BİR ATIN ÖYKÜSÜ

BİR ATIN ÖYKÜSÜ

 

“İnsan Gözlüğü” Takan Bir Atın Öyküsü

 

   Sibel Arslan Yeşilay

     Biz insanlar bize benzemeyeni, farklı olanı hemen dışlaR, kendimizden farklı olan yanını, eksikliğini ya da fazlallığını belirten küçümseyici bir ad takıp, onun bu özelliğinin altını çizeriz. Ta çocukluktan başlayarak  çevremizdeki insanları “şişko”, dörtgöz”, “deli”, diye isimlendirip, onları yalnızca bu özellikleriyle ele alırız. bütün bunları yaparken de  acımasızca taktığımız bu yaftaları taşıyanları ne denli incittiğimizin, yaraladığımızın çoğu kez farkına bile varmayız. Çünkü, bizce herkes bizim gibi, benzerlerimiz gibi olmak zorundadır, farklılıklarsa ancak alay konusu olabilir ve o kişilerin dışlanmasının tek gerekçesidir. Bizler bu tavrı yalnızca insanla sınırlı kalmayıp, doğaya , hayvanlara  karşı da takınırız, insanları belirlediğimiz gibi doğayı da belirlemeyi en doğal hakkımız olarak görürüz.

    

     Dünya edebiyatının önemli ismi, büyük Rus yazarı Lev Tolstoy  “Bir Atın Öyküsü” adlı öyküde, farklı görünümü  yüzünden horgörülen, aşağılanan bir atın gözünden, tüm çelişkileri, toplumsal belirlenmeleri, acımasızlığı ve zavallılığıyla insanoğluna   yaklaşır. Öyküde alaca olmasının dışında  hiç bir “suç”u olmayan bir atın doğumundan ölümüne dek tüm yaşantısı ,sevgi ,sevgisizlik, umut, korku ve acıların  içiçe geçtiği dünyasıyla, insanların kurdukları toplumsal düzen içinde yalnızca birbirlerini değil, tüm doğayı belirlemeye çalışmaları  ve bunun sonucunda , çevrelerindeki insanların ve hayvanların yaşamlarının yönünü çizmeleri iç burkan katı bir gerçekçilikle  gözönüne serilir.

 

    Şehir Tiyatroları, sezon başında  sahnelemeye başladığı “Savaş Ve Barış” tan sonra, bu kez de Tolstoy’un “Bir Atın Öyküsü” adlı yapıtını izleyici karşısına çıkarıyor.  Mark Rozovski tarafından sahneye uyarlanan “Bir Atın Öyküsü”  Taner Barlas tarafından sahneleniyor. Oyunun çevirisi Yıldırım Türker, müzikleri Selim Atakan, sahne ve giysi tasarımı Özhan Özdil, koreografisi Selçuk Borak tarafınsan gerçekleştirilmiş. Yapıtlarında  gerçekliğin fiziksel yanlarını canlı bir biçimde gözönüne sererken, insanın iç dünyasının  gizli köşelerine dek yönelen  Tolstoy’un, bir atın gözünden insanların iç dünyalarındaki ruhsal dalgalanmalarına, yükseliş ve çöküş dönemlerine ustaca bir gözlem gücüyle yaklaştığı ve insanoğlunun acımasızlığının, bencilliğinin altını çizdiği “Bir Atın Öyküsü”, genç bir oyuncu kadrosu tarafından, sözsel anlatım kadar bedensel anlatımın da ağırlık kazandığı dinamik ve etkileyici bir rejiyle sahne üzerine aktarılıyor.

