|
ELEŞTİRİLER 1999-2000 |
|
![]() WOYZECK AŞK-I MEMNU DAVA KEDİ OYUNUN OYUNU PATRON ŞIPSEVDİ 12. İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ
|
|
|
WOYZECK HER İNSAN BİR UÇURUMDUR Sibel Arslan Yeşilay
2 Haziran 1821, saat dokuz buçukta Leipzig’te ara sokakta bir evin avlusunda sevgilisini bıçaklar Johann Christian Woyzeck. Olay mahallinde itiraf eder suçunu. Katilin akli dengesinin yerinde olup olmadığını bir raporla saptamak görevi Doktor Clarus’a verilir. Doktorun , katilin akli dengesinin yerinde olduğu yönünde verdiği raporu bir tıp dergisinde okuyan genç yazar George Büchner , o dönemde büyük yankı uyandıran ve kitlelerin akın akın idamını izlemeye gittikleri katilin dramından yola çıkarak yazar “Woyzeck” adlı oyununu. Ancak farklı versiyonlarıyla kaleme aldığı yapıtı tamamlayamadan 1837’de genç yaşta tifüsten ölür. Sahne sıralaması ve son sahnesi olmayan, her sahnesi birbirinden kopuk gibi görünen , tiyatro edebiyatının önemli yapıtları arasında yer alan bu oyun, sahnelemede farklı yorum olanakları sağladığı için yönetmenlerin sevgilisi olmuştur . Mehmet Ulusoy’un “Woyzeck”i Şehir Tiyatroları’nda sahnelediğini duyduğumda doğrusu, usta yönetmenin nasıl bir “Woyzeck”le karşımıza çıkacağını merakla bekliyordum. Ulusoy, her zamanki gibi bu rejisinde de paraşüt gibi havadan inen, sahneyi kaplayan, farklı mekanlar oluşturan kumaşlardan, yırtık pırtık şemsiyelerden, grotesk bir atmosfer ve sirk havası yaratmış. Canlı müzik eşliğinde garip kılıklı insanların sahnede koşturdukları, Büchner’in sözlerinin, dilinin, kısacası metnin bu curcuna içinde eriyip gittiği bir yapımla karşılaştık. “Woyzeck” şimdiye kadar çok farklı biçimlerde yorumlandı. Benim ilk aklıma geliverenler: Woyzeck dışında tüm karakterlerin mekanik robotlar gibi olduğu kuklalar, makinalar ve yaratıklardan oluşan bir insanlık tablosu olarak. Bir kıyamet şiiri, bir sirk revüsü olarak. Pasiflikten kurtulmak için Marie’yi öldüren bir asosyalin zaferi olarak. Ölü bir gezegende bir masal olarak. İki oyuncunun tüm rolleri canlandırdığı korolu bir yorum. Woyzeck’in Marie’yle yatmayı artık beceremediği için onu öldürdüğü cinsellik üzerine kurulu bir başka yorum... Woyzeck, toplumun en alt tabakasından gelir, ezilen, sömürülen, yoksul bir zavallıdır. Ne kendini ifade etmeye dili döner, ne de uğradığı haksızlıklara karşı çıkmaya gücü yeter. Ekonomik, siyasal, sosyal ve dinsel etkenlerle kuşatılmış bir bireyin dramının etkileyiciliğinden eser kalmamıştı Şehir Tiyatrosu’nun “Woyzeck”inde. Doktorun neden Quasimodo’ya benzetildiği, Marie’nin neden fahişeye dönüştürüldüğü, müziğin neden alaturka olduğu, az önce “hebele hübele” diyen Deli Karl’ın meyhane sahnesinde neden birdenbire felsefe yaptığını, Andres’in çocuk oyunu tonlamalarıyla konuşur, Woyzeck’in sorunlarını dinlemezken, neden birdenbire arkadaşı için üzüldüğünü çözemiyoruz. Çünkü çözmemiz için hiçbir ipucu verilmemiş. Woyzeck’in diğer oyun kişileriyle arasındaki önemli farklardan biri olan dil kullanımı, kekelemeleri, cümlelerini tamamlayamaması vs. hiç ama hiç çıkmıyor. Nurullah Tuncer’in etkileyici dekor-kostüm tasarımı ve Yves Collet’nin ışık tasarımının oluşturduğu sirk atmosferi içinde, Büchner’in metni gibi, oyunun başrolü olan Woyzeck de yitip gitmiş. O kadar ezilmiş, o kadar sömürülmüş ki zavallı, görünmez olmuş. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 16.12.2000
|
|
|
AŞK-I MEMNU Bir Gizli sevda Hikayesi
