|
Söyleşiler
KERSTIN SPECHT
HANNA SCHYGULLA
Monica Dolan- Hırçın Kız
MARTIN WUTTKE-ARTURO Uİ
Ismael Ivo- OTHELLO
Bernd Sucher-Tiyatro Eleştirisi
Jossef Raikhelgaouz, Martı
Murat Karasu, Ölümsüzler
Philippe Besson, Urfaust
ROBERT STURUA
Alex Olle ve Carlos Padrissa , FAUST 3.0.
Janusz Wiesniewski, Faust
Dimitri Papayonnu, Medea
Mustafa Avkıran- O Salı
---------------------------------------------------------------------------------------------------
HANNA SCHYGULLA

Popülerliğe uzak duruyor
Fassbinder, Wenders, Godard ve Wajda gibi önemli yönetmenlerle çalışan Alman
oyuncu Hanna Schygulla, Tiyatro Festivali için bir kez daha İstanbul'a geliyor.
Schygulla, koyu bir Brecht hayranı
Fassbinder filmlerinin unutulmaz oyuncusu Hanna Schygulla İstanbul'a geliyor.
Fassbinder dışında Völker Schlöndorff, Wim Wenders, Margarette von Trotta'nın
yanı sıra Saura, Godard, Wajda, Scola gibi önemli isimlerle de çalışan,
Almanların Marlene Dietrich'ten sonraki uluslararası starı Schygulla,
Ferreri'nin 'Plera'nın Öyküsü' adlı filmdeki rolüyle Cannes Film Festivali'nde
ödül almıştı. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne 'Brecht Burada ve
Şimdi' başlıklı gösteriyle katılacak olan sanatçıyla bir söyleşi
gerçekleştirdik.
Fassbinder'in ilham perisi olarak tanıdık sizi. Fassbinder'le yirminin
üzerinde film çevirdiniz. Son yıllarda ise sizi sahnede şarkı söylerken
görüyoruz. Sinema ve tiyatro çalışmalarının ardından sizi müziğe iten ne oldu?
Aslında Fassbinder'den sonra onun düzeyinde birini bulamadığım için diyebilirim.
Tabii bir de sinema alanında ilginç projeler bulmak benim için zorlaştığından.
Tiyatro oyunculuğundan sonra, sahnede yeni bir şeyler yapmak fikri beni
heyecanlandırdı. Bu bana kendi sınırlarımı aşma olanağı da tanıyacaktı. Ve
bağımsız bir çalışma olacaktı. Programı kendim belirleyecektim. Bunun için
kimsenin bana herhangi proje, rol önermesini beklemem de gerekmiyordu. Sahnede
söylemek istediklerimi söyleyebileceğim bir çalışma olduğu için tercih ettim.
Erden Kıral'la 'Mavi Sürgün' filminde çalıştınız. 3 yıl önce de İstanbul
Tiyatro Festivali'ne katıldınız. Ülkemizde kaldığınız sürece edindiğiniz
izlenimler...
Türkiye'de çok kısa süre bulundum. Film için yedi yıl önce gelmiştim, o zamanlar
biraz daha uzun kalmış, ülkenizin doğal güzelliklerinden etkilenmiştim. Çok
güzel bir ülke, ama festival için geldiğimde bu süre içinde gösterdiği gelişimi
izleyebilecek kadar uzun kalmadım. Kaldığım üç gün içinde kadının toplumdaki
yeri konusunda Türkiye'de nasıl bir gelişim yaşandığını filan bilemiyorum tabii.
Çok kısa bir süre kaldığım için de turistik gözlemlerin dışında pek bir şey
söylemem mümkün değil.
Uzun yıllardır Paris'te yaşıyor, şarkılarınızı Almanca ve Fransızca
söylüyorsunuz. Yaşamak için Paris'i seçmenizin nedeni nedir?
Çünkü Paris bir metropol, tabii Berlin de bir metropol, ama ben düzenimi
Paris'te kurdum. Ama belli olmaz, günün birinde Berlin'e de yerleşebilirim. Ama
metropolde yaşamayı seviyorum. Afrika'dan Asya'ya her türlü kültürün Avrupa'da
buluştuğu büyük şehir benim yaşama alanım.
Festivalde 'Brecht Burada ve Şimdi' adı altında, neler izleyeceğiz?
Konserin adı neden 'Burada ve Şimdi' derseniz, Paris'teki müzik merkezi benden
Brecht programı istedi. Ben de herkes Brecht söylüyor diye düşündüm, en iyisi
Brecht'e öznel yaklaşımımı ortaya çıkaran bir çalışma yapmaktı. Çünkü Almanya'da
çocukluğumda karşılaşmıştım
onun yapıtlarıyla. O zamanlar hem kapitalist Almanya'nın, hem de komünist
Almanya'nın çağdaş edebiyatının en önemli temsilcisiydi. Bizi çok etkileyen ve
düşüncelerimizi şekillendiren bir sanatçıydı Brecht. Beni etkileyen Brecht'in
hangi şiirleri, hangi şarkıları oldu diye baktım, bu şiir ve şarkıların arasına
bunların beni nasıl etkilediğine ilişkin metinler yazdım. Böylece şarkıların
arasında benimle Brecht arasında diyaloglar oluştu. Ve kendime şunu sordum:
Brecht bugün ne söylüyor bize? Bugünkü topluma. Brecht'in sorduğu soruları
soruyorum, ama cevaplar değişmiş olabilir çağımızda, Brecht yalnızca toplumsal
kuramcı değil, aynı zamanda humanistti. Hayatta her şeyin zıddıyla ilişki içinde
önem kazandığını söylüyordu. Dünyada her şeye yer olduğunu söylüyordu, her
ideolojiye. Düşünür Brecht'in ya da sanatçı Brecht'in bende bıraktığı etkileri
bulacaksınız bu çalışmada. En önemlisi sorular sormaktır, der Brecht,
cevaplardan korkmayın. Hiçbir beklentiye uymasa bile cevaplardan korkmayın.
Brecht şarkıları söyleyecek olmanız, bizim bol bol Kurt Weill besteleri
dinleyeceğimiz anlamına geliyor.
Hayır yalnızca Kurt Weill değil, Hans Eissler'den de besteler var. Her ikisinin
de bestelerini seslendireceğim. Hans Eissler'in hep Kurt Weill'in gölgesinde
kaldığını düşünüyorum. Pop müzikle senfonik müzik arasında müzikler yaptı Weill,
banal müzikle büyük müzik arasında köprü kurdu, bu yüzden yaptığı besteler çok
popüler oldu. Eissler ise zamanın ruhuna uygun müzikler yaptı. Daha sessiz bir
besteci. 'Brecht Burada ve Şimdi'de Brecht şarkıları ve şiirlerinin yanı sıra,
benim özyaşamöykümle Brecht'in buluştuğu noktaları dile getiren metinler de yer
alıyor.
Müzik çalışmalarına yöneldiğiniz halde, bilinen şarkıları söylemek yerine
neden, Heiner Müller, Thomas Bernhard, Peter Handke, Pablo Neruda, Baudelaire
gibi yazarların metinlerinden yola çıkan çalışmaları yeğlediniz? Bu zor yolu
seçme nedeniniz?
Çünkü basit, yüzeysel olmayan metinlerle uğraşmayı seviyorum. İnsanın her
okuduğunda ya da dinlediğinde yeni anlamlar keşfedeceği metinler beni çekiyor.
Popülerliğin kıyısında dolaşmak da kötü değil, ama sahnede her ne pahasına
olursa olsun, başarılı olmak değil benim için önemli olan. Yaptığım şey ilk önce
benim hoşuma gitmeli.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 13.5.2000
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
HIRÇIN KIZ-Monica Dolan
Hırçın ve yalnız
'Hırçın Kız'ın başrol oyuncusu Monica Dolan, canlandırdığı karakteri 'zeki
olduğu için kimsenin hoşlanmadığı bir kadın' olarak yorumluyor
Royal Shakespeare Company yapımı 'Hırçın Kız', festivalin en ilgi çeken
prodüksiyonlarından biri. Oyunun son iki temsili bugün Muhsin Ertuğrul
Sahnesi'nde 15.00 ve 20.30'da yapılacak. İlk kez ülkemize gelen dünyanın en
önemli topluluklarından Royal Shakespeare Company'nin Lindsay Posner imzalı bu
yorumu yönetmeni kadar başrol oyuncusuyla da büyük övgü topluyor. Monica
Dolan'la, sahnede canlandırdığı Shakespeare karakteri 'Kate' hakkında konuştuk.
Shakespeare'in bu çok sahnelenen komedisinde siz nasıl bir Kate karakteri
canlandırıyorsunuz?
Oyunun başında Kate çok mutsuzdur. Mutsuzluğunun kaynağı ise kızkardeşinin
erkeklerle çok iyi anlaşmasıdır. Bu yüzden mutsuzdur Kate. Kızkardeşiyle
karşılaştırıldığında ondan daha sağlam karakterlidir, erkeklerle eğlenmek, oyun
oynamak istemiyor. Evlenme konusundaysa hem isteklidir, hem de isteksiz.
Yalnızlık çeken bir kız.
Bu yüzden mi hırçın?
Evet, bu
yüzden. Zeki olduğu için kimse hoşlanmaz ondan... Özgür olmak isteyen, dünyadaki
kurallara uymak istemeyen bir kadın. Yaşadığı dönemin toplumunu, insanların
tavırlarını devamlı sorgulayan biri Kate. Çünkü insanların davranışlarının
yalanlar ve oyunlar üzerine kurulu olduğunu açıkça gören bir kadın.
Oyun, şimdiye dek sahnelenen 'Hırçın Kız'ların en başarılısı
olarak değerlendirildi. Çok olumlu eleştiriler aldı. Bu başarının nedenini neye
bağlıyorsunuz?
Diğer 'Hırçın Kız' prodüksiyonlarında hep metin belli bir biçimde yorumlanmaya,
seyirciye şov yapılmaya çalışıldı. Ama biz yalın biçimde oyunun kendisini
sunuyoruz. Bence bu yüzden başarılı olduk. Daha önceki yapımlar hep Kate ile
Petruchio'nun ilişkisini bir sonuca bağlamayı denedi. Biz bunu yapmadık. Çünkü
kadın-erkek ilişkisi kolayca çözülebilecek kadar basit değil.
Peki
sizce 400 yıl önce Shakespeare bu oyunu yazdığından bu yana, kadın-erkek
arasındaki sorunlar değişmedi mi?
Kadın-erkek eşitsizliği hâlâ sürüyor. Bu uçurumun mesafesi çağlar içinde azalsa
bile henüz yok olmadı. Örneğin ülkemde hâlâ kadınlar erkeklerden daha düşük maaş
alıyorlar.
Shakespeare'i çağdaşlaştırmak için sanal dünyadan yararlanıyorsunuz.
İnternetin Shakespeare'e nasıl faydası dokundu?
'Hırçın Kız' biliyorsunuz oyun içinde oyundur. Posner rejide hem günümüzü, hem
de 16. yüzyılı bir arada kullanan bir yorumu tercih etti. Oyun Elizabeth
döneminde geçtiği için, ön oyundan sonrası o dönemi yansıtıyor. Fakat ön oyunda
interneti kullandık. Bugün pek çok kişi interneti fantezilerini gerçekleştirmek
için kullanıyor. Buna erkeklerin fantezisi olarak da bakabiliriz. Ön oyunda
günümüzü internet yoluyla vermeye çalıştık.
Sibel Arslan Yeşilay, Radikal, 27.5.2000
---------------------------------------------------------------------------------------------------
MARTIN WUTTKE - Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi
ŞAPKANIN İÇİNİ GÖSTEREN TAVŞAN
Sibel Arslan Yeşilay
Tiyatro Festivali’nde sergilenen Berliner Ensemble yapımı “Arturo Ui’nin
Önlenebilir Yükselişi”nde Ui rolünü üstlenen Martin Wuttke, genç yaşına karşın
kariyer basamaklarını hızla tırmanarak, Ui rolüyle Almanya’da yılın oyuncusu
seçildi. Alman tiyatrosunun yeni yıldızı ilk kez 23 yaşında oynadığı Hamlet
rolüyle büyük bir başarı kazandırdı. “Arturo Ui”de Heiner Müller’le çalışmasının
yanısıra Robert Wilson ve Einar Schleef gibi geleneksel kalıpları yıkmaya
çalışan dünya çapında başarılara imza atan yönetmenlerle çalışan Wuttke’nin
tiyatroya yönelmesi biraz raslantısal olmuş. Tek isteği Roma’ya gidip sinema
öğrenimi görmekken, bir arkadaşının önerisiyle tiyatro oklunun sınavlarına
girmiş. Bugün eleştirmenler ve seyirciler tarafından hayranlıkla karşılanan bir
oyuncu. Sinemayı seven, ancak Almanya’da film endüstrisi fazla canlı olmadığı
için pek sık film çevirmediğini söyleyen Wuttke, şu anda Fransa’da çekilecek bir
filme hazırlanıyor.