 

      “Alaca” atın  doğumundan ölümüne  yaşamının tüm evreleriyle çevresindeki insanların yaşam evrerleri arasında paralellik kurulan “Bir Atın Öyküsü” nde, önce sahneye gündelik giysileri içinde çıkan oyuncuları görüyoruz. , sonra oyuncular  haradaki atlara dönüşüp öyküyü sahnede canlandırıyorlar, kah  at kah insan rolü üstlenerek. Öykünün sonunda ise karşımıza çıkanlar gene gündelik giysileri içindeki oyuncular. “Bir Atın Öyküsü”nde alaca atın ekseninde diğer atlar ve “Alaca”nın yaşamını belirleyen “efendi”leri sahne üzerine getirilirken oyuncuların benden kullanımının ön plana çıkarıldığı bir reji anlayışından yola çıkılıyor.Oyuncular uzun süreli bir çalışmanın ürünü olduğu anlaşılan bedensel devinimlerde, at yanılsamasını  yalnızca ayak ve baş hareketleriyle başarılı bir şekilde yaratıyorlar.  “Alaca” rolünde genç oyuncu Murat Çoşkuner, gerek mimikleri gerekse beden kullanımıyla oldukça etkileyici bir oyunculuk sergiliyor.  Vaska’da Kemal Kocatürk, prens Serpuhovski’de Ayhan Kavas, Dişi At’ ta Bennu Yıldırımlar, Bobrinski ve Teğmen’de Şükrü Türen, Demir Kır Aygır’da Eftal Gülbudak, Seyis ve Bay Willigstone’da Murat Daltaban oldukça başarılı kompozisyonlar çiziyor. Bunun dışında tüm oyuncuların canlandırdıkları rollerin üstesinden geldiği ve dinamik bir ekip oyunculuğunun sergilendiği oyunda tüm ekibin  canla başla çalışarak zevkle oynamaları aynı çoşkunun izleyiciye de geçmesine neden oluyor..

 

        Özhan Özdil’in işlevsel ve yalın dekor tasarımı, atların yaşadığı haradan birkaç ufak eklemeyle yarış alanına, sokağa, prensin sevgilisinin yataka odasına vb . dönüşerek öykünün anlatımını görsel açıdan destekleyen başarılı bir tasarım. Yönetmen Taner Barlas, Tolstoy’un  gerçekçi, keskin, yürek sızlatan öyküsünü  ölçülü kullanılan dekor, ışık,giysi,oyunculuk öğelerinin bütünlüğü içinde , öyküde yaratılan atmosferi sahne üzerine taşıyor. Oyunu izlerken tek rahatsız olduğum nokta  oyunun müzikleriydi. Acaba  oyunda yaratılan atmosferi  bozan, oyunu birdenbire sahne aralarına serpiştirilen  şarkılarla sıradan bir  müzikli oyun havasına sokan müzikler olmasaydı, izleyicide daha yoğun bir tiyatro tadı bırakmaz mıydı, diye düşünüyorum.

 

      Tolstoy’un gerçekçiliğinin , oyuncular tarafından  tiyatro diliyle anlatılarak sahneüstü gerçekliğine dönüştürüldüğü oyunun en etkileyici sahneleri, “Alaca”nın , insanlar tarafından “yasak” olarak nitelendirilen bir ilişkiye girdiği için  insanlar tarafından cezalandırılıp iğdiş edildiği sahne ile yaşlandığı , bir işe yaramadığı için, gene insanların elinden gelen ölümüydü. Stefan Zweig’ın  dediği gibi, “Tolstoy için can çekişen bir köpeğin uluyarak kıvranması ile göğsü nişanlarla süslü bir generalin ölümü arasında bir fark yoktur.”  Son sözü “Bir Atın Öyküsü”nde atın ve prensin ölümünü anlatan Tolstoy’a bırakıyorum: “ Hafta sonuna doğru, tuğla ahırın ardında  yalnızca koca bir kafatası ve iki kürek kemiği kalmıştı. kalanını köpekler ve kurtlar halletmişti. Yaz gelince , kemik toplayan bir köylü kafatasını ve kürek kemiklerini götürüp bir işte kullandı. Pren serpuhovski’nin hala ortalıkta gezinen, yiyen, içen cesediyse  çok zaman sonra gömüldü… Ne derisi ne eti ne de kemikleri kimsenin bir  işine yaramadı.”

TİYATRO DERGISI ,  Ocak-Şubat ‘95 Sayı : 55

 

Bu yazı 1996-1997 kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir