeklerini bekleyen kadınlar, nehrin sürüklediği ve tanınmayacak haldeki  her cesede kocası ya da  oğlu olduğu gerekçesiyle sahip çıkmaya çalışıyor. Canlısını elde edemediği yakınlarının hiç olmazsa ölü bedenine kavuşma umuduyla nehirden ayrılmıyorlar. Jan Kott “Antigone niçin intihar etti?” başlıklı yazısında bu olguyu  şöyle açıklar: “Bir ölünün, gözle görülür son işareti, dünyadaki son varoluşu mezardır. Mezarı, sanki ölünün kendisi ziyaret ediliyormuş gibi ziyaret edilir.Bir yakınımızın mezarının olmaması, bedeninin ne zaman nereye konulduğunu bilmemek , hayatta kalan yapılmış bir haksızlıktır.”      

    Son derece etkileyici bir metin “Kayıplar”. Yazar rolünü Kerim Afşar’ın, yaşadığı onca haksızlığın ardından erkeklerini yitiren kadınlara önayak olup sessiz bir direniş başlatan yaşlı Sofia rolünü Nurşim Demir’in üstlendiği yapımın ise çok parlak olduğunu söylemek güç. Yüzbaşı’yı canlandıran Altan Erkekli’nin sahnede olduğu anlar dışında tekdüze, temposu düşük, ancak Dorfman’ın sözlerinin izleyiciye geçebildiği nitelikteki “Kayıplar”ı izlemeyi güçleştiren diğer bir etken de oyunun baştan sona loş bir ışık altında oynanması. Mesajı olan, ancak teatral açıdan izleyiciyi pek doyurmayan bir yapım.

 Sibel Arslan Yeşilay , Radikal

1998-1999 kategorisine gönderildi | Yorum yapın