Sayın Wuttke, bir söyleşide “oyuncuyla rolü arasında bir mesafe olmasından
yanayım. Oyunculuk bir histeri biçimi olmamalıdır” diyorsunuz. Bize oyunculuk
anlayışınızdan söz eder misiniz?
Oyunculukta hoşuma gitmeyen şey, Almanya’da “oyuncu rolün içine girdi” denir.
Bir rolün içine girmek. Bu bana çok aptalca geliyor. Bir oyunc , rolü
biçimlendirir.Ve buna beli bir form bilinci eklenir, yani açık bir zihin, idrak
ve öngörü. Oyunculuk belli bir tekniğe hakim olmaktır, yoksa sarhoşluk,
çoşkunluk değildir. O sözümle bunları anlatmak istemiştim. Bence bu çok önemli.
Tıpkı bir opera şarkıcısının konsantrasyonu gibi olmalı. Oyuncu, büyük bir
duygusal yetkinliğe ulaşmak için, kontrollü olmalı ve yaptığı işe yoğunlşamalı.
Operada olduğu gibi.
Hitler, şimdiye dek çeşitli filmlerde ve oyunlarda çeşitli şekillerde
canlandırıldı. “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”nde nasıl bir Ui/Hitler
karakteri yarattınız. Martin Wuttke’nin Hitler’i nasıl bir kişilik?
Bunu tarif etmek pek kolay değil. Önce oyunu izlemeniz gerekir. Oyunda görüp
anlarsınız bunu. Bunun için herkese oyunu görmelerinin öneriyorum. Oynadığım bir
rol hakkında konuşmak, onu anlatmak çok güç benim için. Ben bu oyunda bir Hitler
karakteri çizmiyorum. Ben Arturo Ui’yi oynuyorum. Bu da bir Hitler parodisi
değil. Ui, tarihsel Hitler figürüyle benzer motifleri taşıyan bir karakter.
Siz, aynı zamanda amatör bir futbolcusunuz.
Öyleydim.
Brecht, 1926’da yazdığı “Daha Çok İyi Spor” başlıklı yazısında, tiyatronun
spor gibi olması gerektiğini söylüyor. Tiyatro izleyicisi, spor
karşılaşmalarında olduğu gibi nesnel olmalı ve sahnede izlediklerine belli bir
mesafeden bakabilmeli, izlediklerinin bir oyun olduğunu unutmamalı, diyor. Bir
sporcu ve oyuncu olarak Brecht’in bu görüşüne katılıyor musunuz?
Bu, önemli bir nokta. Tabii ki, seyircinin tiyatroda, sporda olduğu gibi
kutuplaşması harika olurdu. Ben Ruhr bölgesinde büyüdüm. Doğum yerim Schalke.
Çocukluğum ve gençliğim futbolla geçti. İnsan tabii ki, stadyumun insanlar için
ifade ettiği şeyin tiyatro için de geçerli olmasını arzu ediyor.Bir futbol
maçında harcanan kutuplaşma gücünü. Bu, aynı zamanda sahaya çıkan kişilerin
fiziksel varlıklarıyla da ilgili. Bunu bilinçli bir şekilde sahneye taşımak
istiyorum, ancak bu kısıtlı ölçüde gerçekleşebiliyor. Brecht’in düşüncesi daha
farklıydı. Brecht’in o zaman bu konuda düşündüklerinin bugün
gerçekleşebileceğini pek sanmıyorum.
“Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”nde Müller’İn Brecht’le son karşılaşması
nasıl gerçekleşti. Müller, metni nasıl yorumladı?
Metni müzikle yoğurdu Müller. Tıpkı bir opera librettosu gibi ele aldı.
Brecht’in metnindeki olağanüstü müzikalitenin altını çizdi. Brecht, bu oyunun
Amerika’da, Broadway’de sahnelenip büyük başarı kazanması umuduyla yazmıştı. Bir
ayağı Amerika’da olsun istiyyordu. Oysa bu gerçekleşmedi. Heiner Müller de
oyunu, sanki Broadway’da bir film çekmek istiyormuş gibi sahneledi. Burada çok
ilginç olan nokta, yüzeydekinin vurgulanması, yani yüzeydekinin derinine
inilmesi. Bu benim için çok farklı bir deneyimdi. “Arturo Ui”nin Peter Palitzsch
ve Weckwerth’in rejisiyle, başrolde Eckkehardt Schall’le Berliner Ensemble’daki
ilk ve çok çok başarılı sahnelenişinde büyük bir ciddiyet hakimdi. Bu da metnin
derinliğini gösteriyor. Ama bu yorumda yalnızca yüzeyin vurgulanması bence çok
modern. Yüzeydekinin vurgulanmasıyla metnin boyutları büyüdü, genişledi.
“Arturo Ui”nin provaları sırasında Müller’in rahatsızlığı nedeniyle, başrol
oynamanın yanısıra reji çalışmasını da üstlendiniz. Reji yapmayı düşünüyor
musunuz?
Olabilir. Çok sevdiğim, bana ilginç gelen oyunların uzun bir listesi var. Ama bu
oyunlarda oynamak mı, yoksa bunları sahneye koymak mı bana daha çekici geliyor,
açıkçası karar veremiyorum. Tek istediğimin reji yapmak olduğunu söyleyemem.
Benim için kendimi sahneden çekip almak çok zor. Hiç oynamadan reji yapmayı
düşünmek istemiyorum. Bazen düşünüyorum da , oyun sahnelemektense sahne üzerinde
olup oynamak beni daha çok mutlu ediyor. Yine de ileride yönetmenlik
yapabilirim.
RADİKAL, 1.6.1997
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ISMAEL IVO-OTHELLO
“DANSÇI KEKTEKİ ÜZÜM DEĞİLDİR”
Sibel Arslan Yeşilay
“Yalnızca siyaha boyalı bir adam, toplumun karşı çıkmasına rağmen beyaz bir
kadınla evlenen bir siyahın ruh halini ne kadar yansıtabilir, aynı durumdaki bir
siyahın neler hissedebileceğini gerçekten bilebilir mi? Yıllardır kafamda yer
eden bir projedi bu, “Othello”yu dans tiyatrosu olarak gerçekleştirmek.
“Othello”da Desdemona, Bianca ve diğer kadın karakterleri erkek danscılar
canlandırıyor. Yalnızca erkeklerin rol aldığı bir oyun bu. Shakespeare döneminde
kadınlar sahneye çıkamıyordu, toplum kadını sahnede görmekten hoşlanmıyordu o
zamanlar. Bu yüzden erkekler kadın rolünü üstlenmek zorundaydı. Geleneksel japon
tiyatrosunda da erkek oyuncular, sahnede kadın karakterler yaratırlar. “Othello”
sürekli sahnelenen bir oyun. “Othello”ya nasıl bir yenilik getirebilirim, diye
düşündüm. En iyisi Shakespeare dönemine geri dönmekti. Böylece, çağdaş, yeni bir
yoruma ulaşılabilirdik. ”Othello”da erkek dansçılar kadın gibi olmaya
çalışmıyorlar, yalnızca kadın duygusallığına ulaşmayı deniyorlar.”
Tiyatro Festivali’nin açılış oyunu olarak sunulan “Othello”nun koreografı
(Johann Kresnik’le birlikte) ve dansçısı Brezilyalı İsmael Ivo, “Othello”
projesinin nasıl ortaya çıktığını bu sözlerle anlatıyor. Söyleşi boyunca
jestleri ve devinimleriyle anlattıklarını destekleyen Ivo, sahne üzerindeki
enerjisini günlük yaşama da başarıyla taşıyor.
Sao Paolo’da oyunculuk ve dans eğitimi gören, 1981 ve 1982’de en iyi solo
dansçısı olarak seçilen Ismael Ivo, genç yaşında büyük başarılara imza atan bir
dansçı. 1983 yılında New York’taki ünlü Alvin Ailey Dans Topluluğu’na katılan,
1985 yılından buyana Berlin’de yaşayan Ivo, on yıldır Viyana Yaz Dansı
Haftaları’nın sanat yönetmenliğini sürdürüyor. Weimar Devlet Tiyatrosu
bünyesindeki Dans Tiyatrosu’nun yöneticiliğini yapan Ivo’nun Johann Kresnik’le
ortak çalışması olan “Francis Bacon” 1994 yılının en başarılı Dans Tiyatrosu
seçildi. Koreografisini Johann Kresnik’le birlikte gerçekleştirdiği “Othello”
ise dünya çapında yaptığı turnelerde büyük başarı kazandı.
Sizce Dans Tiyatrosu’nun Tiyatro içindeki yeri nedir?
IVO: Bu çok önemli. Dans Tiyatrosu son onbeş yıldan buyana New York’ta gelişmeye
başladı. Pina Bausch ile birlikte çalıştığım Johann Kresnik dans tiyatrosuna
yenilik getirmeye çalıştılar. Dansçılar süper güzel, olağanüstü, büyüleyici
insanlardır, düşüncesini kırmak istediler. Hayır, dans olağanüstü bir şey
değildir, dans insandır. Sahneye çıkarsın ve sevincini, gözyaşlarını, insan
olarak içindeki bütün farklı duyguları ortaya serebilirsin. Çok önemli olan bir
başka nokta da, dans tiyatrosunda dansçıların ilk kez sahneye çıkıp, bizim
söyleyecek sözümüz var, bir fikrimiz var diyebilmesi ve yalnızca çok güzel
olmaktan, Almanların dediği gibi ‘kekteki üzüm taneleri ’ olmaktan kurtulup ,
biz dansçıların düşünen, söyleyen ve bunu bedeniyle ifade eden kişilere
dönüşmeleridir. Dans tiyatrosu bir devrim yapıyor. Bugünkü bale toplulukları,
günümüzün balesini güzel atlayışlar, güzel formlar olmaktan çıkarıp tiyatro
düşüncesine yaklaşan gösteriler olarak sunuyorlar. Bu da dans için çok önemli.
New York’taki japon Butto dansı gibi, dansı bunun yanında pekiştirip
yoğunaştırıyor. Butto dansı çok devrimci bir dans, öyle bir dans ki, güzelliği
değil, çirkinliği, karanlığı, derinliği sunuyor. Zaten bunlar da insan olarak
bizim bir parçamız.
Yaptığınız Dans Tiyatrosu, edebiyat, metin ağırlıklı tiyatroda olduğu gibi
her kesimden izleyiciye yönelik bir tür mü?
İVO: “Othello” prodüksiyonunda hiç söz kullanmıyoruz. Tüm öyküyü devinimlerle,
imgelerle ve resimlerle anlatıyoruz. 9-10 yıl önce Amerika’da ortaya çıkan
postmodern dansta dansçılar konuştuklarından daha az dans ediyorlardı. Artık
konuşmaya başlamışlardı, konuşuyor, konuşuyorlardı. Bazen dans tiyatrosunda biz
de söz kullanıyoruz., ancak sanırım beden dilini kullanmak daha iyi.
İzleyicinin açısından kolay bir dil mi beden dili ?
IVO: Çok kolay olduğunu söyleyemem. Pina Bausch’un çok sevdiğim bir sözü vardır:
“Yalnızca dansçıların nasıl hareket ettiği beni ilgilendirmiyor, neden hareket
ettikleri, neden sahneye çıktıkları önemli benim için.” Dans Tiyatrosu’nun çıkış
noktası çoğu zaman belli bir görüştür, toplumsal eleştiridir. Örneğin Pina
Bausch kadının toplumdaki rolünün eleştirir, bu konuda yoğunlaşırdı. Johann
Kresnik’İn dans tiyatrosu ise daha çok politiktir. Dans Tiyatrosunun çok kolay
bir dil olduğu söylenemez. Ancak normal tiyatronun gelişmesi gerektiğine, önünde
katetmesi gereken bir yol olduğuna inanıyorum. Ve dans tiyatrosuyla karşılaşmak
klasik tiyatroya müthiş bir zenginlik getiriyor. İzleyiciyle karşılaşmasında
Dans Tiyatrosu daha açık bir yapıya sahip. İzleyici sahnede gördüklerini
kafasında bütünleştirir, bir fikir üretir. Dans Tiyatrosu izleyiciyle dialog
kurar. İnsanların oturup oyun izleyip alkışlamaları ve çıktıktan sonra herşeyi
unutmaları hoşuma gitmiyor benim. Benim için önemli olan, izlediğini beğensin ya
da beğenmesin , ama mutlaka izledği hakkında bir fikir sahibi olsun, bunu
tartışmak konuşmak istesin. Bu tarz bir olay benim için önemli tiyatroda, dans
tiyatrosunda, sanatta.
