|
AYRILIŞ, Tom Kempinski, RADİKAL, 19.12.2000
LEENANE’NİN GÜZELLİK KRALİÇESİ, M.McDonagh,
RADİKAL, 18.11.2000
HEPSİ OĞLUMDU, A. Miller, TİYATRO, Ekim-Kasım 2000
HEPSİ OĞLUMDU, A.Miller, RADİKAL, 17.10.2000
ŞAPKA, T. Cücenoğlu, RADİKAL, 25.10.2000
AVCI, RADİKAL, 17.4.2000
DAVA, F.Merter, RADİKAL, 29.3.2000
ŞEREFE 20.YÜZYIL, Steve Martin, Radikal 2000
ÇÖPLÜK, T.Nar, Radikal, Mayıs 2000
HAYDUTLAR, F.Schiller, YENİBİNYIL, 27.12.2000
TUHAF BİR ÇİFT,YENİBİNYIL, 8.1.2001
PINA BAUSCH.,Radikal, Mayıs 2000
12. ULUSLAR ARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ,
Radikal, Mayıs 2000
ÖNCEKİ GÜNLER,R.Wilson, RADİKAL, 30.5.2000
|
| |
AYRILIŞ
Alo, Orası Neresi?
Telefonun iki ucunda iki ayrı dünya. Biri, dünyadan
neredeyse elini eteğini çekmiş, gerekmedikçe burnunu dahi dışarı
çıkarmayan bir adam. Diğeri, hastalığına rağmen, yaşama sıkı sıkıya
bağlı, koşulları zorlayan bir kadın. Biri ünlü bir oyun yazarı, ama
artık yazamıyor, bunalımda. Diğeri, rahatsızlığı yüzünden ara verdiği
oyunculuğa dönme peşinde. Biri New York, diğeri Londra’da yaşayan iki
kişiyi birbirine bağlayan tek şey telefon. Joe’nun yazdığı oyunda
oynayan Sarah, telefonla yazara oyunun akıbeti hakkında bilgi verir.
Telefon trafiği yoğunlaştıkça birbirlerini daha iyi
tanımaya, birbirlerine ilgi duymaya başlarlar. Her ikisi de hastalıklı
noktalarından söz ederler birbirlerine. Telefonun öteki ucundaki
kendilerininkinden farklı dünyaya müdahale ederler, sohbet ederler,
tartışırlar, küserler.
Geçtiğimiz sezon sunduğu “Dolu Düşün Boş
Konuş” adlı müthiş komediyle başarılı bir ilk yapım sunan Oyun Atölyesi,
bu yıl “Ayrılış”la sahnede. Zuhal Olcay ile Haluk Bilginer’in rol aldığı
oyunun yazarı Tom Kempinski. Zeynep Avcı’nın çevirdiği “Ayrılış” Işıl
Kasapoğlu tarafından sahneleniyor. Oyun, yazarın özgeçmişinden izler
taşıyor. Kempinski, tıpkı “Ayrılış”ın Joe’su gibi 15 yıl boyunca
agorafobi’yle boğuşmuş, evine kapanıp aşırı kilo almış.
Yazarın en çok bilinen oyunu olan Ayrılış ülkemizde
ilk kez sahneleniyor.
Sahnenin solunda, karşısından hiç
ayrılmadığı televizyonu, sürekli atıştırdığı ıvır zıvırıyla Joe’nun
oturma odası, sağında da gri satenler içinde Sarah’nın şık yatak odası.
Oyun boyunca –bir iki kez hariç- iki oyun kişisi karşı karşıya gelmiyor.
Aralarındaki iletişim telefonla sağlanıyor. Ama bu, durağan, temposuz
bir oyun izleyeceksiniz anlamına gelmiyor tabii. İki kişi arasındaki
heyecan, gerilim, hastalık nöbetleri, Olcay ve Bilginer’in usta
oyunculuklarıyla bir an bile sahneden gözünüzü ayırmanızı engelliyor.
Oyunculara müthiş olanaklar tanıyan metnin,
reji açısından güç yanı aksiyon içermemesi.
