|
Kerstin
Specht
Oyunlarımda Yaralarımı Gösteriyorum
Günümüz Alman tiyatrosunun önde gelen oyun yazarlarından Kerstin Specht,
Bakırköçy Belediye Tiyatroları tarafından sahnelenen “Bir Mutfak Masalı” oyunun
gala temsiline katılmak üzere İstanbul’a geldi. Alman Kültür Enstitüsü
tarafından düzenlenen bir söyleşiye de katılan Specht ile oyununu dilimize
aktaran Sibel Arslan Yeşilay konuştu.
Sibel Arslan Yeşilay, Hürriyet Gösteri, Şubat 2007
Kerstin Specht, Almanya’nın Yukarı Franken bölgesinde geçen, toplumun kıyısında
yaşayan insanları mercek altına aldığı ilk oyunları “das glğhden Maennla”,
“Lila” ve “Amiwiesen” de Ödon von Horvath ile Rainer Werner Fassbinder’in
eleştirel halk tiyatrosu geleneğinin izlerini sürdü. Oyunlarında özellikle
yaşadığı Yukarı Franken bölgesinin şivesini güçlü, şiirsel bir sanat diline
dönüştürmeyi başardı. Daha sonraki yapıtları ise teatral şiirler tarzında kaleme
alınmış oyunlardır. Zamanla oyunlarının kahramanları gerçekleştirilemeyen
arzular ve ütopyalarla örülü, kendi kurdukları hapishanelerde umutsuzca yaşayan
bireylere dönüştü. "Kurbağa Prenses", "Pamuk Prensesler" ve "Kupa Prensesi"nden
oluşan "Prenses Oyunları" adlı üçlemesinde, tempolu, esprili bir dille günlük
yaşamlarından şaşırtıcı biçimlerde kurtulan kadınlar hakkında ümitsiz-komik
öyküler anlattı. Oyunları yıllardır Almanya’da tiyatro repertuarlarının
vazgeçilmezleri arasında yer alan Kerstin Specht’le yazarlık, tiyatro ve
İstanbul üzerine sohbet ettik.
“SAHNELEME METNİN ANA DÜŞÜNCESİNİ SAPTIRMASIN, RUHUNU TAŞISIN YETER”
Bize öncelikle bir yazar olarak yazma sürecini anlatır mısınız? Nasıl
yazarsınız oyunlarınızı; gerçek bir olaydan yola çıkarak mı, bir yazınsal metni
temel alarak mı?
Akşamları yazmayı tercih ederim daha çok. Kesin bir sessizlik olmalı çevremde,
o yüzden de geceleri daha rahat yazabiliyorum. Ben bir yandan kendi biyografim
doğrultusunda oyunlar yazan biriyim. İlk üç oyunum “Amiwiesen”, “Lila” ve das
glühend Maennla” örneğin bu kategoriye giren oyunlarım. Joseph Beuys’un bir sözü
vardır: “Sanat, yaralarını göstermektir” der. Ben de oyunlarımda yaralarımı
gösteriyorum sanırım. Özellikle ilk oyunlarımda yaralarımı patates baskısı gibi
bastım. Ama öte yandan da çeşitli kurum ya da tiyatroların bana ısmarladığı
temalar üzerine oyunlar yazıyorum. Tabii ki bunlar benim de yazmayı düşündüğüm,
bana ilginç gelen konular oluyor. Örneğin bu şekilde, bir kadın yazarın
yazgısını ele alan Marieluise Fleisser üzerine bir oyun yazdım.
Bir karışıklık yaratmasının önüne geçmek için öncelikle Emre Kınay’ın
yönettiği BBT yapımında “Kurbağa Prenses” adlı oyununa alt başlık olarak
koyduğun “Bir Mutfak Masalı” adını kullandığımızı belirteyim. Peki “Prenses
Oyunları” üçlemesinde yer alan “Bir Mutfak Masalı” oyunu nasıl ortaya çıktı,
böyle bir oyun yazma fikri nereden doğdu?