“Othello”da edebiyat ağırlıklı bir yapıtı beden diline dönüştürürken nasıl
bir yöntem izlediniz? Shakespeare’in ustaca dialoglarını başka bir dilde
yansıtmada güçlük çektiniz mi ?
İVO: Güç oldu. Hem de çok güç. Çünkü söylediğiniz gibi Shakespeare’in güzelim
metnindeki dialogları, dansçılar ve imgeler arasındaki dialogta yansıtmak çok
zordu bizim için. Sanırım bunu başardık. Başardık ama bunu Shakespeare’in
öyküsünü anlatarak yapmadık. Çoğu zaman Shakespeare ile dialog kuruğum duygusuna
kapıldım. Desdemona “Onu o kadar seviyorum ki, derisinin rengini fark etmiyorum
bile” dediğinde Shaekspeare’e sordum, neden kadın adamın rengini görmüyor?
Böylece oyun bu doğrultuda gelişti, yoksa Shakespeare’in öyküsünü izlemedi.
Ancak satır aralarındaki düşünceler irdelendi. İnsanlar normalde Desdemona rolü
için, çok naif, çok masum bir karakter derler. ama aslında metnin derinine
indiğimizde hiç te böyle değildir Desdemona. Gerçekpatron odur. Bu adamı
istiyorum, onunla gidiyorum, diyen odur. Biz oyunda Desdemona’yı elinde puroyla
gösteriyoruz. “Othello”da bizim canlandırdığımız imgeler ve dialoglar orijinal
metinde olduğu gibi değil, ama Shakespeare’in düşünceleriyle dialog halinde.
“Othello”, “Francis Bacon”dan sonra Johann Kresnik’le birlikte
gerçekleştirdiğiniz ikinci çalışma. Ortak bir koreografi çalışmasının getirdiği
güçlükler var mı?
İVO: Bu, tamamen karşınızdaki kişiye bağlı. Tam bir özdeşleşme değil, ama
insanın karşısında kendi düşüncesiyle bağdaştırabileceği birinin olması lazım.
Kresnik, tutkuları ortaya çıkaran bir yönetmen. tutkulardan, duygulardan yola
çıkıyor. Müthiş bir yönetmen. Dansçı olarak benim çıkış noktam da duygular ve
tutkular. Bunlar klasik baleden çok farklı. Klasik balede prens gibi davranmak
zorundasın. Duygularını çok fazla açığa vuramazsın. Duygularını tutsak etmeyi
öğrenirsin. Oysa dans benim için duygudur, duygularımı ortaya sermek isterim
sahnede. Bu da Kresnik’le çalışmamdaki en büyük etken.
RADİKAL, 19.5.1997
------------------------------------------------------------------------------------------------
BERND SUCHER
ELEŞTİRMEN ACIMASIZ OLMALI !
Sibel Arslan Yeşilay
Önce “Tiyatroda Kültürlerarası Etkileşim” başlıklı panelde aykırı yorumu ve sert
çıkışlarıyla izleyenleri şaşırttı. Konuşma sırası geldiğinde ilk yaptığı alman
tiyatro bilimci Erika Fischer-Lichte’ye çatmak oldu. Ardından diğer
konuşmacıların tiyatroda kültürlerarası etkileşimin gerçekleştirilebilmesi için
öne sürdükleri yöntemleri yadsıdığını dile getirdi. Almanya’nın en önemli
tiyatro eleştirmenlerinden Bernd Sucher’e göre ne ortak yapımlarla sağlanırdı
böylesine bir etkileşim ne de festivallerle. En büyük itirazı ise Zehra
İpşiroğlu’nun söz ettiği – aslında Türk tiyatroseverlerin de yabancısı olmayan –
Theater an der Ruhr tiyatrosunda Roberto Cuilli’nin ipekyolu projesi
hakkındaydı. Almanya’da çalışmaları beğenilmeyen bir yönetmen olan Cuilli’nin
yabancı oyuncularla trene binip ipek yolunu dolaşmaya çıkmasını son derece
anlamsız buluyordu.Bu açıdan Peter Brook’un amacı ve yöntemi doğruydu. Ama
Mnouchkine gibi bir yönetmenin kalkıp da bir Shakespeare oyununu japon tiyatro
tekniğiyle sahnelemesinin kültürlerarası bir anlamı yoktu. Olsa olsa kopyaydı
bu. O zaman “Romeo ile Jülyet”i Grönland’da igloda oynatmak da ilginç olurdu.
Avrupa tiyatrosunun gelişimi uzak doğudan yapılan kopyalarla gerçekleşemezdi.
Erika Fischer-Lichte ise panel sırasında salondakilerin ‘nasıl bir oyun yaparsak
batılı eleştirmenlere de beğendirebiliriz?’ sorusuna odaklandıklarını
hissetmişti. Ona göre Heiner Müller’in de dediği gibi “tiyatro yerel olmalı”ydı.
Eğer yerel özellikler taşıyan tiyatro çok iyiyse her yerde beğenilirdi.
Türk izleyicilerle panelistlerin bir kısmı ünlü Doğu-Batı ikileminde Batılı
eleştirmenlerin bizim tiyatromuzdan- hatta edebiyatımızdan vs.- hep oryantalizm
beklediğinde karar kıldı. Zehra İpşiroğlu, etkileşim için kültürlerin
birbirlerine açık ve önyargılardan arınmış olması gerektiğini vurguladı. Bu
konuda dar bir bakış açısına sahip olan Almanya özeleştiri yapmalıydı.
Panelin ardından Batılılar mı özeleştiri yapmalı, yoksa biz mi, yoksa aslında
sorun özeleştiri filan değil mi sorularıyla kafamız daha da karışarak Oda
Tiyatrosu’ndan ayrıldık.
Alman eleştirmen C.Bernd Sucher ise panelin ardından üç gün boyunca İstanbul
Üniversitesi Tiyatro Bölümü öğrencileriyle “Tiyatro Eleştirisi Yazmak” konulu
bir seminer çalışması yaptı. Münih Üniversitesi’nden kendi öğrencilerinin de
katıldığı çalışmalar boyunca , panel ve izlenen oyun hakkında yazılan
eleştiriler teker teker okundu, değerlendirildi. Seminer çalışmalarının ardından
Süddeutsche Zeitung gazetesinin eleştirmeni Bernd Sucher’le bir söyleşi yaptık.
Bay Sucher, iki yıl önce İstanbul Üniversitesi’nde katıldığınız bir
konferansta “Eleştirmen cesur ve meraklı olmalıdır. Eleştirmenin asıl görevi her
türlü baskıya karşı tiyatroyu desteklemek, sanat özgürlüğünü savunmaktır”
demiştiniz.
B:SUCHER: Bugün ise tam tersine, tiyatro eleştirisinin okuru eğlendirmesi
gerektiğini söylüyorum, değil mi? Almanya’da bir kere tiyatro sanatı tehlikede
değil. Eğer bir eyalet tiyatro kapatmaya kalkarsa eleştirmenler gider ve tiyatro
kapanmasın diye gösteri yaparlar, eylem yaparlar. Ama öte yandan da eleştirmen
kendine okur kazanmak için entelektüel palyaçoluk yapmalıdır. Eğer politika
tiyatroya karışırsa o zaman eleştirmen de tavrını koymalı, devlet tiyatroya para
vermeli, ama işine de karışmamalı. Ama eğer bir tiyatro devletten aldığı parayla
Weber müzikalleri yaparsa, o zaman eleştirmenler de, aldığın parayı hakketmek
için sanat yap, diye eleştirirler. Tiyatro eleştirmeni tiyatrocularla seyirci,
tiyatrocularla politikacılar ve tiyatrocularla okurlar arasında aracılık etmeli.
Hem eleştirmenlik yapan , hem de eleştirmen yetiştiren bir öğretim görevlisi
olarak tiyatro eleştirmenini basıl tanımlarsınız? Başlangıçtan bugüne değin
eleştirmenin işlevi değişmiş midir sizce?
B.SUCHER: Eleştirmen yıllar içinde tiyatronun yanında yer alan kişi olarak
görülmemeye,zamanla kendi özerkliğini kazanmaya başladı. Eleştirmen bugün artık
tiyatronun yanında yer alan kişiden çok bağımsız bir yazar olarak
görülüyor.Tiyatro hakkında yazılar yazan bağımsız bir yazar. Almanya’da her
eleştirmen özerk bir yazar olarak görülüyor. Yani bugün eleştirmenin yeri
tiyatronun yanında yer alan dramaturg gibi değil. Jhering gibi eleştirmenler
dramaturg gibi belli akımın ya da tiyatronun yanında yer alan ayrıntılı
analizler yazıyorlardı. Ben de kendimi herhangi bir tiyatronun, yönetmenin ya da
bir tiyatro akımının temsilcisi, koruyucusu gibi görmüyorum. Ben herşeyden
bağımsızım.
Almanya’da tiyatro eleştirisinin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
BS: Bu farklıklar gösteriyor. Benim yazarı olduğum Süddeutsche’nin de içinde
bulunduğu 4 büyük gazetede yer alan eleştiriler fikir bildiriyor, yorum yapıyor,
yüzlerce küçük gazetede de tanınmamış eleştirmenler, hatta bazıları okuldan
ayrılmış gençler yazıyor, bunları küçümsemiyorum, ama yazış tarzları farklı. Bu
iki tür eleştirmeni karşılaştırmak adaletsizlik olur. Bu tür yerel gazetelerde
yer alan eleştiriler büyük kentlerdeki önemli yapımları tanımlıyor, okurun
gözünün önüne yapımın bir resmini çiziyorlar. Aynı gün Pflenzburg’tan
Thübingen’e gidin, farklı gazetelerde örneğin Berlin’deki bir yapım hakkında
aynı yazıları okursunuz. Ama söz ettiğim dört büyük gazetenin yalnızca kendileri
için yazan çeşitli illerde eleştirmenleri bulunur, bir de önemli yapımları
izlemeye giden eleştirmenleri vardır. Örneğin ben Münih’te oturuyorum, ama oyun
izlemeye, Paris’e, Londra’ya, Moskova’ya gidiyorum. Süddeutsche’de yaklaşık 20
eleştirmen çalışır. 3 tanesi kadrolu eleştirmen, diğerleri de serbest çalışır.
Panelde kültürlerarası etkileşime inanmadığınız gördük. Mnouckine’in bir
Shakespeare oyununu Kabuki formunda sahnelemesinin kopyadan başka bir şey ifade
etmediğini söylediniz. Ortak yapımlarla da bu anlamda bir etkileşim olmayacağını
dile getirdiniz. Peki sizce tiyatro alanında farklı kültürlerin ortak bir
noktada buluşmasının hiç mi imkanı yok?
BS: Aslında bu mümkün. Ulusal olan bütünüyle alınmalı. İçinden bir parça
cımbızla alınıp başka bir kültüre yamandığı zaman olmaz. Örneğin panelde sözü
edildiği gibi bir Romeo Jülyet’te Romeo’yu Türk yapıp Juliet’i bir Romen kıza
oynatıp her oyuncuyu kendi ana dilinde konuşturarak kültürlerarası bir
produksiyon diye sunmak olmaz. Babil kulesi gibi bir şey olur bu. 40 kişi kendi
dilinde konuşur ve kimse kimseyi anlamaz. Bu tür yaklaşımları aptalca buluyorum.
Bence kültürlerarası etkileşim şöyle olur: Türkler Shakespeare sahnelerlerse.
16. yüzyıldan kalma bir ingiliz oyununu 21. yy.da Türkiye’de Türk oyuncularla
sahnelemek. Kültürlerarası demek bence, ya bir yapımı başka bir ülkeye turneye
gönderip bakın bu alman tiyatrosu, türk tiyatrosu, ingiliz tiyatrosu demek,
diğer kültürlere kendi tiyatronu göstermekle olur. Öteki olasılık ise, örneğin
Yücel Erten gibi bir Türk yönetmenin almanya’da alman oyuncularla bir Nazım
Hikmet oyunu sahnelemesi. Bu bence kültürlerarası bir yaklaşı . Ama bir alman
yönetmenin söz gelişi kürt tiyatrosunu taklit etmesi bence çok saçma. Hiçbir şey
getirmez, Bu ancak egzotik olur. Burada karar verilmesi gereken egzotik olanla
kültürlerarası olanın birbirine karıştırmamak. Peter Brook.’un dünyanın çeşitli
ülkelerinden oyuncularıyla çalıştığı “Mahabharata” vardı. Oyuncular farklı
ülkelerdendi, ama hepsi fransızca konuşuyordu, Brook belli bir öykü anlatıyordu
oyunda.