Birbirinin yüzünü görmeyen bir kadınla bir erkeğin
aylar boyu süren telefon görüşmesini, incelikli buluşlarla
renklendirerek, bu sorunu başarıyla çözmüş Işıl Kasapoğlu. Yönetmenin
geçen sezon Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nda sahnelediği, birbiriyle
ilişki kurmadan, seyirciye dönük yüzlerle oyunu aktaran-anlatan üç
kişilik “Molly S.”e benzer bir sahne diline sahip “Ayrılış”.
Müthiş dirençli, yaşama sevgisi dolu,
fiziksel engelini hayata küsme nedeni olarak görmeyen, genç oyuncu Sarah
ile, mesleğinde başarılı olmasına rağmen, artık tek satır bile
yazamayan, dışarı çıkamadığı için televizyon karşısında bunalan, hayata
küsmüş yazar Joe’nun trajikomik ilişkisini Olcay-Bilginer ikilisinden
izleyin.
Tiyatronun tedavi gücünü yalnızca Joe ile Sarah’nın
aşklarında görmekle kalmayacak, ‘ne iyi ettim de bu oyuna geldim’ diye
dört dörtlük bir tiyatro keyfi yaşamanın huzuru içinde ayrılacaksınız
salondan.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 20.12.2000
|
| |
LEENANE’İN GÜZELLİK KRALİÇESİ
Hain Anne Başa Bela
Bugünkü yazımızın konusu “Leenane’in Güzellik
Kraliçesi”. Ama bu kraliçenin güzellik yarışmasıyla filan ilgisi yok.
Yani adına bakıp da güzel kızlar mayoyla dolaşacak hayallerine
kapılmayın boşuna. Çünkü bu oyunda, yarışma yerine, birbirinden hem
hoşlanmayan hem de kopamayan bir ana-kızın öyküsü var. İrlanda’da bir
dağ köyünde, köyün de en ücra köşesinde yaşayan Maureen ile annesinin
sevgi-nefret ilişkisi söz konusu ediliyor. Oyunda, Beckett’in “Oyunun
Sonu”ndaki Hamm ile Clov’unkine benzer bir ilişki betimlemiş yazar.
Hastalık hastası yaşlı anne, her ne kadar Hamm
gibi kötürüm ve kör değilse de , iki kızının evlenip uzaklaştıkları
evden çıkamamış geçkince kızı Maureen’i elinden kaçırmamak için sürekli
duygu sömürüsü yaparak , köle gibi kullanıyor. İnsan ilişkilerinin
derinlemesine işlendiği, insanların en yakınlarına –düşünüp de bir türlü
söylemeyi bir türlü göze alamadığı- en sert sözlerin cesurca dile
getirildiği “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, 1975’lerin İrlandası’ndan
iki kişilik bir ailenin dramı.
“Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, yirmiyedi
yaşındaki genç yazar Martin McDonagh’ın ilk oyunu. 1996’da yazılan oyun,
bir yıl sonra Londra’da ilk kez sahnelendi. Geçen sezon sonunda prömiyer
yapan oyun, Aziz Nesin Sahnesi’nde sergileniyor. Sevgi Sanlı’nın
çevirdiği oyunun yönetmeni Cüneyt Çalışkur. Dekor tasarımı Ethem :Özbora,
kostüm tasarımı Serpil Tezcan’a ait oyunda Sumru Yavrucuk, Rüçhan
Çalışkur, Hakkı Ergök ve Yurdaer Okur rol alıyor.
Sumru Yavrucuk’un Maureen rolünde müthiş bir
performans gösterdiği oyunda, anne Mag’de Rüçhan Çalışkur, beyaza
boyalı yüzüyle, ‘canım annem’ klişesine hiç mi hiç uymayan, kızının
geleceğini, umutlarını, herşeyini avucunun içinde tutup, bundan
sinsice zevk alan bir anne portresi çiziyor. Sanki varoluşunun tek
amacı, elinin altındaki kölesine acı çektirmek, onun günden güne
insanlıktan çıkmasını, umutlarının birer birer sönmesini izlemek olan
huysuz bir yaşlı cadı. Ancak bu kadar karamsar anlattığıma bakmayın.