Tek kanallı televizyon döneminde Müjde Ar’lı Neriman Köksal’lı kadrosuyla her bölümünü iple çektiğimiz bir diziydi “Aşk-ı Memnu”. Tabii bir de okulda duymuştuk romanın ve yazarının adını. Türk edebiyatının ilk realist yapıtlarından sayılan Halid Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu”romanı yazılışından tam 100 yıl sonra sahnede boy gösteriyor. Şehir tiyatroları’nın ille de yerli oyun oynayacağız, diye bilinen oyunları yine bildik rejilerle ısıtıp ısıtıp önümüze getirmesinin yanısıra, birkaç sezondur uyarlamalara yönelmesi sevindirici bir gelişme. Ahmet Hamdi Tanpınar, Moliere, Şeyh Galip uyarlamalarının ardından sahnelenen “Aşk-ı Memnu”yla yüzyıl öncesinin İstanbul’una doğru bir yolculuk yapıyoruz, gezip eğlenmekten başka işi gücü olmayan aylak zenginlerin dünyasına. Tarık Günersel’in uyarladığı “Aşk-ı memnu” Hakan Altıner tarafından sahneleniyor. 3 perdelik oyunun ilk perdesinde önce Adnan bey’in ailesini, sonra da Firdevs hanım ile kızlarını tanıyoruz. Asıl hikaye ise bu iki ailenin yakınlaşmasıyla başlayacaktır. Karısının ölümünün ardından iki çocuğuyla yaşayan varlıklı Adnan bey, kendisinden epeyce küçük olan Firdevs hanımın kızı Bihter’le evlenmek ister. Genç kızın da annesinden kurtulmak için bu evliliği kabul etmesi sonun başlangıcı olacaktır. Biri annesiz, diğeri babasız bu iki ailedeki baba-kız ve anne-kız ilişkileri birbirinin neredeyse tam tersidir. Adnan bey ile kızı Nihal arasında son derece sıcak bir ilişki vardır. Nihal’in gözünde herş eyidir biricik babası. Ancak Bihter’le evlendiğinde, ergenlik çağı problemleriyle boğuşan Nihal, bir de babasını genç karısından kıskanmaya başlar. Çok sevdiği babasını kaybeden Bihter ile annesinin arasında ise Firdevs hanımın baskın karakteri ve bencilliği yüzünden tam bir ezen-ezilen ilişkisi yaşanır. Bihter, erkeklerle rahatça flört eden annesinden bir an önce kurtulmak ve hatta ondan intikam almak için, annesinin hoşlandığı Adnan beyin evlenme teklifini hiç duraksamadan kabul etmiştir. Kocasının aşırı ilgisinden ve üvey kızının kıskançlıklarından bunalan Bihter, Adnan Bey’in eğlence düşkünü çapkın yeğeni Behlul’e kaptırır gönlünü. Mizah ile hüznün iç içe geçtiği, seyirciyi zorlamayan, akıcı bir yapım var karşımızda. Sahnede gördüğümüz resim yer yer Çehov’un dünyasını andırıyor. Sevinç Erbulak’ın gözü babasından başka bir şey görmeyen duyarlı Nihal’i, Bensu Orhunöz’ün -son sahnede biraz fazla abartılı sinir krizi geçirse de- nefret duygusunu tanıyan, ama ilk kez tattığı aşk karşısında çaresiz kalan Bihter’i, Betül Arım’ın şen şakrak Firdevs’i, Salih Sarıkaya’nın genç karısıyla kızı arasında bocalayan Adnan’ı ve Ayhan Kavas’ın havai Behlul’ü başarıyla canlandırdıkları “Aşk-ı Memnu” sezonun eli yüzü düzgün yapımlarından. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 10.4.2000
|
|
|
DAVA Kimsenin Kazanamadığı Dava
Sibel Arslan Yeşilay
Üç arkadaş birbirlerine söz vermiştir. Aralarından kim önemli bir göreve gelirse, diğer ikisini de yanına alacaktır. Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah, vezir olan Nizamülmülk’e giderek yıllar önce verdikleri bu sözü hatırlatırlar. Ve her ikisi de sarayda önemli görevlere getirilir. Böylece Hasan Sabbah’ın önlenemez yükselişi başlar. Ferdi Merter’in yazıp yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Dava” gözünü hırs bürümüş Sabbah’ın din kisvesi altındaki iktidar savaşımının öyküsünü anlatıyor. Sabbah ile Melikşah dev bir satranç tahtasını andıran sahnede şahlar, piyonlar, vezirler, kalelerle adeta satranç oynar. Ferdi Merter, 11.yüzyıldaki iktidar kavgasını