Bence Peter Brook dünyanın her yanında anlaşılacak bir tiyatro dili bulmak için
çalışan, bu konuda öncülük yapan, bilimsel olarak bunu araştıran ilk kişidir. Bu
ilginç. Mesele ağıt hemen hemen her kültürde benzer özellikler gösterir. Ölenin
gözlerini kapatılır, sonra ağlanır. Ama belki Nijerya’da farklıdır. Bunu
araştırmak ilginç tabii.Belli bir ifade için bütün dünyada geçerli bir şifre
varsa, bunu dış ülkelere göndermenin anlamı yok o zaman. Tiyatroda aynı gösterge
dilini kullanmayan tiyatroların mesele Kabuki ‘nin avrupa tiyatrosunda taklit
edilmesi mantıksız. Çünkü Avrupa'nın gösterge sistemine uymuyor. Eğer Kabuki
istiyorlarsa, kendileri taklit edeceğine orijinalini getirtirsin olur biter.
Tabii ki her toplumun tanımadığı diğer toplumlar konusunda ön yargıları var.
Kültürlerarası etkileşim belli alanlarda önemli. Ama birbirinden uzak
kültürlerin hep beraber aynı sahneyi paylaması anlamında değil.
Kaldığınız bu kısa süre içinde tiyatro eleştirisi konusunda nasıl bir izlenim
edindiniz?
B.S: Anladığım kadarıyla ülkenizde tiyatro korunması, desteklenmesi,
yüreklendirilmesi gereken bir sanat ve bu yüzden eleştirmenler yazılarında çok
daha yumuşak bir uslüp kullanıyor, seyirciyi salonlara çekmeye çalışıyorlar.
Tabii bir eleştiriden para kazanılmıyor Türkiye’de.
Şimdiye dek İstanbul’da üç oyun izlediğiniz söylemiştiniz: “Maria Callas”,
“Kanlı Düğün” ve “Ferhad ile Şirin”. Eleştirmen gözüyle bu yapımları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
B.SUCHER: İstanbul tiyatro festivalinde “Maria Callas” oyununu izlemiştim. Aynı
oyunu Paris, New York, Londra, Münih ve Berlin’de izledim ve İstanbul’da
izlediğim oyunun diğerlerinden pek farkı yoktu., iyi yorumlanıyordu. Ama çok iyi
metin olduğuna inanmıyorum. İlle de sahnelenmesi gereken bir oyun değil ama,
dünyanın her yerinde seyirci çeken, gişe yapan bir oyun. Almanya’da da devlet
tiyatrolarında sahneleniyor. Burada da oyuncunun (Yıldız Kenter) performansı
iyiydi.
Ama iki yıl önce oyuncunun kendi kişiliğini oyunun önüne çıkardığını
söylemiştiniz.
BSUCHER: Doğru, iki yıl içinde biraz daha dikkatli olmaya başladım.Tanımadığım
bir ülkede bir konu hakkında yargıya varırken biraz daha düşünmem gerektiğini
öğrendim. Ben şimdiye dek hep uzun bir tiyatro geleneğine sahip şehirlerdeki
oyunları izledim. Buraya gelip birkaç yapıma tepeden bakıp eleştirmenin bir
yararı olmayacağını gördüm. Şunu düşündüm, kendi ölçütlerinle hiç tanımadığın
bir ülkenin tiyatrosunu nasıl değerlendirebilirsin? Bunu yapamazdım. Sizde
oyunculuk eğitiminin nasıl olduğunu bilmeden oyuncularınızı değerlendiremem.
Seminer yaptığım Türk öğrencilerden de benim öğrencilerim gibi olmalarını
beklemeye hakkım yok. Zaman, mekan ve kültür sorunu. Yani bizde yüzyıllardan
buyana aralıksız süren bir geleneğe bakarak Türkiye’den aynı şeyi beklemek
haksızlık olur. Türk tiyatrosunu değerlendiremem.Hele Andre Antoine’ın 1914’te
Devlet Tiyatrosunu kurmak için bu ülkeye geldiğini, ülkenizde tiyatronun ne
kadar yeni bir sanat dalı olduğunu düşünürsek batılı bir eleştirmenin , Türk
tiyatrosunu değerlendirirken yanılma payının çok büyük olduğu açıktır.
Bu yıl iki türk yapımı izleyebildim. İlki olan “Kanlı düğün”, bırakın oyunculuk
eğitimini filan, çok acemice bir gösteriydi.Bütün tiyatro gelenekleri filan bir
yana, çok acemiceydi. Sözleri filan anlamasam bile, yönetmenin insanları
defalarca yukarılara tırmandırması , oradan oraya koşturtması olacak şey değil.
Perdeleri açtır kapat, açtır kapat. Karar ver kardeşim , sirtaki mi istiyorsun,
flamenko mu ? Bu metnin bir mekanı olmalı, dört ayrı mekanda birden
oynayamazsın. İnsanın aklına değişik şeyler gelebilir. Zeki olabilir yönetmen,
ama izlediğim yapımdan bu çıkmıyordu . Bir upucu yerine yedi tane ipucu
koyarsan, ortada hedef filan kalmaz. Eğer bu yapım hakkında eleştiri yazacak
olsam, yönetmene söver, Lorca’dan özür diler, oyunculara meslek olarak çaycılık
yapmalarını önerir, yazımda daha çok dekor ve müzikten söz ederdim. Almanya’da
tiyatro sizdeki gibi solmasın diye özenle korunan bir çiçek olmadığı için, biz
eleştirmenler çok daha acımasız yazıyoruz. Ama eleştirmen acımasız olmalıdır
zaten.
“Ferhad ile Şirin”, Nazım Hikmet yazdığına göre dili çok güzel ve şiirsel
olmalı, ne yazık ki anlayamadım tabii. Ama “Kanlı Düğün”ün tersine bu yapımda
şiirsellik vardı, kendi ritmi vardı, profesyonel oyuncularla yapılan
profesyonelce bir çalışmaydı, ama daha önce de söylediğim gibi Rus tiyatrosunda
sık gördüğüm perde ve müzisyenler burada da vardı.
Neden sahnede müzisyenler olmadan bu sahneleme daha etkileyici, heyecanlı
olamıyor.Niçin ille de müzisyene ihtiyaç duyuluyor? Avrupa tiyatrosunda da hiç
anlamıyorum, neden sahneler arası geçişte hep müzik kullanılır, madem dekor
değişiyor , insanlar da bunu biliyor, biraz nefes alsınlar, fısıldaşsınlar, Bu
kullanılan perde hiçbir şey ifade etmiyor, ne mekanı belirliyor ne bir şey ,
burası hapishane mi, saray mı, nedir belli değil? Ama bundan sonra rus tiyatrosu
ya da türk tiyatrosu denince aklıma ilk olarak sahnenin bir köşesindeki
müzisyenler ve açılıp kapanan perdeler gelecek herhalde.
Tiyatro eleştirmeni eğitimi Almanya’da . İki yıl öncesine kadar batı Avrupa’da
tiyatro eleştirmeni yetiştiren bir kurum yoktu. Bu benim buluşum değil,
amerika’da, Moskova’da, San Frasisco’da bu tür okullar var. Alm.da birçok
gazetecilik okulu var, öğrenciler yılda 40 saat ders görüyorlardı. Bu çok azdı.
Benim düşüncem ise kuramsal tiyatroyu ve tarihini, semiolojiyi, önemli tiyatro
ve sinema eleştirmenlerinin yaptıkları workshopları da içeren, imkanlar
sunmaktı. Ayrıca onlar la devamlı olarak metin üzerinde çalışmalar yapmaktı. İki
yıl süren bu eğitimden sonra diploma alıyorlar. Ama diplomalı eleştirmen olmanız
ne ifade eder? Hiçbir şey. Sömester tatilinde üç ay boyuncaSüddeutsche Zeitung
gazetesinde Bavyera Radyosun’nmda ve Bavyera televizyonunda staj yapıyorlar.
Tabii iyi bulduğum öğrencimi hemen gazeteye serbest eleştirmen olarak alıyorum.
Öğrencilerimden bazıları, tv eleştirmeni Südd.Zeitung’ta, bir tanesi Bavyera
radyosunda, bu stajlarla hem para kazanıyorlar hem de çeşitli basın
kuruluşlarındaki eleştirmenler ya da editörler, gazetelerinde Tv ve radyolarında
çalıştıracakları genç eleştirmenleri seçme olanağı buluyorlar. Yılda en fazla 8
öğrenci alıyorum. Örneğin geçen yıl 5 öğrencim vardı. Daha fazla alıp işsiz
eleştirmen yetiştirmenin bir anlamı yok.
HÜRRİYET GÖSTERİ 2000
--------------------------------------------------------------------------------------------------
Jossef Raikhelgaouz- MARTI
“ÜZÜM HAYATTIR, ŞARAP TİYATRO”
Sibel Arslan Yeşilay
Kent Oyuncuları daha önce 1963 yılında sahneledikleri “Martı”yı, bu kez Rus
yönetmen Jossef Raikhelgauoz’la çalışıyor. İzleyici karşısına çıkmalarına bir
hafta kala büyük bir coşku ve heyecanla prova yapılıyor, dekorlar, kostümler
hazırlanıyor. Tilbe Saran, Köksal Engür ve Ayhan Kavas konuk oyuncu olarak
kadroda yer alıyor. Aynı zamanda Rusya’da da “Martı”yı sahneye koyan
Raikhelgaouz , provalar sırasında birkaç kaz Rusya’ya giderek prova yapmış,
zaman zaman iki “Martı”yı birbirine karıştırdığı olmuş. İlk kez iki ayrı ülkede
iki farklı ekiple aynı oyunu sahnelediğini söylüyor. Moskova’daki Modern Drama
Okulu adlı tiyatronun genel sanat yönetmeni Jossif Raikhelgaouz’la yaptığımız
söyleşiyi aktarıyoruz:
Bay Raikhelgaouz, bize önce, Türkiye’de Kent Oyuncuları’yla oyun sahneleme
serüveninden söz eder misiniz?
.J.R. İstanbul’da çok başarılı bir ekiple çalışıyorum. İsrail’de olsun,
Amerika’da olsun, dünyanın her yerinde rol dağılımını ben yaptım hep. Bir
satranç gibidir rol için doğru oyuncu seçimi. Hayatımda ilk defa rol dağılımını
ben yapmadım Burada. Önce biraz rahatsızlık duydum . Sonra rol dağılımının
ustaca yapılmış olduğunu anladım. Yıldız hanım Arkadina rolü için biçilmiş
kaftan, olağanüstü yetenekli bir oyuncu. Onunla çalıştığım için çok mutluyum.
Moskova’da ve dünyanın birçok ülkesinde çok yetenekli oyuncularla çalıştım. Ama
Yıldız hanım fantastik bir oyuncu. Provalarda hep şaşırtıyor beni. Aynı şey
Müşfik bey için de geçerli. Türkçe bilmediğim halde provayı kesip bir şey
söylemek istediğimde, Yıldız hanım ne demek istediğimi hemen anlıyor ve tamam
diyor. Ben daha ağzımı açmadan kafamdan geçenleri anlıyor.
Çehov ve “Martı sizin için ne ifade ediyor, Bugünün perspektifinden
baktığınızda Martı”yı nasıl değerlendiriyorsunuz? 1986’da ilk sahnelenişi
Çehov’a yazarlığı bırakmayı düşündürecek kadar büyük bir fiyasko olan, iki yıl
sonra ise Moskova Sanat Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde büyük bir başarı kazanan
“Martı”nın çağımıza göndermeleri var mı?
J.R.: Ben iyi konuşan, ama kötü reji yapan yönetmenlerden değilim. Yönetmen
anlatmaz, sahne üstünde gösterir. “Martı”yı her okuduğumda oyunu bugün yazılmış
kadar güncel buluyorum. Dili o kadar günümüze uygun ki. Evrensel bir konusu var.