Olay cadı anne-zavallı kız düzleminde seyretmiyor. Yazar McDonagh, kara
komedi olarak kaleme aldığı oyununda sık sık güldürüyor bizleri.
İki kadın oyuncunun incelikli, başarılı
yorumlarıyla sürükledikleri oyunda, iki de erkek kahramanımız var:
Maureen’in eski aşkı Pato ile onun erkek kardeşi Ray.
İzleyiciyi saran, insanı, aileyi, ana-kız
ilişkilerini -kimilerine aşırı dozda gelse bile- didik didik eden,
sıcak, inandırıcı, hoş bir yapım “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”. Hatta,
sezonu “Şapka”, “Ihlamur Ağacı” gibi vasat yapımlarla açan İstanbul
Devlet Tiyatrosu’nun şu ana kadar sunduğu en nitelikli yapımı
diyebiliriz.
Cüneyt Çalışkur’un sahneleme anlayışında,
izlerken ister istemez takıldığım noktalara gelince: Mag’in lavabonun
üzerine oturup donuk bir yüzle seyirciye bakması, Ray’in ilk antresinde
yaptığı ‘koreografik hareketler’, yine Ray’in araba hayalini anlatırken
ayaklarını masaya uzatıp araba kullanması, sahnenin sağ köşesindeki
devasa koltukta Maureen ile Pato’nun öpüşüp koklaşma sahnelerinin bazı
bölümleri fazlaca mizansen kokuyor. Tek başına belki de hoş görünen
resimler biraraya getirilince, oyunun bütünlüğüne hiçbir katkı
sağlamayıp yama gibi kalmış. Ama bütün bunlar genel olarak yapıma gölge
düşürmüyor. Eli yüzü düzgün bir oyun izlemek isteyenlere ve Sumru
Yavrucuk’un usta oyunculuğunu bilenlere-bilmeyenlere duyurulur.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 18.11.2000
|
| |
HEPSİ OĞLUMDU
Babalar ve Oğullar
“ Ben düşüncelerle alışverişi olmayan, ne yaptığını
bilmeyen, bilmek de istemeyen bir toplumda yazıyorum” diyen psikolojik
gerçekçiliğin ABD’deki temsilcisi Arthur Miller. Yazdığı oyunlarla
‘Amerika’nın vicdanı’ olarak isimlendirilen yazarın , oyunlarında aile
temasını ele alması rastlantı değil.Amerikan edebiyatı geleneğinde aile
ve ev yaşamı büyük bir rol oynar, bu da sürekli göçmenlerin istilasına
uğrayan bir ülke için şaşılacak bir durum değil. Aile ile onun
gelecekteki güvenliğini sağlamak, göçmenlerin en büyük endişesiydi.
Avusturya’dan ABD’ye göçen Yahudi bir tekstil fabrikatörünün oğlu olan
Miller, 1929’daki ekonomik krizle işleri bozulunca üniversite eğitimini
karşılayabilmek için bir yedek parça deposunda çalıştı iki buçuk yıl.
Tiyatro alanında ilk başarıyı, 1947’de New York’ta Elia Kazan tarafından
sahnelenen “Hepsi Oğlumdu” adlı oyununun yılın en iyi oyunu seçilmesiyle
kazandı. Miller, tiyatronun hümanist, demokratik ve insanlığın şerefle
kabul edebileceği bir dünya yaratmak uğruna seferber edilmesini dileyen
bir yazar. Onun yazın alanındaki yapıtlarına, yazdığı oyunlar,
romanlar, makaleler ve kısa öykülere damgasını vuran, ahlaki sorumluluk
temasıdır. “Tiyatro benim gözümde her zaman için hakların ruh dünyasının
ifadesidir. Bir yazarın dehasıyla, kendi korkularını, umutlarını dile
getirip, bunların kollektif biçimde kendi simgelerine dönüştürülebildiği
yerdir.” Bu düşünceyle İbsen’in izinden gidip psikolojik gerçekciliğe
yönelen yazar, sanayi toplumunun gelişimi karşısında bireyin onuru ve
sorumluluğuna dikkati çeker oyunlarında. Oyunlarındaki toplumsal
eleştiri, devrimci bir çağrı niteliği taşımaz, daha çok bireyleri ahlaka
davet etme anlamındadır. Çizdiği karakterler küçük burjuva aile
çevresinden ve bulaşıkçılıktan milyonerliğe geçiverme masalına,
‘amerikan rüyası’na inanarak mahvolan duyarlı kişilerdir. Oyunlarındaki
trajik doruk bu ilüzyonla gerçeğin yüzleştiği noktada gerçekleşir.