sahnelerken Sabbah’la günümüzdeki inanç sömürücüleri arasındaki benzerliğin altını fazlaca çizme yoluna gitmiş. Sabbah’ın afyon suyu içirip uyuşturduğu –genç ve güzel kızlarla yakışıklı delikanlılardan oluşan- müritlerinin gözünü seks alemleriyle boyaması Adnan Hocayı, ne idüğü belirsiz ‘dava’ları uğruna gözünü kırpmadan yüzlerce insanı kesip biçen genç müritleri, Hizbullahçıları çağrıştırıyor. Hasan Sabbah rolünde ilk sahnedeki abartılı tavrı ve tonlamalarından sonra, oyun boyunca daha tutarlı bir yorum yakalayan Hüseyin Soysalan dışında oyuncular pek parlak değil. Ömer Hayyam zekası ve sivri diliyle karşısındakileri şaşırtmaktan çok, lafı uzatan bir geveze konumunda. Nizamülmülk baş vezir olarak zayıf kalıyor. Bütün bunlar oyunculardan çok rejinin zaaflarından kaynaklanıyor. Hasan Sabbah’ı vurgulamak için diğer bütün karakterler flu çizilmiş gibi. Tarihsel kostümlerle oynanan oyunun pleksiglas merdiven ve şeffaf birkaç panodan oluşan dekoru neden bu kadar modern? Birkaç dakikalığına sahnenin kenarına dizilen çalgıcılar, eğer enstrümanlarını çalar gibi yapacaklarsa- ve müzik bant kaydıysa- sahnede ne işleri var? Olay örgüsü Güngör Dilmen’in “Hasan Sabbah” oyunuyla benzerlikler taşıyan “Dava”yla Ferdi Merter, bir çok oyuncuyu gereksiz yere birkaç dakikalığına sahneye sokup çıkararak, görsellik yaratma adına acemice danslarla bezeyerek tıpkı Hasan Sabbah’ın ‘dava’sı gibi ne olduğu belirsiz başarısız bir çalışmaya daha imza atmış. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 29.3.2000
|
|
|
KEDİ Sahnede Mumla Aranan Kedi Sibel Arslan Yeşilay
“Kedi, Behçet Necatigil’in ‘Yıldızlara Bakmak’ kitabındaki 7 Mart 1963 tarihli ‘Kadın ve Kedi’ ile ‘Gece Aşevi’ kitabındaki 5 Eylül 1963 tarihli ‘Son Tren’ adlı radyofonik oyunlarından kolajlanarak sahne için uyarlanmıştır”. Cep tiyatrosunun minik salonunda yerimiz aldıktan sonra teypten gelen bu açıklamayla hiç olmazsa yanlış oyuna girmediğimiz anlaşıldı. Bu tür açıklamalar oyun boyunca da, daha çok izlediğimizin aslında bir radyo oyunu olduğunu vurgulamak amacıyla sık sık duyuluyor. İlk açıklamadan sonra perde henüz kapalıyken sahnenin sol köşesinde yerini alan eski tarz abartılı oyunculuk heveslisi yaşlı suflöre(Metin Çoban) gülüyoruz bir müddet. Aslında oyun boyunca da hep sahne çalıyor suflörümüz. Zaman zaman kendini oyunculuğa fazlaca kaptırıp sahnedeki oyuncuyu bastırıyor, bazen de oyunculara müdahale ediyor, ama gözü ve aklı hep sahnede. Şehir Tiyatrolarının yeni yapımı “Kedi”nin dramaturjisini Haluk Şevket Ataseven üstlenmiş. Oyunu uyarlayan ve yöneten Mehmet Atak, “Son Tren” ve “Kadın ve Kedi”nin sahnelerini iç içe geçirerek yaptığı kolaj çalışmasına eklediği zavallı suflör tiplemesi ve teypten gelen açıklamalar, efektler ve yönetmenin uyarılarıyla “Kedi”de biraz çapraşık bir yol izlemiş. Bir yandan ‘hayatı tiyatro’ olan yaşlı bir adamın sahneni hemen köşesindeki trajedisini izliyoruz, bir yandan sahnede iç içe geçmiş iki çiftin ‘ geçmişi arama’öyküsünü . Ayrıca bütün bunların bir prova olduğunu da zaman zaman oyuncuların –yönetmenin isteğiyle yaptıkları- tekrarlardan anlıyoruz. Efektlerin abartılı verilişi ise –yoksa bu radyo oyunu muydu, dedirterek biraz afallatıyor izleyiciyi. Sahnede ne olup bittiğini anlamayanlar içinse oyunun sonunda teypten gelen “Oyun bitti!” cümlesi son derece açıklayıcı oluyor. Başlangıç. Sahnesi ile son sahnedeki açıklamalar hariç, oyunun bütünü neyse ki bu kadar ‘açık ve net’ değil. Oyunculara gelince, başta bütün yükü omuzlayan Ali Karagöz, Hakan Güner, Ayşen Çeitner ve Rozet Hubeş olmak üzere bütün ekibin inançla rollerine sarıldıkları görülüyor. Mehmet Atak sahnelemede çok fazla şeyi bir araya getirmeye çalışmasa daha başarılı, derli toplu bir yapım olacakmış “Kedi”.