Ben hiçbir zaman “Martı”nın tozlarını almak gerektiği düşüncesine kapılmadım. En
önemlisi de tiyatro dünyasını ele alması. İki oyuncu, iki oyun yazarı var, hatta
tiyatroyla ilgisi olmayanlar bile rol yapıyor. Benim diğer yönetmenlerden
farkım, bu oyundaki insanların hayatını sahnenin aynasından görüyorum. Benim
için Martı”nın en güzel sahnesi Treplev’in oyun sahnesi. Shakespaere’in dediği
gibi dünya bir tiyatro sahnesidir. Rusya’da “Martı” sahnelemeyen tek bir tiyatro
yoktur. Ben “Martı”yı sahnelemeden önce bir yıl içinde Rusya’da 12 tane “Martı”
prömiyeri yapıldı. Moskova’da ve dünyanın bir çok ülkesinde çeşitli “Martı”
gösterilerini izledim. Üzüntüyle söylemeliyim ki , izlediğim çoğu yerde “Martı”
çok kederli, yorucu bir oyun olarak yorumlanmıştı. Sanki sahnedeki insanlar
salondaki seyirciden çok farklı bir hayat yaşıyorlar gibiydi, garip kostümler
içinde , garip seslerle yapmacık tavırlarla konuşuyorlardı. Bence seyirci
sahnede izlediklerine yakınlık duyabilmeli, sahnedeki konu seyircinin hayatını
ilgilendirmeli. Bu da sahne ile salon arasında bir sıcaklık yaratır.
Çehov Martı”nın komedi olduğunu söyler. Oysa metne baktığımızda, isteklerini
gerçekleştirmedikleri için mutsuz olan, intihara kalkışan oyun kişileri
görüyoruz. “Martı”da komedi unsurları nereden kaynaklanıyor sizce?
J.R : Bizim hayatımız traji-fras zaten. Komedi ve trajedi hayatımızda o kadar iç
içe ki, birbirinden ayırmak mümkün değil. Çehov Stanislavski’ye komedi yazdığını
söylediğinde , yalnızca insanları güldürmek için bir oyun yazdığını anlatmak
istememişti. Benim için Çehov’un komedi anlayışı canlı , hareketli, hayatla
bağlantılı oyun demektir. Bu oyunumuzda seyirci gülebilsin, zaman zaman da
gözleri yaşarsın istiyorum. Bunu başarabileceğimizi umuyorum. Çünkü insanları
güldürmek çok zor. Sahnede insanları güldürmeyi severim, ama bunun da bir ölçüsü
var tabii.
Avrupa’da yapıtları sık sık sahnelenen bir yazar Çehov. Örneğin Peter
Stein’ın yaptığı rejiler her zaman büyük ilgi uyandırıyor. Oyunlarının
Rusya’daki sahnelenişiyle Batı’da sahnelenişi arasında büyük farklılık var mı?
J:R::Peter Stein’ın Çehov yorumlarını çok beğeniyorum. Onun yorumları esrarengiz
ve güzeldir. Rusya’da ise Çehov sahnelemek çok zor iştir. Çünkü halkımız onun
eserleriyle büyüyor, 1000 kişilik bir salonun dörtte biri ezbere bilir metni.
Yani Rus seyircisi içinde Çehov’u ve izlediği metni bilmeyen tek kişi yoktur.
Herkes metindeki cümlelerin yönetmen tarafından nasıl yorumlandığını merak eder.
Şimdiye kadar çeşitli yorumlarını görmüştür çünkü. Onun için Rusya’da yapılan
yorumların özelliklerini İstanbul’da bulmak imkansız. Belki İstanbul’lular için
bu daha güzel, yeni bir olayla karşılaşacaklar sahnede. Belki de gelen seyirci
oyundan önce bu söyleşiyi okumazsa oyunun sonunda Treplev’in öleceğini
bilmiyordur.
Çehov oyunlarında dramatik çelişkiyi karakterlerin iç dünyasına gizler. Ve bu
gündelik konuşmaların arasında dolaylı olarak ortaya çıkar. “Martı”daki oyun
kişilerinin söyledikleri sözlerin ardındaki gerçeği vurgulamak için nasıl bir
yöntem izliyorsunuz?
JR. : Yönetmen metni okuduğunda oyun kişisinin söylediği her cümlede, hangi
duyguları taşıdığını, nasıl bir ruh hali içinde bunu söylediğini bulmaya
çalışır. Oyun metni, bir buzdağının su yüzündeki kısmıdır. Yönetmenin işi,
buzdağının altındaki düşünceleri bulup ortaya çıkarmaktır. Sahnelemede bunu
ortaya çıkarır. Bu yüzden 20. yüzyıl yönetmenler çağıdır. Çehov’un 20. yüzyılın
önemli yazarları arasında yer almasının nedeni , metinde doğrudan söylenmeyen
düşünceleri ortaya koymasıdır. Dahiyane ve hayati düşünceler saklı onun
metinlerinin içinde. Yönetmenin yapabileceği en önemli şey sahnede yaşama uygun
bir atmosfer yaratmaktır. Yönetmenin bilgisine, yeteneğine göre, buzdağının
altındaki anlamı çıkar ortaya . Yıldız hanımın Arkadina rolünde yaptığı da aynı
şey.
Perestoraika öncesi ve sonrası Rusya’da tiyatronun durumunda bir değişiklik
oldu mu? Batıya açılmayla birlikte Rus tiyatrosunda değişiklikler oldu mu?
J:R: Hayat değişti. Benim için çok olumlu oldu. Tiyatro ve hayat birbirlerine
yüzde yüz bağlı değil. “Tiyatro ve hayat üzümle şaraba benzer” diye bir söz
vardır. Üzüm hayattır. Şarap ise tiyatro. Tiyatrocular hangi rejimde yaşarlarsa
yaşasınlar devletin güdümünde olmazlar. Ben hiçbir zaman Lenin Gençlik
Partisi’nin ve Komünist Parti üyesi olmadım. Komünistlerden nefret ederdim.. Bu
yüzden yurt dışına çıkmama izin vermediler. İlk kez 10 yıl önce yurtdışına
çıktım. .Ama şimdi büyük bir çalışma özgürlüğü kazandım. Yurtdışında çalışmalar
yapıyorum, çeşitli ülkelerde önemli üniversitelerde dersler veriyorum. Ancak
bunun benim reji anlayışımı geliştirdiğini söyleyemem. Bence Rusya bugün zaten
tiyatrolar listesinde bir numaradır. P. Stein,P. Brook, G. Strehler gibi
dünyanın en önemli yönetmenlerinden bir futbol takımı oluşturulup , onlarla
Moskova yönetmenleri arasında yaratıcılık açısından bir karşılaşma düzenlense
eminim ki , dünya yönetmenler takımı büyük farkla kaybeder maçı. Bugün Rus
tiyatrosu ve yönetmenleri son derece güçlü.
RADİKAL, 30.11.1998
----------------------------------------------------------------------------------------------------
“ÖLÜMSÜZLER” ÜZERİNE MURAT KARASU İLE SÖYLEŞİ
SEZAR’IN 2000 YILLIK ÇİLESİ
Sibel Arslan Yeşilay
“Ölümsüzler ya da Bir Cinayetin Söylencesi” Melih Cevdet Anday’ın pek sık
sahnelenmeyen oyunları arasında yer alıyor. Neden “Ölümsüzler” ve neden bu oyun
çok fazla sahnelenmiyor sizce?
M. KARASU: Birincisi Melih Cevdet Anday gibi bir usta yazarımızın eseri olması.
İkincisi ise Bakırköy Belediye Tiyatrosunun tercihiydi “Ölümsüzler”. Ben de
sahnelemeyi kabul ettim. Zannediyorum “Ölümsüzler”in çok sık sahnelenememe
nedeni oyunun genel anlamda sıradan seyirciye çok fazla hitap etmiyor olması.
Yani bir nevi tarih tartışması yaşanıyor oyunda. Dolayısıyla entelektüel bir
boyutu var. Ve burada seçiciler herhalde seyirciyle buluşamama endişesinden ya
da bu tartışmanın entelektüel bir kesimi ilgilendireceği düşüncesiyle
çekinmişlerdir diye düşünüyorum. Bu endişeye çalışmaların başlangıcında ben de
sahiptim doğrusu, ama çalışma ilerledikçe çok seyredilemez, anlaşılamaz ya da
herkesi ilgilendirmezmiş gibi gelmedi, çünkü farklı bir alt metinle bir oyun
mantığına oturduğu için, bir oyun keyfi yaşatılabilirse çok seyirlik bir hal
alabiliyor “Ölümsüzler”.
2000 yıl önce öldürüldüğü halde ‘ölümsüz’ yaftası taşıdığı için günümüzde de
yaşayan Sezar’ın traji-komik öyküsünü sahneye aktarırken nasıl bir yöntem
izlediniz?
M.KARASU: Başta da söylediğim gibi hem metnin kendisini koruyarak hem de metnin
arkasında bir plan arayarak, metinle o fantazyayı, düşü, ya da düşsel boyutu
birleştirmeye çalışarak bir yöntem geliştirmeye çalıştım bu oyun için. Bu
bağlamda da içile geçmiş anakronik farklı zaman dilimleri aynı anda sahnelenir
hale geldi. Bence bu da, oyuna ciddi bir derinlik kazandırdı, oyunun genel
çizgisinden , omurgasından ayrılmadan. Önde bu tartışma sürerken fonda yer alan
ve aslında çok sık yaşayıp gördüğümüz, ama seçerek tiyatroya taşıdığımızda
birdenbire farklılaşan en azından soyutlaşan bir anlatım dili oluşturmaya
çalıştık en azından. Özetle temel hareket noktası o kurulmuş olan fantaziydi.
Yani 2000 yıl sonra Fransa’da ortaya çıkan, 2000 yıldır derdini anlatmaya
çalışan Sezar fantazisi son derece keyif verici bir fantaziydi. Onu daha net
daha anlaşılır, ya da dediğim gibi daha seyirlik hale dönüştürme çabasıydı
yaptığımız.
Yönetmen olarak şimdiye kadar daha çok yerli yazarların yapıtlarını sahneye
koydunuz. Bu seçimin özel bir nedeni var mı?
M.KARASU: Evet, var. Ben yerli yazarları kendime daha yakın buluyorum. Biraz da
kendi korkularımın olduğunu söyleyebilirim. Çok iddialı, artık dünya klasikleri
arasına girmiş yazarlara el sürmek için insanın kendisini çok yeterli hissetmesi
lazım. Ben yerli yazarlarla daha rahat çalışabiliyorum, üzerlerinde daha rahat
oynayabiliyorum. Ve daha iyi kavrayabiliyorum. Ama mesela “Ölümsüzler” için
bunun dışında bir şey söylemem gerekir. Bu oyunda hiçbir şekilde, hiçbir biçimde
, yerli bir oyun, bizden bir oyun havasını koklamadım. Bu anlamda da benim için
çok evrensel bir çalışma oldu. Bir de Türk tiyatrosunun gelişimi adına
birilerinin yerli yazarlara omuz vermesi lazım. Ben iyi olmayan orta karar bir
yabancı oyun yerine, ortanın altında bir yerli oyunla çalışmayı tercih ederim.
SİTİ, 1999
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
URFAUST-P.BESSON
GENÇ FAUST’UN AŞKI
Goethe denince akla “Faust” gelir. “Faust” her yönetmenin sahnelemeye göze
alamayacağı son derece zorlu bir başyapıttır.Dünya edebiyatının dev ismi
Goethe’nin “Urfaust” adlı yapıtı ise ülkemizde pek bilinmez. Goethe’nin şimdiye
dek dilimize çevrilmemiş olan oyunu “Urfaust” Ahmet Cemal’in yetkin çevirisiyle
dilimize aktarıldı ve MitosBoyut yayınlarından çıktı. Büyük ozanın doğumunun
250. Yılı kutlamaları kapsamında Devlet Tiyatrosu Aziz Nesin Sahnesi’nde Alman
yönetmen Philippe Besson tarafından sahneleniyor. Philippe Besson , Avrupa’nın
önemli yönetmenlerinden Benno Besson’un oğlu. Oyunculuk çalışmalarının yanısıra
on yıldan buyana Almanya, İsviçre ve Avusturya’da rejisörlük yapan Philippe
Besson’la yaptığımız söyleşiyi aktarıyoruz.
Philippe, büyük Alman ozanının 60 yılda tamamladığı başyapıtı “Faust” ile,
senin sahnelediğin “Urfaust” arasında ne gibi farklıklıklar var?
P.Besson: “Urfaust”, Goethe’nin gençlik yıllarında yazdığı ve ancak ölümünden
sonra ortaya çıkarılan bir fragman. Bu yüzden bazı bölümleri eksik. “Faust”un
eskizi niteliğinde bir ypaıt bu. İki eser arasındaki en büyük fark, “Urfaust”ta
boşlukların olması ve fragman niteliği. Ancak buna rağmen olağanüstü bir
fragman”Urfaust”.
Bu metni seçme nedenin Goethe’nin 250. Doğum yıldönümü mü?