Geçtiğimiz ay 85. yaşına giren Miller’ın
İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen oyunu “Hepsi Oğlumdu”,
bireyin toplum karşısındaki sorumluluğunu tartışan bir toplumsal dram.
Yazar, İbsen’in oyunlarındaki dramatik yapıyı kullandığı “Hepsi Oğlumdu”
oyununda, gençlik yıllarında çalıştığı otomobil fabrikasındaki
deneyimlerinden yararlanır ve ileride diğer oyunlarında ayrıntılı olarak
geliştireceği tipik Miller temasını kullanır. Ticaret değerlerinin ahlak
değerlerine baskın çıktığı bir toplumda manevi değerlerini yitirmiş, her
şeyi parayla ölçen bireylerin yalnızca başkalarının değil kendi
hayatlarını da karartabileceklerini gözler önüne seren yapıtın
belkemiğini olağanüstü savaş koşullarında yaşanan baba-oğul çatışması
oluşturuyor. Bireysel çıkarlarla toplumsal sorumluluğunun çakıştığı
noktada ‘ailesinin iyiliği için’ bozuk yedek parçaları hava kuvvetlerine
gönderen ve bu yüzden uçakların düşmesine neden olan Joe Keller’ın
geçmişle hesaplaşması, hesaplaşmaya zorlanması sonucu, Joe’nun küçük
oğlu Larry’nin savaştan dönmediğini, ama karısının üç yıl boyunca
oğlunun ölümünü bir türlü kabullenemediğini görüyoruz. Büyük oğlu Chris,
kardeşinin nişanlısıyla evlenme planları kurarken fabrikatör Joe’nun
savaş yıllarında yaptıkları, tutuklanıp serbest bırakılması, hapisteki
ortağının ifadesi, yani mazi kurcalanırken, şen şakrak Joe’nun hiç te
öyle göründüğü gibi vicdanen rahat olmadığı anlaşılıyor. Zengin olma
pahasına 21 gencin ölümüne sebep olmuş bir tüccardır Joe. Üstelik bütün
suçu ortağına yıkıp paçasını kurtarmıştır. Oğlu ile ortağının çocukları
üzerine gitmese huzur içinde yaşamayı sürdürecekken genç kuşak, onu
toplumsal sorumluluğuyla yüzleşmeye çalışır.
Paranın hükmünün geçmediği tek yerin
kalmadığı, para kazanmak için her yolun mübah olduğu, art arda ortaya
çıkan yolsuzlukların boyutunu kavramakta zorlandığımız ülkemizde,
Miller’in ortaya attığı, tabii ki hiç yabancısı olmadığımız bir konu.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sezonu açtığı yeni yapım “Hepsi Oğlumdu”,
Ülkü Tamer’in çevirisiyle Burçin Oraloğlu tarafından sahneleniyor.
Sahne tasarımı Özhan Özdil, giysi tasarımı Aysel Doğan’a ait yapımda
sahneye baştan sona bir yapaylık hakim. Oyunun eksen kişisi Joe Keller
karakteri sahnelemede yeterince iyi işlenmemiş.