İzleyiciyle içiçe bir mekan olan cep tiyatrosunda sahne değişimleri için sık sık karanlıkta dekor değişimi biraz rahatsız edici. Suflörün oyuna müdahale etmesi, zaman zaman sahneyi kesintiye uğratması esprisi hoş, ama bir süre sonra –suflör sürekli ilgiyi üzerine çektiği için- insan onu mu yoksa sahnedeki oyuncuları mı izlemesi gerektiğine karar veremiyor. Oyun kişileri arasındaki ilişkilerin iyi çözümlenip başarıyla canlandırıldığı “Kedi”, birbirinden bağımsız görünen üç farklı boyutu gerektiği gibi kotarılamadığı halde, özenli bir çalışma. Yazının başlığı sizi yanıltmasın, mumlarla çağrılan kedi de oyunun simgelerinden. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 1.4.2000
|
|
|
OYUNUN OYUNU”
Madalyonun Öbür Yüzü Sibel Arslan Yeşilay Tiyatroya gittiğinizde gördükleriniz kırmızı kadife perdenin ardında size sunulan dünyayla sınırlıdır. Son derece görkemli bir dekorun arka tarafının nasıl olduğunu, kral kostümü içinde sahnede salınan oyuncunun kuliste neler yaptığını, nasıl davrandığını bilemezsiniz. “Oyunun Oyunu” tiyatronun öteki yüzünü görmek ve doyasıya gülmek isteyenlere göre bir yapım. İlk kez yıllar önce Devlet Tiyatrosu’nda Chris Harris’ın rejisiyle izleyici karşısına çıkan Michael Frayn’in “Oyunun Oyunu” şimdi de Kent Oyuncuları’nda bizleri bir kez daha tiyatroda yaşanan aksiliklerin gülünç dünyasına götürüyor. Gazeteci, mizah, roman ve oyun yazarı Michael Frayn, felsefe öğreniminin ardından “Manchester Guardian” ve “Observer”da gazetecilik yaptı. Roman, çeviri ve oyunlarının dışında bir de “Constructions” adlı felsefi yapıta imza atan Frayn, oyunlarında daha çok gazetecilik deneyimlerinden yola çıkar. İlk kez 1982’de Londra’da sahnelenen “Oyunun Oyunu” yazarın en sevilen, en çok sahnelenen yapıtı. “Sahne arkası sahneden çok daha eğlendirici. Bir gün mutlaka sahne arkasıyla ilgili bir fars yazmalıyım” diye yola çıkan yazar, üç perdelik farsta üçüncü sınıf bir tiyatro kumpanyasının bir türlü ezber yapamayan, kimi kaprisli, kimi ayyaş, kimi aptal oyuncularının sahnede yaşadığı binbir türlü karmaşayla izleyiciyi kahkahaya boğuyor. Üç perdede de kumpanya kurmaca bir oyunun aynı sahnesini oynar. Önce genel provayı izliyoruz. İkinci perdede aynı bölümü bu kez sahnenin arkasından izliyoruz. Üçüncü perdede ise kumpanyamız iki ay sonra bir turnedeler. Bu kez yine ilk perdedeki gibi oyuncular sahnededir. Ama daha önce izlediklerimizle birleştirerek sahne arkasında olup biteni çok iyi biliyor ve kahkahalarımıza engel olamıyoruz. Oyun boyunca zavallı oyuncular sahne önünde olduğu kadar sahne arkasında da her şeyin kötü gideceği endişesi içindeler. Endişelenmekte de çok haklılar. Kişisel sorunlar, aşk ilişkileri, öfkelenmeler, oyuncular arasındaki kıskançlıklar sahnenin her iki tarafında da koşturmacaya, yanlış zamanda yanlış aksesuarla, yanlış replikle seyirci karşısına çıkmaya kadar götürüyor işi. “Oyunun Oyunu”nun çevirisi Lale Eren’e kostümleri Hale Eren’e ait. Kent Oyuncuları’nın küçük sahnesinde tiyatronun iki yüzünü de yansıtan başarılı dekoru Cengiz Özek tarafından gerçekleştirilmiş. Oyunu ustaca sahneleyen ve yönetmen rolünü üstlenen Müşfik Kenter. Aptal seksi oyuncu rolünde Güneş Berberoğlu’nun etkileyici bir performans gösterdiği yapımda, elinden içki şişesi düşmeyen Selsdon’da