P.Besson: Sebeplerden biri bu. Ancak “Urfaust” her zaman repertuarda yer
alabilecek bir oyun. Her zaman sahnelenebilecek bir oyun olması benim için en
büyük neden. Devlet Tiyatrosu müdürü Nesrin Kazankaya’nın “Urfaust”u önermesi
bence çok yerinde bir karardı. Benim de çok ilgimi çeken bir proje olduğu için
kabul ettim.
“Urfaust” bir yandan bir bilim adamının trajedisi, öte yandan ise Faust-Gretchen
aşkını ele alıyor. Philippe Besson’un rejisinde hangisi ön plana çıkıyor?
P.Besson: Bence bu iki temanın dahice birbirinin içine geçmesi çok önemli. Ama
Gretchen’in trajedisi, aşk öyküsü daha ağırlıklı. Metinde de sahnelemede de aşk
öyküsü ön plana çıkıyor. Ancak bu aşk öyküsünden yola çıkılarak başka ufuklara
gidilebilir.
Genç bir yönetmen olarak Goethe gibi ölümsüz bir ozanın yapıtını , farklı bir
ülkede sahnelemenin büyük bir sorumluluk olduğunu düşündüğün oldu mu hiç?
P.Besson: Zaman zaman bu sorumluluğu hissettiğim oluyor.Ancak öncelikle
sahnelediğim öykünün bana keyif vermesi önemli benim için. Üstelik de çok
istekli bir ekiple çalıştım ve çok keyifli bir prova süreci yaşadık. Metni,
yalın, naif bir anlatımla sahnelemeyi tercih ettim. Ancak tek korktuğum şey,
seyircinin Goethe’nin bir yapıtı olduğu için “Urfaust”u çok ciddiye alarak,
saygı duyarak izlemesi. Çünkü ben bu metni, bir kukla oyunu basitliğinde ele
alarak , her kesimden ve her yaştan izleyici tarafından rahatça anlaşılabilir
kılmak istedim. Entelektüel metaforlar kullanmadım. Zaten böylesinin kimseyi
ilgilendireceğini sanmıyorum. Benim tek sorumluluğum metnin öyküsünü izleyiciye
anlatabilmek. Bu hem Goethe’ye karşı sorumluluğum, hem de Türk seyircisine.
Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 24.2.1999 http://www.radikal.com.tr/1999/02/24/kultur/yal.html
-------------------------------------------------------------------------------------------------
ROBERT STURUA İLE SÖYLEŞİ

Sibel Arslan Yeşilay
İlk olarak İstanbul’da gerçekleştirdiğiniz workshopta nasıl bir yöntem
izlediğinizi anlatabilir misiniz? İzleyebildiğim kadarıyla Çehov’un “Martı” adlı
oyunundan sahneler üzerine çalışıyorsunuz. Bir oyun sahneler gibi mi
çalışıyorsunuz burada?
R.S: Evet, biraz öyle gelişti çalışmamız.Aslında ben daha çok yönetmenlerle bu
tür workshoplar yapıyorum. Tabii o zaman daha kolay oluyor. Buradaki çalışma
benim için daha zor. Çünkü çalıştığım insanlar çok genç burada.
Çalışmanızın ilk günüde Rusya’daki Çehov sahnelemelerini sıkıcı bulduğunuzu
ve Çehov’un bugün bile hala anlaşılamadığından söz etmiştiniz. Çehov sizin
gözünüzde nasıl bir yazar. Neden sizce bugün hala anlaşılamıyor?
R.S: Benim şahsi görüşüm bu. Bence bu yazar, hayatımızda kaybettiğimiz değerler
üzerinde durur. Biz mistik bir haldeyiz bugün. Bunun neden böyle olduğunu
anlamıyorum. Kaybettiğimiz değerler konusunda kendimizi suçlu görmüyoruz. Bu
acımasız zaman, sanki bu kayıplara dedestek oluyor. Ve biz zamanla mücadele
etmiyoruz gibi geliyor. Kendimizi aldatıyoruz. Biz, kutsal değerlerimizi
elimizide tutabiliriz. Ama mücadele etmiyoruz bunun için. Aydınlar da kötülükle
mücadele tarzını yakalayamamış. Kötülükle veya iyilikle mücadele edemiyorlar.
Bunun yolununu bulamamışlar. Benim yaşlı bir akrabam var. 20-30 yıl önce köye
gitmiştim. Bir yandan içerken, bir yandan da iyilik-kötülük üzerine kaonuşmaya
başladık. Bu kavramlar üzerinde konuşurklen yaşlı akrabama, iyilik, kötülükle
mücadelel edemez, çok zor çetin bir mücadele bu, dedi. Kötü insanlar hemen
tanırlar birbirlerini. Kötülerin evrensel bir dili vardır. İyi insanların ise
dili çok farklıdır. Herkesin kendine özgü bir dili vardır. O yüzden biz biraraya
gelemiyoruz. Eğer biz biraraya gelip kötlükle mücadele veririsek, kendimizin de
kötü olma ihtimali varıdrı. Zaman, hızla kötülüğün yeni biçimlerini doğuruyor.
Entelektüel ler birçoğunu çözemiyor. Çözdükleri zaman da geç oluyor. Çehov
oyunlarına kötülük serpiştirilmiştir. Örneğin Lopahin’e kötü insan denemez.Arkadaina’ya
da öyle. Yani herkesin içinde bir parça kötülük vardır, onun yapıtlarında. Çehov
bu yüzden “insanlar kötülükleri teşvik ediyor” der. Çehov hakkında böyle
düşünüyorum. Ama bu dediklerim ironisiz, humorsuz oynananamz.Eğer oynarsanız
didaktik olur. Çehov oyunlarında önemli olan eğlenceli, neşeli olması. Çehov
devrimci bir oyun yazarı değil, ince,zarif, yüksek zevke sahip bir yazar. Bu
doku bozulduğu zaman, neden Çehov’u seçmişler. Daha acımasızca bazı gerçekleri
dile getiren başka bir yazarı seçmemişler, diyorum. Bu tür yazarları tiyatroda
her türlü yorumlayabilirsiniz, ama Çehov’u istediğiniz gibi yorumlayamazsınız.
Gürcistan’da Çehov, Türkiye’deki kadar popüler, sevilen bir yazar değil
demiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?
R.S: Gürcüler, günlük yaşamdan alınmış oyunları pek sevmez. Şenlikli tiyatroları
severler. Tiyatroda trajedi sahnelediğimiz zaman bile, sokak gösterisi havasında
olmalı. En sevdiğimi yazar, filozof ve eleştirmen Bathin’dir. Ben onun yolunda
yürüyorum. Karnaval hakkında inanılmaz güzel bir yazısı vardır. Hayattan kopmuş
bir tiyatroyu sever Gürcüler, ritüel gibi.. Yoksa Gürcü seyirci sıkılır.
Tiyatroya hayatın kopyasını görmek için gelmez. Hayata poetik bakış açısını
görmek için gelirler. Antik oyun yazarları, Shakespeare ve Brecht çok sevilir
ülkemde.
Ama Üç Kuruşluk Opera” gibi müzikli oyunlarının dışında Brecht’in
tiyatrosunun pek şenlikli olduğu söylenemez herhalde.
RS: Brecht bence teorisiyle hem seyircilerin hem de eleştirmenlerin kafasını
karıştırmış. Kurnazlık yapmış biraz. Mesela bu kadar kadın seven bir adamın
aslında hiç sıkıcı bir teori ortaya koymaması gerekirdi. Gençlik döneminde
Almanya’da faşizm başladı. Brecht faşizmle mücadele etti hep. Bu yüzden
seyircileri faşizm tehlikesine karşı uyarmak için hep tekrarlar vardır
oyunlarında. Almanya’da var olan psikoza zıt olarak sahnedeki olayları
değiştiriyordu.30’lu yılların tiyatrosuna bakış açısını şöyle anlatır.
Bilmiyorum belki de bir söylentidir bu. İngiltere’de bir Othello izlerken
seyircilerden biri öylesine kendini kaptırır ki oyuna, sahneye fırlar ve Iago’yu
öldürür. Sonra, seyirci kötülüğü değil, bir oyuncuyu öldürdüğünü anlayınca hemen
intihar eder. Onları yan yana gömerler. Mezar taşlarının üzerine de “En İyi
Oyuncu” ve “En İyi Seyirci” diye yazarlar. Ben olsam bu mezar taşlarına en kötü
oyuncu, en kötü seyirci diye yazardım. Tiyatroda olduğunu unutan bir aktör ile
seyirci de öyle aptal ki sahnede gördüğünün gerçek hayat olduğunu sanmış. Ben
her zaman seyirciye tiyatroda olduğunu hatırlatmak isterim hep.
Yönetmen olarak nasıl çalışırsınız oyuncularla, doğaçlamalar ile oyuncunun
yaratıcılığı önemli mi sizce?
RS: Aslında reji yaparken konsepti ben hazırlarım. Ama bazı oyunlar doğaçlama
gerektirir.
Çalıştığınız metne bağlı bir şey bu. Çehov’u sahnelerken doğaçlamadan
yararlanırım. Son provalarımda oyuncuları toplarım, oyun hakkında uzun uzun
konuşuruz. Sonra sahneye çıkarlar ve oynarlar. Tekrara bir araya geliriz. Askeri
ta0aruz planı yapar gibi çalışıyoruz. Bazen genel resmi çizerim. Sonra ayrı ayrı
sahneleri çalışırız.
Shakespeare’i sahnelerken sözcükler değil, kendi Sheakespeare’iniz olur.
Oyuncularla birlikte Sh.in yeni dünyasını yakalamaya çalışırız. Venedik
Taciri’nin çalışmaya başladım. Provalar bugünkü çalışmaya benziyordu. Geçen yıl
Macbeth’i. Moskova’da bu yıl Hamlet yaptı. Bu yıl Moskova, Tiflis ve Arjantin’de
Shakespeare çalışıyorum. Bu yıl benim Shylock senem. Burada ben prova yaptığımda
özgür değilim. Çünkü karşımda benden birş eyler öğrenmek isteyen gençler var.
Beni çok dikkatle dinliyorlar. Gürcüler böyle provaya dayanamazlar.
Çeşitli ülkelerde oyuncularla çalışıp reji yaptınız. Hangi ülkenin
oyuncularıyla daha kolay çalıştınız? Ya da şöyle sorayım, oyuncular ve oyunculuk
açısından çalıştığınız ülkelerde büyük farklılıklar var mıydı?
RS: Dünyada bütün oyuncular aynı kumaştandır. Gürcüler hemen tepki gösterirler,
daha duygusallar. İtalyanlar, İspanyollar, İsrailler duygusal. Finlandiyalı
oyuncular da çok duygusal, çok mükemmeliyetçi, kültürlü, hoşgörülü insanlar. İç
dünyaları çok hareketliler. Sahnede ise sanki değişik karakterlini arkasına
saklanır gibiler. Çok iyi çalıştım onlarla. Ruslara gelince ben de Rus ekolünden
geliyorum. Gürcü ekolü farklı.
TİYATRO DERGİSİ
-----------------------------------------------------------------------------------------------
“FAUST.SÜRÜM 3.0”
YÖNETMENLERİYLE SÖYLEŞİ
“YÜZYILIN EN GÜNCEL KLASİĞİ FAUST”
İstanbul tiyatro Festivali bugün La Fura Dells Baus yapımı “Faust. Sürüm.3.0”la
görkemli bir açılış yapacak. Nisan ayı içinde Avrupa Kültür Başkenti Weimar’da
izlediğim ve büyük keyif aldığım, hızlı, gürültülü, çarpıcı, etkileyici,
şaşırtıcı, kesinlikle kayıtsız kalınamayacak farklı ve ilginç bir Faust yorumu.
70’li yılların sonunda kurulan topluluk, yüksek volümlü müzik, şiddet içeren
devinimler, teknoloji kullanımı ve kışkırtıcı tavrıyla farklı bir tiyatro dili
geliştirdi.Şimdiye dek sahneledikleri yapımlarda yanan otomobiller, patlamalar,
alev püskürten aletlerle seyircinin içine dalarak, onları şaşırtıp korkutarak,
tepki vermeye zorlayan topluluğun kurucuları ve oyunun yönetmenleri Alex Olle ve
Carlos Padrissa ile “Faust. Sürüm.3.0” ve tiyatro anlayışları hakkında konuştuk.
“Faust Sürüm 3.0” topluluğunuzun ilk kez yazılı bir metinden yola çıkarak
yarattığı bir yapım niteliğinde. Daha önceki çalışmalarınızda hemen hiç metin
kullanmadığınız halde, bu kez neden yazılı bir metni çıkış noktası almayı tercih
ettiniz?