“Bir
Mutfak Masalı”nın büyük bir bölümünü Los Angeles’ta bulunduğum sürede kaleme
almıştım. Belki de bu yüzden ilk kez daha önce hiç kullanmadığım komedi formunu
kullandım. “Prenses Oyunları” üçlemesinde kadınların güçleri, tutkuları,
özlemleri ve düşlerini işledim. “Kurbağa Prenses” ise bu üç oyun içinde en
azından yüzeydeki anlamıyla mutlu sona kavuşan tek oyun kahramanım.
Oyunun nasıl ortaya çıktığına gelince: Ben Almanya’nın Bavyera eyaletinde iki
Almanya -Demokratik Alman Cumhuriyeti ile Federal Almanya- arasındaki sınırda,
yani Doğu Almanya’nın gölgesinde büyüdüm. Ve bu oyunun çıkış noktası da Berlin
Duvarı’nın yıkılışı ve iki Almanya’nın yeniden birleşmesiydi. Yani bu oyunumda
yine öznel bir düzlemde ortaya çıktı. Duvarın yıkılmasının ardından Almanya’da
karısı olmayan, ama maddi durumu iyi olan birçok Batı Alman erkek, genç Doğu
Alman kadınlarla evlenmeye başlamıştı. Ben de bu duruma nazire olsun diye,
oyunumda yalnızca çocukları için yaşayan ve başka türlüsüne imkan da bulamayan
yaşlıca bir kadının birdenbire ortaya çıkan genç bir Doğ Alman erkeğe kendini
kaptırmasını gösterdim. Eskiden küçük köy ve kasabalarda herkes herkesi tanırdı,
Almanya’nın birleşmesiyle birlikte aniden kendilerine istedikleri gibi geçmiş
uyduran yabancı insanların at oynattığı bir alan açılıverdi. Bunu da birçok
uyanık insan gayet güzel kullandı açıkcası. Ben de “Kurbağa Prenses” de Grimm
masalı Kurbağa Prens’i tersine çevirerek kurbağayken kraliçeye dönüşen bir
kadının öyküsün yazdım.
Oyunlarınızın çoğu gibi “Bir Mutfak Masalı”nın da birçok dile çevrilip
Almanya’nın birçok kentinin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerinde
sahnelendiğini biliyoruz. Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak gördüğünüz farklı
yorumlarından bahseder misiniz?
“Bir Mutfak Masalı”nın çevrildiği dillerden hatırlayabildiklerim: Danca,
İtalyanca, İngilizce, Flamanca, İskoçca, Fransızca ve Lüksemburgça. Tabii bütün
sahnelemelerini görme olanağım olmadı. Oyunun Almanya’da Stuttgart Devlet
Tiyatrosu’ndaki ilk gösteriminde ne yazık ki epey yaşlı bir oyuncu tarafından
canlandırılan bir Bay König vardı sahnede, öyle ki benim yazdığım metindeki,
yaşlı kadının sevgilisi olan König’in neredeyse çocukları yaşında olması esprisi
tümüyle güme gitmişti.
Ben en çok Belçika’daki rejiyi sevdim. Gerçi bu yorumda da König’i yaşlı bir
erkek oyuncu canlandırıyordu, ama taktığı uzun sarı peruğuyla izleyiciyi çekici
bir erkek olduğuna inandırıyordu. Daha çok sinema filmi gibi bir sahnelenmişti.
Tablolar karartmayla bölünmüyor, sinema filmi gibi sahneler arka arkaya devam
ediyordu. Örneğin metinde ilk sahnede König’in arabası bozulduğu için Anne’nin
kapısını çalar. Oysa bu yorumda Anne masanın başında tek başına otururken König
bisikletiyle geliyordu eve. Bir de König’in salıncakta çıplak sallanma sahnesi
çok ilginçti. Oyunu izlerken oyunun sponsorlarından bir grup yaşlı hanım
oturuyordu ön sırada ve König sahne boyunca o hanımların üzerine doğru
salıncakta sallanıp duruyordu. Çok eğlenmiştim açıkçası.
Atlanta’da izlediğim bir diğer sahnelemede ise benim Doğu-Batı Almanya ikilemini
siyah-beyaz karşıtlığı olarak yorumlamışlardı. Doğu’dan gelen yoksullar
siyahlardı, beyazlar da Batılı zenginlerdi.