Mehmet Birkiye son derece sevimli bir tip çiziyor. Dotty’de Kadriye Kenter, Garry’de Hakan Gerçek’in başarılı oyunculuklarının yanında genç oyuncular Berkun Oya ile Gülsen Uğurlu fazla varlık gösteremiyor. “ ‘Oyunun Oyunu’ndan sonra sıradan bulvar komedileri artık pek zevk vermeyecek. Seyirci sahnenin arkasını da görmek isteyecek” diyen Peter Kümmel yerden göğe kadar haklı. Karşımızda zekice yazılmış ve zamanlaması, temposu iyi ayarlanmış başarılı bir komedi var. Alışıldık farsların dışında, zekice diyaloglarla bezeli güldürü izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan “Oyunun Oyunu”. RADİKAL, 2.2.2000
|
|
|
PATRON
Patronsa’ya Methiye
Sibel Arslan Yeşilay
Tiyatronun büyük halk kitlelerinin ilgisini çeken bir sanat olmadığını biliyorum, ama bu kez söz edeceğim oyunun adını duymayanınız kalmadı, bundan eminim. Çünkü bu oyun, sahnedekinden çok daha ‘ilginç’ biçimde sahnelenen bambaşka ‘oyun’ların apaçık biçimde ortaya dökülmesiyle bütün haber bültenlerinde yer buldu kendine. “Patron”un galasına giderken bildiğim tek şey bunun Sakıp Sabancı’nın yaşamını anlatan bir oyun olduğuydu. Tarık Buğra’nın yazdığı “Patron”un sorunlu bir prova süreci yaşadığı söylentileri de dolaşıyordu. Yönetmen Zafer Kayaokay ise oyunda kimin hayatının anlatıldığının önemi olmadığını vurgulayarak “oyunumuz bir sermaye patronunun aşkları, heyecanları, başarıları, başarısızlıkları, mücadelelerini, kısacası İNSAN yanını anlatmaya çalışıyor” diyordu. “Patron”, bir ‘araştırmacı-yazar’ın ünlü bir işadamının yaşamı hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere, onun yaşamının bilinmeyen yönlerini araştırmasını konu alan, aralara dramatik öğeler olarak serpiştirilen gazete ve poker sahnelerine rağmen, oyundan çok Patron’u yüceltme işlevini üstlenen uzunca bir röportaj havası taşıyan bir metin. Zafer Kayaokay’ın rejisinde de metnin zayıf yönleri aynen korunmuş. Sahnenin sol yanı Patron’un ofisi. Sağ yanda yazarın çalıştığı gazetenin genel yayın yönetmeninin odası bulunuyor. Sağ arka taraf ise poker sahneleri için kullanılıyor. Araştırmasına başlarken işadamının yaşamındaki karanlık yönleri bulmayı, servetinin kaynağını keşfetmeyi kafasına koyan genç yazar, patronu tanıdıkça ona yakınlık duymaya başlayıp, gazeteci nişanlısıyla ters düşüyor. Yaşamını milli sermaye söylemini gerçekleştirmeye ve çalışmaya adamış neredeyse hiçbir hatası olmayan, adeta tapılacak kadar dürüst bir insana düzülen bir methiye izliyoruz. ‘Para değil başarı için’ çalışan işadamına sorulan sorular yoluyla, onun kendini haklı çıkarması sağlanıyor, böylelikle gazetecilerin önyargıları ve karşı düşünceleri çürütülmüş oluyor. Ali Düşenkalkar’ın canlandırdığı Patron, her gün medya yoluyla karşımıza çıkan Sakıp Sabancı’yı taklit etmiyor, kentli, eğitimli, başını kaşıyacak vakti olmayan bir işadamı portresi çiziyor. Ali Düşenkalkar’ın yanı sıra genç ve hırslı yazar’da Simay Küçük, nişanlısı Yılmaz’da Uğur Polat, hocaları Muhsin’de Erdoğan Ersever rollerinin hakkını vermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Geçişleri sürekli karartmayla geçiştiren, birtakım oyuncuların girip birkaç cümle söyleyip çıktığı bir sahne trafiğine sahip, her türlü dramatik gerilimden uzak, düz bir çizgide seyreden olay örgüsüyle, iyi oyuncularına rağmen seyri zor ve sıkıcı bir yapım. Henüz sahnelenmemiş birçok tiyatro başyapıtı sahnelenmeyi beklerken Devletimizin Tiyatrosu biz zavallı izleyicilerine görünüşte ulusal tiyatro olsun, yazarlarımıza sahip çıkalım diye – kapalı kapılar ardında ise sanat dışı ‘ince hesap’lar adına- böyle garabeti sunmaya devam ediyor. RADİKAL, 20.4.2000