Alex Olle: Daha önce kendi metnimizi hep doğaçlamalardan oluşturduk. Burada
metin kullandık, çünkü bir kere Faust bize çok yakın bir oyun. İçinde hep
arayışlar,bulamamalar, tekrar aramaya başlayışlar olduğu için bize çok yakın
geldi. Önceki çalışmalarımızda hep kendi arayışlarımız çıkış noktasıydı, bu kez
bunu bizim yerimize yapmış olan Goethe’den yararlandık. Faust’u bu 100 yılın en
son ve en güncel klasiği kabul ediyoruz. Yeni binyıla girerken insanoğlu hala
tatminsizlik duygusunu yenememiştir.
Peter Stein “Faust I” ve “Faust II”yi metni kısaltmadan 20 saatlik bir oyun
olarak sahnelemeyi planlarken, siz Goethe’nin yapıtını 1,5 saate sığdırmayı
nasıl başardınız?
Carlos Padrissa: Bir kere benim 20 saatlik bir projeye ayıracak vaktim yok. Ben
bu 20 saatimi şöyle değerlendirmeyi tercih ederim, mesela seninle önce yemeğe
gideriz, sonra dansa gideriz, arkasından yatarız, ama kusura bakmasınlar ben 20
saatimi tiyatroya veremem. Faust öyle bir metin ki insan ne yapacağını
bilemiyor, 20 saatlik oyun için ne bizim paramız yeter, ne seyicini sabrı. Tabii
365 günlük Faust da yapabilirsin ama , gerçekçi olmak gerekir ki, kimse bu kadar
uzun bir oyunu seyretmeye gelmez. Herşeyin çok hızla ilerlediği bir zamandayız,
az zamanda çok şey yapmamız gerekir.
Metni bu denli kısaltırken nasıl bir yöntem izlediniz? Goethe’ye ya da metne
ihanet etiğinizi düşündüğünüz oldu mu?
Carlos:Padrissa Böyle bir şeyi düşünmedik. Goethe’nin en önemli özelliği yorum
serbestliği. Metne birçok şeyi sığdırmış Goethe, ama sen bunun hepsini vermek
zorunda değilsin, oradaki ana temayı verirsin. Faustta birçok tema var, ama asıl
tema insanların arayışı. Bu arayışı anlatmak için bunu bu kadar uzun zamana
yaymaya gerek yok. Bence Goethe’nin istediği de budur. Onun anlatmak
istediklerinin dışına çıkılırsa, o zaman Goethe’ye ihanet edilmiş olur. Bunu 20
saatte yaparsan, insanlar hiçbir şey anlamazlar, ona ihanet edilmiş olur. Biz
1,5 saatte bu arayışı anlatıyoruz.
Bundan sonraki çalışmalarınızda da yazılı metin kullanmayı düşünüyor musunuz?
Allex: Bu konuda kesin bir düşüncemiz yok, ama bundan sonraki projelerimiz bir
Faust operası, bir film, bir de internette Faust var. Yani bu dört projeyle aynı
olaya dört asyrı pencereden bakmış olacağız.
İnternette nasıl bir Faust projesi gerçekleştireceksiniz?
Carlos: Asrın son güneş tutulmasının izlenebildiği ülkelerden güneş tutulmasına
paralel olarak İngiltere’den Hindistan’a kadar uzanan ülkelerden Faustla ilgili
gelen tepkilerin toplandığı bir home page olacak. Goethe derki “Birşeyler bizi
Asyaya doğru itiyor”. Bu internetteki Faust projesi de Asya’da,Hindistan’da
bitecek. Sinemada Margerete özgürlüğün simgesi olacak. Operada ise Margrete
umudu simgeleyecek. Faust 3.0" da ise kurbanı simgeliyor.
Allex: 20 saatlik “Faust”ta ise seyirci kurban olacak herhalde. Bir taraftan
dört ayrı projeyle metnin değişik yönlerini sunmaya çalışıyoruz, bir yandan da
bunun bize bir faydası oldu, tiyatroda kullanamadığımız bölümleri sinema ya
uyguluyoruz, veya intenerte.
Peki “Faust. Sürüm 4.0” da yolda mı?
Allex: Faust 4.0 opera, 5.0 film, 6.0 da internet.
Oyununuzun broşüründe bu yapım bir siber-versiyondur die bir uyarı var. Oysa
daha önceki çalışmalarınızda “giysilere ve sağlığınıza gelebilecek zarardan
sorumlu değiliz” şeklinde uyarılar vardı ve genellikle ateş kusan aletlerle,
elektrikli testerelerle seyircinin arasında dolaşıyor, onları dehşete düşürüp
harekete geçiriyordunuz. Bu projede oyuncularınız ilk kez seyircinin arasında
değil, sahnede oynuyor. Bu, daha önceki tiyatro tarzınızdan uzaklaştığınız
anlamına mı geliyor?
Carlos: Biz sekiz yıldır Allexle birlikte çalışıyorz, bu çalışmalarımızda
seyirciyi hep ayakta tuttuk. Goethe’yi okuduktan sonra bunu seyirciyi oturtarak
daha iyi anlatabileceğimizi düşündük. Zaten yeterince yorulduk. Mesela birine
önemli bir şey söyleyeceğin zaman, önce otur, dersin. İnsanlara “oturun, size
anlatacağımız çok şey var, size bunları anlatmak istiyoruz” diyoruz. Bu oyunu
seyirci ayakta izleseydi, bir karikatür olurdu, ama oturdukları zaman ciddiyet
kazanıyor.
Yani bu çalışmanız Faust ve Goethe için yaptığınız bir istisna.
Allex: Evet,öyle denebilir..
Carlos: internet versiyonunda Asrın son güneş tutulması Türkiyeden de izkendiği
için Türkiye’yle de bir paralellik kurduk. Burada Türkiyeyle ilgili olarak da
İznikli Diyojen’in Büyük İskender’le ilgili olan “gölge etme başka ihsan
istemem” öyküsünü işleyeceğiz Diyojenin tek istediği güneşi görmek. Bu yüzden
bizim öykümüz de güneşe ulaşmak için Hindistan’a kadar ulaşacak.
RADİKAL, 19.5.1999
------------------------------------------------------------------------------------------------
FAUST- VİŞNİEVSKİ
Tanrı'sız dünyada Faust
Goethe'nin uzun, klasik metnini bir buçuk saate sığdıran Polonyalı yönetmen
Wiesniewski, Faust aracılığıyla izleyiciye soruyor: 'Tanrı'yla aranız nasıl?'
İSTANBUL - 1993 yılında tiyatro festivaline katılan 'Kamaşma' adlı yapımla
izleyenleri büyüleyen Polonyalı yönetmen Janusz Wiesniewski, bu yıl da
Düsseldorfer Schauspielhaus'da sahnelediği 'Faust'u sunuyor tiyatroseverlere.
Almanya'da eleştirmenlerin övgüsünü kazanan 'Faust'un yönetmeni Wiesniewski'yle
yaptığımız söyleşiyi aktarıyoruz.
Genel olarak sahnelediğiniz oyunlar bir saati aşmıyor. Bu kez festivalde
izleyeceğimiz 'Faust' ise diğerlerinden biraz daha uzun, bir buçuk saat sürüyor.
Sahnelediğiniz oyunların sürelerinin bir saati aşmaması özel bir tercih mi?
Aslında bu bilinçli bir seçim değil, bir rastlantı. Ama şu da bir gerçek ki,
seyirci olarak bir saatten uzun oyunlara dayanamıyorum.
Festivalde La Fura Dels Baus'tan bir buçuk saatlik bir siber Faust yorumu
izledik. Sizin 'Faust'unuz da o kadar sürüyor. Oysa genelde klasik yapıtlarda
4-5 saatlik -hatta daha uzun süren- sahnelemelere alışkınız.
Bu ilginç bir tespit. Yazınsal metne yaklaşımla ilgili bir şey bu. Eğer insan
metne sadık kalırsa 'Faust' gibi bir oyunu bir buçuk saate sığdırmak olanaksız,
bütün bir gece hatta bir gün bile sürebilir. Biz oyunu satır satır sahnelemek
istemedik. Metinde bizim için önemli olan noktalardan yola çıktık. Bir temadan
etkilenen ressam gibi çalıştığımı söyleyebilirim.
Alman basınında çıkan bir eleştiride şöyle bir değerlendirme yer alıyordu:
"Oyunun odak noktasını Tanrı'nın ortada olmayışı ve yerini bir süreliğine her
türlü kötülüğü yapan şeytana bırakması oluşturuyor." Bu doğru bir saptama mı
sizce?
Çok doğru. Hıristiyan düşüncesine paralellik taşıyan belli ölçütler var bu
oyunda. Bütün dünyada, hangi dinden olursa olsun, insanlar dinin içeriğini
unutuyorlar. Oysa ruhsal yan çok önemli. Faust acı çeken, ama dünyayı anlamak
isteyen biri. Her dinde insanları yoldan çıkaran ve onların özgürlüğünü elinden
alan bir şeytan vardır. Bu anlamda 'Faust' dinsel bir tartışmayı ele alıyor.
Tanrı'nın öldüğü Avrupa felsefesinde yıllardır var olan bir şey. Ve bunun
sonuçlarını yaşıyoruz bizler de.
O halde, siz bu yorumunuzla Margrete'nin Faust'a sorduğu "Dinle aranız
nasıl?" sorusunu izleyiciye yöneltiyorsunuz?
Evet, tam söylediğiniz gibi.
Bu sahnelemenin ana düşüncesi buydu. Tabii Goethe'de Margrete bu soruyu yalnızca
Faust'a değil, hepimize sorar, 'Dinle aranız nasıl?' diye.
Goethe'nin metnini
kullandığınız, ama bunun bir okul versiyonu olmadığını dile getirmiştiniz. Peki,
kendi Faust'unuzu nasıl tanımlıyorsunuz?
Bunu uzun uzun anlatmanın bir
anlamı yok. Bunun için oyunu izlemeniz gerek. Benim için önemli olan yazılı
metni sahneye aktarmak değil, algıladıklarımı dile getirmekti. Metnini
değiştirmeden sahneleyeceğim tek yazar Shakespeare olabilir ancak. Onun
metinleri üzerinde değiştirme yapmaya gerek yok. Goethe'ye gelince, ondaki bazı
düşüncelerden yola çıkmanın mümkün olduğunu görüyorum. Zaman zaman harika bir
oyunu kesip biçen bir barbar mıyım diye düşündüğüm oldu. Ancak, bir araştırma
yazısında, onun da oyunlarını sahneleyen yönetmenlere, oyunlarına ek sahnelere
yazma izni verdiğini okudum. İyi o zaman, dedim, onlara izin verdiyse, bana
verebilir, dedim. O zaman benim metne yaklaşımım da barbarca değil demek ki.
Çağdaş bir yazarın oyununu bu kadar kısaltarak sahnelediniz mi?
Benim ilgimi çeken, tiyatro anlayışına uygun çağdaş bir metne rastlayamadım
şimdiye kadar. Bugünkü oyunlara baktığımda hep insanları
yatay olarak yansıttıklarını görüyorum, dikey boyutu eksik.
SİBEL ARSLAN YEŞİLAY, Radikal,
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Dimitris Papayonnu

ÇİZGİLERİN DANSI
Uluslararası İstanbul
Tiyatro Festivali'nin açılış gösterisi 'Medea'nın koreografı ve dansçısı
Dimitris Papayonnu, dans tiyatrosu ile çizgi roman arasında bir paralellik
kuruyor
İSTANBUL - 12. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, komşumuz Yunanistan'dan
gelen 'Edafos Dans Tiyatrosu' yapımı 'Medea' ile açılıyor. 1986'da kurulan
Edafos, başarılı çalışmalarının yanı sıra, özellikle 'Medea' ile katıldıkları
Lizbon Expo'98 ve Lyon Dans Bienali'nde büyük beğeniyle karşılandı. Ekibin
yaptığı en başarılı çalışma olarak değerlendirilen 'Medea'nın 1964 doğumlu genç
koreografı, dekor-kostüm tasarımcısı ve dansçısı Dimitris Papayonnu ile
görüştük.
Grubunuzun adı Edafos Dans Tiyatrosu, ama yaptığınız çalışmalar daha çok 'koreo-drama
olarak değerlendiriliyor. Bildiğimiz anlamdaki dans tiyatrosundan ayrılan yönü
nedir sizin koreografilerinizin?
Bizim yaptığımız tiyatroda söz kullanılmıyor. Grubumuzun adına Dans Tiyatrosu
diyoruz, çünkü hem tiyatroyu, hem de dansı kullanıyoruz.