Tabii ki her yönetmen kendi düş gücünü kullanmak ister, bunu kabul etmek lazım,
başka türlüsü olmaz. Sahnelemeler her zaman, insanın yazarken düşündüklerinin
birebir aynısı olmuyor. Ama aslında iyi ki de olmuyor.Sahneleme metnin ana
düşüncesini saptırmasın, metnin ruhunu taşısın yeter bence. Gerisi yönetmenin
fantezisine kalmış.
Çok kısa bir süre oldu İstanbul’a geleli, ama yine de İstanbul
izlenimlerinizi ve İstanbul usülü “Bir Mutfak Masalı” üzerine görüşlerinizi
bizimle paylaşmanızı istesem…
İstanbul benim için müthiş güzel bir rüya gibi. Bana İstanbul’u görme olanağı
sağlayan herkese çok teşekkür ediyorum, özellikle de sana Sibel. Büyülü,
bambaşka bir şehir İstanbul.
Her şey harikaydı İstanbul’da insanların samimiyeti, harikulade mutfağınız,
rengarenk balık pazarı, Büyükada, müzik, her şey. Gerçi şehrinizin
müzikalitesini Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” filminden
biliyordum. Ama yönetmen Emre Kınay’ın restoranda otururken birden canlı müzik
eşliğinde şarkı söyleyeceği hiç aklıma gelmezdi ve inanılmaz güzel anlardı. Ne
yazık ki İstanbul’dan döneceğim gün bir Ermeni gazeteci vuruldu, bu da Türk
toplumunun nasıl kutuplaştığını gösteriyor, çok üzücü tabii.
BBT’deki sahnelemeye ilişkin ayrıntılı konuşmam çok zor. Dilinizi bilmiyorum,
bu da oyunu anlamamı bir ölçüde engelledi tabii, bu yüzden metinde yaptığınız
ufak tefek değişiklikleri fark edemedim. Ama bu sahnelemede en sevdiğim buluş
“Kurbağa Prens” masalını üç ayrı versiyonla anlatan masalcı kız oldu. Bir de ipe
asılı çarşafa yansıtılan video görüntüleri. Oyuncuların hepsi çok iyiydi. Bay
Böhl rolündeki yönetmenin oyunculuğu ise çok etkileyiciydi. Oyunun en iyi
anladığım yeri ise sahne aralarında kullanılan Bavyera müziğiydi. Üstelik büyük
bir rastlantı sonucu en sevdiğim şarkılardı. Sanırım bu müzik Türk izleyicisine
epeyce egzotik geliyordur.
Yetişkinlere yönelik oyunların yanı sıra çocuk oyunları da yazıyor, bunlarla
ödüller de alıyorsunuz. Neden çocuk oyunu?
Çocuk oyunlarını genellikle tiyatroların isteği üzerine belli projeler
kapsamında yazdım. Ama çocuk oyunuı yazarken de yetişkin oyunu yazar gibi
yazdım. Örneğin bir masal uyarlaması olan “Das kalte Herz” adlı çocuk oyunumda
bir yetişkin oyununda bulunabilecek her şey var, üstelik politik bir oyun.
Yoksulluk, kapitalizmin yükselişi, insanlıktan uzaklaşma, cinayet, sonun da
katharsis ve kahramanın uyanışı var.
1990’lardan sonra gelişen yeni alman oyun yazarlığına nasıl bakıyorsunuz? Bu
genç yazarların içinde hangilerini kendinize yakın buluyorsunuz?
1990’lardan buyana Almanya’da oyun yazarlığı çok geniş bir yelpazede seyretmeye
başladı. İngiltere’de Mark Ravenhill gibi yazarlarla yeniden güçlenen bir
gerçekçilik akımı ön plana çıkmaya başladı. Fransa’da daha çok ülkenin retorik
geleneğinden kaynaklanan dil merkezli oyunlar ağır basıyor. Almanya’da ise bu
iki eğilime birden rastlamak olası, ki bu da benim çok hoşuma gidiyor. Ben
yazdığım oyunlarda bu iki yolu da izliyorum aslında. “Mond auf den Rücken”
oyunum yalnızca dilden beslenen bir oyun, hatta uzun bir şiir gibi bir metin.