|
|
|
ŞIPSEVDİ Şıp Dedi Damladı Sibel Arslan Yeşilay
Bir yanda aşırı batı özentisi, öte yanda dinsel bağnazlık. Öğrenim görmek üzere gittiği Paris’te, yalnızca batının görgü kurallarını, sofra adabını, alafranga giyim kuşamı öğrenip, İstanbul’da bunları uygulatmaya kalkan züppe Meftun ve kalabalık ailesinin günlük yaşantıları yoluyla körü körüne batı hayranlığını eleştiren Hüseyin Rahmi Gürpınar, karşıt uç olarak ele aldığı Kasım efendinin ailesi yoluyla da doğu kültürünün bağnazlıklarını hicveder ünlü romanı “Şıpsevdi”de. Yazarın “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç”tan sonra “Şıpsevdi” adlı romanı da sahnelerde yerini aldı. Rahmi Dilligil’in uyarladığı Sivas Devlet Tiyatrosu yapımı “Şıpsevdi” Devlet Tiyatroları Yeni Yıl Buluşması kapsamında hafta boyunca İstanbul’da seyirci karşısına çıkacak. Kalabalık bir oyuncu kadrosunun canlı müzik eşliğinde sunduğu oyunu Ferdi Merter sahneliyor. Dekor tasarımını Sertel Çetiner, kostüm tasarımını Sevgi Türkay’ın yaptığı “Şıpsevdi”, aralara vergi iadesinden avrupa birliğine dek birçok güncel esprinin serpiştirildiği, hemen her diyalogu bir şarkının izlediği, dağınık örgülü bir yapım. Heybeli’de mehtaba çıkılan, tulumbacılar eşliğinde yangın var kantoları söylenen, Üsküdar’a gide iken mavi tuna valsleri yapılan, sahnede bu curcuna hüküm sürerken romanda anlatılanların es geçildiği, oyunculuğun televizyon dizisi - hatta yer yer müsamere- düzeyinde bir seyir izlediği tam bir karmaşa. Neden yerli yersiz bu kadar çok şarkı söyleniyor, güncel birkaç espriyle 1900’lerde geçen konuya eleştirel mi yaklaşılmış olunuyor, Sivas seyircisine bu kadarı yeter diye mi düşünülmüş, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o da ‘müzikal komedi’ diye sunulan yapımın bu başlığın her iki bölümünde de başarısız olunduğu. Sahnelemede de oyunculukta da kolaya kaçılmış, şıpın işi hazırlanıvermiş gibi görünüyor “Şıpsevdi”. Oyuncusunu da seyircisini de televizyona kaptıran tiyatromuzdan, hala salonları doldurmayı sürdüren bir avuç seyirciyi elinden kaçırmayacak nitelikli ürünler beklemek hakkımız olmalı. RADİKAL, 14.1.2000
|
|
|
Uluslar arası İstanbul Tiyatro Festivali
Çocuk Düşe Kalka Büyüdü Sibel Arslan Yeşilay
Tiyatrolar yavaş yavaş perdelerini kapatırken, festival heyecanı sarar meraklılarını. Mayıs ayı demek sezon içinde kaçırılan nitelikli yerli yapımları yakalama, İstanbul dışından gelen oyunları izleme , ama hepsinden önemlisi dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen, tiyatronun farklı yüzlerini yansıtan ustaların çalışmalarını izleme fırsatı demektir. 1973 yılında kurulan İstanbul Sanat Vakfı’nın düzenlediği İstanbul Festivali programının bir bölümünü oluşturan tiyatro, 1989 yılında bağımsızlığını ilan ederek Uluslar arası İstanbul Tiyatro Festivali adı altında sanatseverlere yerli ve yabancı yapımları sunmaya başladı. İlk yıllarda birçok sorunla boğuştu Tiyatro Festivali. Salonları doldurmakta güçlük çekti. Özellikle AKM büyük salondaki gösteriler o yıllarda ancak birkaç sıra seyirciyle buluşabildi. Davet edilen yerli ve yabancı yapımların seçimi nedeniyle eleştirildi. Festivalin ilgiyle karşılanan ilk yabancı yapımı, daha sonra festivalin gediklisi olan Attis Tiyatrosu’nun sergilediği Terzopoulos’un yönettiği “Bakhhalar”dı. Başarılı bir yapım olmasının yanısıra, biraz da kadın oyuncuların bedenlerinin büyük bölümünün açıkta kalmasına borçluydu bu ilgiyi. 