Ama bilinen anlamda bir dans tiyatrosu yapmadığımız doğru. Daha çok
görüntü-dans-drama tiyatrosu diyebiliriz. Ben çizgimizin antik çağlardaki dans
tiyatrosuyla benzeştiğini düşünüyorum. Dans tiyatrosu daha bilinen bir kavram
olduğu için adımızı öyle koyduk. Aslında 'bütüncül tiyatro' bizim tarzımızı daha
iyi anlatıyor. Çünkü hem müzik, hem görüntü, hem bedensel devinim var, ama
konuşma, söz kesinlikle yok. Bu kavram bize tam yakışan, yaptıklarımızı tam
anlamıyla ifade eden bir terim.
'Medea' öyküsü günümüzle nasıl paralellik taşıyor sizce? Böylesine tutkulu
bir aşk ve aşktan doğan şiddet bugünün gözüyle ne ifade ediyor?
'Medea'da çok ünlü bir oyun karakterini yeniden ele aldık. Hayal niteliği olan
bir masal yaratmaya çalıştık. Euripides'in tragedyasıyla mitolojinin birleştiği
yerde doğan, sevimsizliğin sevimlilikle birleştiği yerde bizim oyunumuz.
Tragedyada konu Iason'un Medea'ya ihanetiyle başlar. Tüm bu mit, Argonoutların
serüveni filan aslında Medea'nın içeriği. Mitolojik kahraman Medea'nın yeniden
seyirciyle buluştuğu zaman gündeme gelip çağlar öncesindeki etkiyi yaratmasını
ele alıyoruz. Medea mitolojik bir kahraman. Seyirciye, orada oynayan insanlara
Medea'nın lanetini yansıtmak istedik. Oyunda sanki yeniden Medea'nın laneti
tutmuş gibi oluyor. Bizim 'Medea'nın bir niteliği de bir metni sözsüz nasıl
anlatabiliriz sahnede, bunu deneyen bir çalışma.
Genellikle tiyatro metinleriyle mi çalışıyorsunuz?
Daha önce Orestea, İphigenia, Sappho hakkında oyun sahneledim. Ama benim alanım
sadece antik Yunan tiyatro edebiyatı değil. Mesela 'Drakula' yaptım, AIDS'le
ilgili bir oyun yaptım. Çağdaş edebiyat metinleriyle de çalışıyoruz.
Yunanistan'da dans tiyatrosunun yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son 10-12 yıldır dans tiyatrosu bir ivme kazandı ve gittikçe daha gelişiyor.
Diğer alanlardan da, müzik ve görsel sanatlardan sanatçılar dans tiyatrosunda
yer almaya başladı. Bana göre Yunan tiyatrosu cesur işler başardı.
Ressam ve çizer olmanız koreografilerinizi ve rejilerinizi nasıl etkiliyor?
Ressam ve çizerliğim özellikle Medea'da çok bariz biçimde görülüyor. Daha önce
dediğim gibi, 'bir yapıtı konuşmasız nasıl anlatabiliriz'i deniyoruz burada.
Çizgi romanda, karikatürde de çok az konuşmayla öykü anlatırsınız. Bu anlamda
bir paralellik var.
Sibel Arslan Yeşilay, Radikal 17.5.2000
http://www.radikal.com.tr/2000/05/17/kultur/ciz.shtml
--------------------------------------------------------------------------------------------------
MUSTAFA AVKIRAN- O SALI
YAPICILARIN TÜRKÜSÜ
İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilk kez izleyici karşısına çıkan 5. Sokak
Tiyatrosu’nun “O Salı” adlı yapımı bir hafta boyunca Taksim Zarifi’de
sergilenecek. Alman yazar Wolfgang Borchert’in yapıtlarından uyarlanan “O Salı”,
Antalya 5. Sokak Tiyatrosu’nun geçtiğimiz yıl Tiyatro Festivali’nde sergilenen
“Moskova-Petuşki”den sonra gerçekleştirdiği ikinci yapımı.Oyunun yönetmeni, “Orestea”,
“Mezopotamya Üçlemesi” ve “Godot Geldi” gibi başarılı reji çalışmalarıyla
dikkati çeken ve ödüller kazanan Mustafa Avkıran’la tiyatro anlayışı ve“O
Salı”nın ortaya çıkış süreci üzerine konuştuk..
“Prometheus”dan başlayarak “O Salı” ya uzanan sahnelemelerinde reji tiyatrosu
niteliği mi ağırlık taşıyor, oyuncunun yaratıcılığına önem vermek mi, yoksa
ikisini bir potada eriten bir çalışmaya mı yöneliyorsun?
İlk dönemlerime baktığımda, doğaçlama süresini, oyuncunun kendi iç
dünyasıyla oluşturduğu o uzunca süreyi çok seviyormuşum. Ancak şimdi enim ortaya
malzeme olarak koyduğum metni ve yapmak istediğim projeyi ön plana alıyorum. Bu
mekan, Borchert’İn metni, iskele ve ışık. Hepsini koyup, oyuncuyla o süreyi
birlikte yaşayıp ürettik.. Bir doğaçlama, spontanlık, anında yaratıcılık tabii
ki var. Burası bir mekan, ve bir kapalı alan ve bu alanda siz kıstırılmış ve
kilitlenmiş, stabilize edilmiş bir durumdasınız, diye alanlarını daha
daraltarak, ama tabii doğaçlamayı da içinde barındıran bir çalışma yöntemi
izledim. Yönetmen tiyatrosu , ya da yönetmenin kendini anlattığı, merkezde
olduğu bir tiyatro değil benim anladığım tiyatro. Tabii ki yönetmen merkezde
doğası gereği. Ancak merkezine artık oyuncunun, tasarımcının, ışıkçının,
seyircinin, yazarın girdiği bir paylaşım düşünüyorum. Ama bunların biraz üstünde
yönetmen var. Çünkü bütün bu saydığımız durumları yaratan ya da onları
birbiriyle buluşturan yönetmen.
Wolfgang Borchert’in savaşmakla, savaşa seyirci kalmak, yaşamakla ölmek
arasında sıkışıp kalan insanı anlattığı acı dolu öykülerinden oyunlaştırılan “O
Salı” projesinin ortaya çıkış sürecinden söz eder misin?
“O Salı” 1991’den itibaren oyunlaştırmaya çalıştığım bir projeydi. Kamuran
Şipal’in çevirdiği “Bu Salı” kitabını okuyarak, kitabın bende uyandırdığı
etkiden yola çıkarak bir oyun yapmak istemiştim. Fakat sonra, o dönemde bu
projenin yapılamayacağına karar verip bir kenara bıraktım. Geçen yıl temmuz
ayında askere gittim. Ve ilk ay yapacağım bütün işleri bir yana atıp “O Salı”ya
döndüm tekrar, yani bendeki onsekiz aylık askerliğin dönüşmüş halidir “O Salı”.
Bir anda hayatımın en önemli anı oldu oyuna karar verişim. “O Salı”yı
oynadığımız mekanı bulmamız projenin her şeyini belirledi. Yapacağım işin adı
konduktan sonra, Diyarbakır’dan, Ankara’dan, İstanbul’dan, Antalya’dan bir araya
gelen oyuncularla kadro oluşturuldu..
SA: “O Salı” da Borchert’in kısa öyküleri anlatılmıyor, hatta, Şipal’İn “Bu
Salı” çevirisinde yer almayan kısa öyküleri ve şiirlerinden de yararlanılıyor.
Ancak kısa öykülelerin okunduğu, dramatize edildiği bir oyun olduğu da
söylenemez .“O Salı”nın metni nasıl oluşturuldu?
“O Salı”nın oyunlaştırması bana ait diyebilirim. Çünkü Borchert’İn “Kapıların
Dışında” oyununu, şiirlerini, öykülerini okuduğumda, aslında hep aynı şeyi
anlattığını gördüm. Bu proje sırasında hergün Borchert okudum. Aslında hep
griden, kardan, ölümden, savaştan, hastalıktan, başka bir şey söylemediğini
gördüm. Ama bu dediklerim hepsi tek başına birer oyun olabilecek şeyler. Ve
Borchert’İn bu aynı şeyi dönüp dönüp söylemesi ilgimi çekti. Borchert’İn bütün
kahramanları ya yanında ölen, öldüğünü gördüğü, ya hastanede birlikte can
çekiştiği, ya da kendinin parçalanmış hali. Borchert’İn çok sağlıklı bir süreçte
bunları yazdığını düşünmüyorum. Hastalık sırasında yazılmış metinler bunlar ve
çok büyük bir ihtimalle acılarını gidersin diye ciddi uyuşturucular aldığı bir
sürede. Bu esriklik bende böyle bir metni oluşturdu. “Bu Salı” daki öyküler
içinden iki üç sözcük kullanıldı, çoğu yeni çevrilen metinler. Program
dergisinde kullandığımız “Sisifos”, şiirler ilk defa çevirdi.
Oyunda dikkatimi çeken şu oldu: Oyuncular oyun boyunca bir iskele kuruyorlar
, daha sonra da iskelenin üzerinde akrobatik hareketler yapıyorlar. Neredeyse
inşaat işçisi gibi çalışıyorlar oyun boyunca. Hem oyuna ve rollerine konsantre
olmak , hem de aşağı düşmemek için sürekli dengede olmak zorundalar. Oyuncuları
böyle bir duruma zorlamanın nedeni nedir?
O bir dekor değildi benim için. Kurulan bir yapı. Dediğin gibi bir iskele,
.İçinde oynadığımız bu yapının onarılmaya ihtiyacı vardı, oyuncuların ve
Borchert’İn onarıma ihtiyacı vardı. Hepsi birbiriyle örtüşünce, oyun onarmanın
teşhirine dönüştü. Bu kurulan yapının üzerinde çok daha fazla şey yapabilirdik.
Akrobatik hareketler dediğin an, belki Övül’ün (Avkıran) taklalarında aklına
gelmiş olabilir. Ama onun dışında oyunda, bir işçinin iskeleyi kurarken yapması
gerekeni yapıyordu oyuncular. Tıpkı bir işçinin iş yaparken konuşması gibi
tartışıyorlardı aralarında savaşı. O yüzden aslında ben oyunculara çok fazla şey
yüklemedim, onlara sadece bu yapıyı kurmalarını söyledim.
Borchert’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaratttığı, “Yıkıntı Edebiyatı”
diye nitelendiren yapıtlarının bugüne söyleyecek sözü var mı? Savaş sonrasının
yıkıntı haline gelen dünyasında her şeyin yeni baştan kurulmaya çalışılmasıyla
günümüz arasında nasıl bir parallellik kuruyorsun?
O kadar çok istediğim bir soruydu ki bu. Çünkü yaşasaydı, kendisinden sonra
gelen Sartre’la, Camus’yle aynı yerde anılacaktı bence Borchert. Onun
tanımladığı insanlar 40 yıl sonra Vietnam’da, ondan biraz sonra Körfez
Savaşı’nda ve çok daha yakın bölgelerdeki savaşta karşımıza çıktı. Yıkıntı
edebiyatı dediğimiz şey, hala aynı canlılığıyla, sıcaklığıyla, acısıyla sürüyor.
Bu anlamda bugünle ve kendimizle bağlantı kurmamak mümkün değil.
Ancaki evimizde rahat koltuklarımıza gömülmüş otururken bütün bunları
televizyondan izlemekten farklı bir anlam taşıyor “O Salı”yı izlemek. Ekranda
izlediklerimiz ne denli acı olursa olsun, olayların bizden oldukça uzak
olmasının yarattığı bir rahatlık söz konusu. Oysa insan daha “O Salı”yı izlemek
için Zarifi’den içeri girildiğinde her şeyiyle bir yıkıntının ortasında buluyor
kendini .Atmosfer süsten arındırılmış, çıplak gerçekle yüz yüze getiriyor
insanı…
Öyle bir katharsis yaşamak istedik açıkçası. Borchert’I okumak çok hüzünlü.Bu
bir okuma tiyatrosu değil. Öyle değerlendirenler olmuş. Eğer bu bir okuma
tiyatrosu olsaydı, buradaki herkes kalp krizi geçirirdi. Borchert’İ bir okur
olarak okumak çok yorucu bir şey. Bİr öyküsünde, yerde yatan kendi ölüsüyle
konuşan bir adam var örneğin. Gözlerini, kulaklarını, burun deliklerini tarif
ettiği bir öykü. O anlamda bizim yaptığımız iş, senin dediğin gibi çok çıplaktı
ve çok gerçekti. Bunu biraz daha zorlasaydık, seyirci ağlayarak dönerdi evine.
Ama bunu istemedik.
Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 22.06.1997
|