Bunun yanı sıra ama günümüz tiyatrosunda Elfriede Jelinek’in temsil ettiği metin
ağırlıklı bir tiyatro eğilimi de var. Daha çok medyada ya da edebiyatta bir dil
düzlemi içinde oyun kişilerinin netleştirilmediği ve tabii ki mutlak bir
özgürlük alanı sunduğu için reji tiyatrosu yönetmenlerine çok çekici gelen bir
tür bu.
Ama beni son dönemde Alman tiyatrosunda en çok sevindiren nokta oyun yazan
kadınların sayısının giderek artması. Genç kadın yazarlar içinde en beğendiğim
yazar geçen yıllarda İstanbul’a da gelmiş olan Theresia Walser.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
BİR MUTFAK MASALI
Yazan: Kerstin Specht
Çeviri-Dramaturji: Sibel Arslan Yeşilay
Yöneten: Emre Kınay
Dekor: Ali Yenel
Kostüm: Ayçın Tar
Oynayanlar:
Ayşe Demirel
Edip Saner
Elif Ürse
Savaş Akova
Emre Kınay
Defne Şener Günay
Aliz Aziz Çölok
Ulaş Suphi Bakır
İlk oyun: 19 Aralık 2006-
Bakırköy
Belediye Tiyatroları
Kerstin Specht
Kerstin Specht 1956 yılında Kronach'da doğdu. Alman Dili ve Edebiyatı öğrenimi
gördükten sonra Bavyera Radyosu'nda reji asistanlığı yaptı, oyunculuk eğitimi
aldı. Münih Sinema TV Yüksekokulu'nda öğrenim gördü. 1988'de tiyatro oyunları
yazmaya başladı. Aynı yıl Berlin Edebiyat Kolokyumu bursunu kazandı. 1989'da
Frankfurt yazarlar birliği bursunu, 1990'da Alman Sanayi Birliği Edebiyat Ödülü
ile Bavyera Eyaleti Özendirme Ödülü'nü, 1991'de ise Friedrich Bauer Ödülü'nü
kazandı. İlk oyunları "Das glühend Maennla", "Lila" ve "Amiwiesen"de, Ödon von
Horvath ile Rainer Werner Fassbinder’in eleştirel halk tiyatrosu geleneğinin
izlerini sürdü. Almanya’nın Yukarı Franken bölgesinde geçen bu üç oyununda da
toplumun kıyısında yaşayan insanları mercek altına aldı. Kerstin Specht
oyunlarında özellikle yöresi Yukarı Franken bölgesinin şivesini güçlü, şiirsel
bir sanat diline dönüştürmeyi başardı. Daha sonraki yapıtları ise teatral
şiirler tarzında kaleme alınmış oyunlardır. Zamanla Specht'in kahramanları
gerçekleştirilemeyen arzular ve ütopyalarla örülü, kendi kurdukları
hapishanelerde umutsuzca yaşayan bireylere dönüştü. "Kurbağa Prenses", "Pamuk
Prensesler" ve "Kupa Prensesi"nden oluşan "Prenses Oyunları" adlı üçlemesinde,
tempolu, esprili bir dille günlük yaşamlarından şaşırtıcı biçimlerde kurtulan
kadınlar hakkında ümitsiz-komik öyküler anlatır. Specht'in oyunları yıllardır
Alman tiyatro repertuarlarının vazgeçilmezleri arasında yer alır.
Ödülleri:
Hessen Edebiyat Bürosu Hungertuch Ödülü 1989
Frankfurt Yazarlar Derneği Ödüşü 1989
Alman Sanayiciler Birliği Kültür Çevresi Edebiyat Ödülü 1990
Bavyera Eyaleti Devlet Özendirme Ödülü 1990
Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi Friedrich Baur Ödülü 1991
Baden Württemberg Yılın Oyunu Ödülü 1993
Yukarı Franken Kültür Ödülü 1996
Baden Württemberg Yılın Oyunu Ödülü 2002
Alman Çocuk Oyunu Ödülü 2002
Kerstin Specht’in
Umutsuz İnsanları, İnsansız Umutları
Mario Stumpfe
Kerstin Specht’in oyunları ölümcüldür; alışılageldik
anlamda sosyolojik toplum analizleri yapmaz, geleneksel halk tiyatrosundan
hareketle katlanabilirliğin sınırlarına yerleşen bir gerçekçilik söz konusudur.