1996’da dünya çapındaki tiyatro adamı Robert Wilson’ın ilk kez katılması katılması festivale duyulan ilgiyi büyük ölçüde artırdı. Açılış günü Wilson’ın“Persefone”sini izlemek üzere Rumelihisarı’nın kapısında büyük bir kalabalık bekleşiyordu. Büyük bir çoğunluk ilk kez Wilson’ın bir rejisini görecek olmanın heyecanı içindeydi. Ancak ustanın kılı kırk yaran mükemmeliyetçiliği sonucu yarım saat kadar bekletildikten sonra içeri alınıp, oyunu izleyenlerin yarısı çıkışta hayal kırıklığı içinde ‘böyle tiyatro mu olur?’ diye yakınmıştı. Bunun üzerine gazetelerde eleştirmenler Wilson’ın tiyatrosunun nasıl izlenmesi gerektiği hakkında yazılar kaleme aldı. Ama açık söylemek gerekirse “Persefone”, izlediğim diğer Wilson rejileri içinde bana en yavan geleniydi. Bu açıdan yapımı beğenmeyenleri suçlayamam. Aynı Wilson, daha sonraki yıllarda izlediğimiz “Denizden Gelen Kadın”rejisiyle, salondaki herkesi kendine hayran bırakarak önceki hayal kırıklığından iz bile bırakmamıştı. 7 yıldan buyana Dikmen Gürün’ün başkanlığında düzenlenen festival, artık ayakları üzerinde duruyor, erkenden rüştünü ispat etti. Artık her festivalde bir ya da iki dans tiyatrosu örneği yer alıyor. Şimdiye dek Pina Bausch, Johann Kresnik, Ismael Ivo , Cesc Gelabert gibi isimler bu alandaki yetkinliklerini konuşturdular İstanbul’da. Sokak tiyatrosu örneği olarak da Els Comediants’ın müthiş gösterilerine sahne oldu Rumelihisarı ve Ortaköy Meydanı. Shakespeare’in doğal olarak aksatmadan yer aldığı festivalden Brecht de hiç eksik olmadı. Oyunlarıyla olmadığı zaman mutlaka şarkı ve şiirleriyle geldi İstanbul’a. Hem de Ute Lemper, Milva, Gisela May, Hanna Schygulla gibi yıldızların sesinden ulaştı bizlere. Üç yıl önce tiyatroya yaptıkları hizmetten dolayı ilk onur ödülleri ünlü İtalyan tiyatrocu Giorgio Strehler ile Yıldız Kenter’e verildi. “Köleler Adası”nda büyüleyici rejisini izlediğimiz, ertesi yıl aramızdan ayrılan Strehler’i ilk ve son görüşümüz oldu bu. 10.Tiyatro Festivali’nin açılışında Melih Cevdet Anday ile Yuri Lubimov, geçtiğimiz yıl ise Necdet Mahfi Ayral ile Robert Wilson aldı onur ödüllerini. “Öteki tiyatro” adı altında, kurumsallaşmış tiyatroların dışında, alternatif çalışmaların sergilendiği bir bölüme yer açıldı programda. Ancak bir süre sonra “öteki tiyatro” kavramı, bu tanıma giren tiyatrocular tarafından tartışmaya açılıp “kim öteki, kim beriki, asıl tiyatroyu kim yapıyor”a dönüşünce, festivalin “öteki” kısmı rafa kaldırılıverdi. 12 yıl içinde hangi yönetmenler konuk oldu derseniz, aslında bilanço hiç de fena değil. Robert Wilson’dan Giorgio Strehler’e, Heiner Müller’den Terzopoulos’a, Robert Sturua’dan Yuri Lubimov’a, Stephane Braunschweig’ten Tadashi Suzuki’ye, Janusz Wisnievski’den Richard Eyre’e kadar çağdaş dünya tiyatrosunun önde gelen isimlerinden oluşan iddialı bir liste. İlk yıllarında kaldırılması sık sık gündeme gelen Tiyatro Festivali bugün artık dünyanın önemli festivalleri arasına girmiş bulunuyor. Her yıl yabancı basının izlediği, dünyanın birçok yerindeki önemli gazete ve dergilerde hakkında makaleler yayımlanan bir festivalimiz var. Unutmadan geçilmeyecek bir nokta da, profesyonel oyunculara ve dansçılara yönelik atölye çalışmaları, festivale katılan yönetmen ya da oyuncuların katıldığı paneller, konferanslar, sergiler gibi yan etkinliklerin yabancı tiyatrocularla buluşma ve tartışma olanağı sağlaması. “Dünya tiyatrosunun belli başlı örneklerini ülkemize taşımak, dünyanın önemli yönetmenlerini, yenilikçi çalışmaları, klasikleri sergileyerek tartışma ortamları yaratmak, Türk seyircisini, Türk tiyatrosunu yabancı tiyatrolarla buluşturmak” amacını taşıyan festival, bu kapsamdailk kez geçen yıl, Terzopoulos’un yönettiği “Herakles Üçlemesi” adlı ortak yapıma imza attı. Türk ve Yunan oyuncuların rol aldığı yapım Japonya’da düzenlenen Tiyatro Olimpiyatları’na katıldı. 12.İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ’NDE İZLEYECEKLERİMİZ