Oyunlarının ana teması umutsuz insanlar ve insansız
umutlardır. Ölümcül Almanya taşrası Yukarı Franken köy ve kasabalarının kıt,
yoğun ve aynı zamanda kırık lehçesi ile sürü insanları, sürünün içinde yiten ve
bu esnada dehşet saçan insan betimlenir. “Yaralarımı patates baskısı gibi kitaba
bastım” der yazar erken dönem oyunları için. Dili de karakterleri gibi bütününde
tamamlanmamıştır. Kabaca çerçevelenen gerçeklik beyaz kâğıt üzerinde kendini
yitirir. Halk kendini unutmak için zanaatla uğraşır, kendine güveni yoktur,
başkalarının kendini ifade etme cesaretine hayret ederler. Sonra konuşurlar,
kayıtsız şartsız, ama ele vermeden. Gizlenmeye ve gerçekliğe atılan bir çığlık
gibi. Farkına varılmayı istemenin gururu ve yürek paralayan ağlamaklılık hali.
Kerstin Specht masum, etnik bir bakış sunmaz, ayaklarımızın
dibine kendi rahatsız vicdanlarımızın yerini alacak bir vicdan bırakmaz;
mesafeyi yalnızca girişte, hikâyeden içeri salarken koyar: Göbek bağının
kesilmesi oyunlarıdır onunkiler. Kibirsiz, en iyisini ben bilirim,demeden, kendi
müteessirliğinin teşhisidir. Davalısı, davacısı, kurbanı olmayan ağrılı
süreçler. Yazmak, kötü bir dünyanın neden olduğu sancıları gideren bir ilaç, bir
şifa malzemesi değildir yazar için. Daha çok bir deneyim, bilinçli olarak
farkında olunmayan bir arayış. Metin, ağrıları azdırdığı gibi dindiren bir ecza
olarak beden bulur. Yeniden dirilişi ve yok oluşu hedefleyerek yaralar açmak,
hırslı olmadan yazmak, kurban vermeden kendini kurban etmek. Specht’in oyunları,
tam kıvamında karışımlar olarak, berraklığın ve yitişin eczaları olan
metinlerdir. Doz yerindedir ve sanatın, yani ilacın kalitesini, sağaltma ya da
zehirleme niteliğini belirler sonuç olarak. Sahicilik sağlanır bu metinlerle ve
yas. Gönencin kıyısındaki perişan bir insanın ülkesine yapılan inandırıcı ve
inançlı bir yolculuk. Doğu Almanya ile sınır bölgesi, dünyanın sadece pencereden
görülenle sınırlı olduğu bir köy cumhuriyetinin doruk noktası. Burası her yer,
burası Yukarı Franken, insanları unutulmuş ve kendini unutmuş. Doğu Almanya
sınırı yakınlarında bir bölge kendini kâğıda yazıp döküyor. Dramaturjik olarak
birebir aktarılarak yaşar karşı koyuş, bir ülkeyi yaklaşık olarak gösterir;
kendilerine dair bir dili, bir gücü, ifadesi, kurmacası olmayan insanlardır ve
yine de güçlü betimlenirler ve kendilerini betimlerler. Tarafsız bölgenin
insanları, mekânları. İzler silinmiş gitmiş.Tasvir edilenlerin, kendilerini
tasvir edenlerin yaslı kaderine yönelik bir tek horlayıcı ifade yok. Dalga
geçerek yaralamak yok. Metinler sessizce eleştirir, önemlidir. Sükût etme
sorumluluğu taşıyan teşhisler. Yine de gerçeği söyler. Pat diye. Metinde zamanın
zamanı yoktur. Her zamandır. Her zaman, tehlikeli kılar. Küçük burjuvanın
başkaldırısı. Geçmişin döngüsü. Geleceğin sonu. Dramatikliği olmayan güler yüzlü
dram.
*Stück-Werk, Berlin, 1997, çeviren: Uluer Emre Özdil
|