18 Mayıs-4 Haziran tarihleri arasında sekiz yerli, beş yabancı toplam onüç yapım sunuyor festival programı. Festivalin ana teması ise aşk ve buluşma. Bu yıl festivale ilk kez katılan dünyaca ünlü topluluk Royal Shakespeare Company, Shakespeare’in “Hırçın Kız”ını sunacak. Bugüne kadar yapılan en iyi “Hırçın Kız’ yorumlarından biri olduğu eleştirmenler tarafından dile getirilen yapım Britanya-Türkiye 2000 projesi kapsamında izleyici karşısına çıkacak. Biri Yunanistan, diğeri Almanya’dan iki dans tiyatrosu örneği izleyeceğiz. Efados Dans Tiyatrosu’nun danstan çok müzik ve harekete ağırlık veren yorumuyla “Medea”, eleştirmenler tarafından ‘sıradışı bir ihtiras fırtınası’ olarak nitelendiriliyor. Pina Bausch ve Wuppertal Dans Tiyatrosu için ise fazla söze gerek yok. “Masurca Fogo”da akdeniz insanlarının tutkuları, çoşkularıyla renkli bir buluşma sunacak Bausch. Festival’in ağır toplarından Robert Wilson’ın yönettiği “Önceki Günler; Ölüm, Yıkım, Detroit III”, aynı zamanda Tiyatro Festivali’nin Lincoln Center Festival ile MC 93 Bobigny Paris’le birlikte imza attığı görkemli bir ortak yapım. Kıyamet, tarih, yıkım ve yeniden yapım evrelerinin incelendiği oyunun müzikleri “Son İmparator”, “Küçük Buda” ve “Yılan Gözü” filmlerinin bestecisi Ryuichi Sakamoto imzasını taşıyor. Ayrıca bu iddialı yapımda yer alan diğer önemli isimler ise İsabella Rossellini ile ilk opera sanatçımız Semiha Berksoy. Diğer ortak yapım ise Berlin Hebbel Tiyatrosu ile gerçekleştirilen, Murathan Mungan’ın yazıp Mustafa Avkıran’ın yönettiği ve prömiyeri festivalde gerçekleştirilecek olan “Dumrul ile Azrail”.Anadolu mitlerinden, Dede Korkut masallarından yola çıkılarak hazırlanan yapım önümüzdeki yıl Hebbel Tiyatrosu’nda sergilenecek. Ünlü alman yıldız Hanna Schygulla da”Brecht Burada ve Şimdi” konseriyle oyunculuk gücüyle sesini birleştirdiği bir gösteri sunacak. Ferhan Şensoy’un Çehov’dan uyarladığı ilginç ve sevimli komedi “Fişne Pahçesu”, Gencay Gürün’ün sahneye koyduğu Oscar Wilde’ın “İdeal bir Koca”, Genco Erkal’ın kusursuz oyunculuğuyla yorumladığı “Can”, Ümit Ünal ile Kerem Kurdoğlu’nun yazdığı kimlik sorununu keyifli bir biçimde irdeleyen “Sahte Kimlikler 5”, Kenan Işık’ın yazıp yönettiği, tanrısal aşkı ele alan “Aşk Hastası” festivalde sergilenecek yerli yapımlar. İlk kez festivalde seyirci karşısına çıkacak projeler ise: Lillian Hellman’ın yaşamını ele alan, Ahmet Levendoğlu’nun yönettiği “Lillian”ile Yıldız Kenter’in yazıp yönettiği üç kuşaktan üç kadının yaşamını anlatan “Hep Aşk Vardı”. 12. Tiyatro Festivali’nin bu yılki onur ödülleri, yıllarını tiyatroya veren iki usta sanatçıya verilecek. Sahnede 40. yılını kutlayan Genco Erkal ile geçen yıl Wuppertal Dans Tiyatrosu’nun kuruluşunun 25. yılını kutlayan dans tiyatrosunun büyük ustası Pina Bausch’a ödülleri açılış gecesinde sunulacak. Bu yıl aşk rüzgarı estiriyor Tiyatro Festivali, çeşitli dillerde, çeşitli biçimlerde. İster bütün oyunları izleyin, isterseniz bazılarını, ama bu festivali sakın kaçırmayın.Haydi tiyatroya! Radikal, Tiyatro Festivali Özel Eki,Mayıs 2000
ana sayfa |
|