Erhan Abir’in canlandırdığı Joe, yüzüne yapıştırılmış yapay gülümsemeyle
dünyayı pek umursamayan bir işadamı. Ama oğlunun ölümünün kendi elinden
olduğunu öğrendiği anda bile, sanki durumu kurtarmak, herkesin önünde
rezil olmamak için ağzından dökülüvermiş gibi söylüyor, oyunun can alıcı
“Hepsi oğlumdu. Oğullarımdı.” cümlesini. Joe’nun oyunun başından sonuna
dek geçirdiği, kendini intihara sürükleyen değişimi izleyemiyoruz
Abir’in oyununda. Celile Toyon’un canlandırdığı Kate, anaçlıkla ailenin
çıkarlarını korumak arasında gidip geliyor. Aslı Seçkin Ann’in,
güzelliğinin farkında olan ve herkesin kendisini hayranlıkla
seyretmesinden zevk alan yanının altını fazlaca çizerken Joe’yla ve
Chris’le ilişkisinin ayrıntılarını kaba hatlarıyla veriyor. Çok sevdiği
babasının, yıllardır göründüğü, görünmeye çalıştığı gibi biri olmadığını
anlayınca dünyası başına yıkılan Chris’i Burak Davutoğlu yapmacıklığa
düşmeyen bir oyunculukla canlandırıyor. Burçin Oraloğlu’nun oyuncuları
sahnede sağdan sola belli bir düzen içinde yürüten, oturtan, bu arada da
repliklerini söyleten rejisi, Miller’in oyunun ağırlığı karşısında hafif
kalıyor. Parmak bastığı yara bakımından son derece yerinde bir seçim
olan Miller’ın oyunu, sahneleme ve oyunculuktaki zaaflar yüzünden
metnin hakkettiği bir tiyatro diline kavuşamamış.
Sibel Arslan
Yeşilay TİYATRO
DERGİSİ, Ekim-Kasım 2000
|
| |
HEPSİ OĞLUMDU
Bir Avuç Dolar İçin!
Fırtınalı bir gece. Şimşekler çakıyor. Beyaz
gecelikli kadının etekleri şiddetli rüzgarla savrulurken yanı başındaki
ağaç büyük bir gürültüyle devriliyor. Bu gümbürtülü sahnenin ardından
başlıyor Arthur Miller’in “Hepsi Oğlumdu” oyunu. Sahnenin sağ
köşesindeki yıkılmış ağaçtan oyun boyu gözümüzü ayırmayacağız. Çünkü, iş
adamı Joe Keller’ın ürettiği bozuk silindir kapakları yüzünden uçağı
düşüp ölen pilotlardan biri olan oğlunun anısına dikilmiştir o ağaç.
İlk kez 1947 yılında New York’ta Elia Kazan
tarafından sahnelenen ve yılın en başarılı oyunu seçilen “Hepsi
Oğlumdu”, Miller’in bireyin toplum karşısındaki sorumluluğunu ele aldığı
bir toplumsal dram. Ticaret değerlerinin ahlak değerlerine baskın
çıktığı bir toplumda manevi değerlerini yitirmiş, her şeyi parayla ölçen
bireylerin yalnızca başkalarının değil kendi hayatlarını da
karartabileceklerini gözler önüne seren bir oyun. Bireysel çıkarlarla
toplumsal sorumluluğunun çakıştığı noktada ‘ailesinin iyiliği için’
bozuk silindir kapaklarını hava kuvvetlerine gönderen ve bu yüzden
uçakların düşmesine neden olan Joe Keller’ın geçmişle hesaplaşması,
hesaplaşmaya zorlanması sonucu, Joe’nun küçük oğlu Larry’nin savaştan
dönmediğini, ama karısının üç yıl boyunca oğlunun ölümünü bir türlü
kabullenemediğini görüyoruz. Büyük oğlu Chris, kardeşinin nişanlısıyla
evlenme planları kurarken fabrikatör Joe’nun savaş yıllarında
yaptıkları, tutuklanması ve serbest bırakılması, hapisteki ortağının
ifadesi, yani mazi kurcalanırken, şen şakrak sütten çıkmış ak kaşık
Joe’nun hiç te öyle göründüğü gibi olmadığı anlaşılıyor. Zengin olma
pahasına 21 gencin ölümüne sebep olmuş bir tüccardır Joe. Üstelik bütün
suçu ortağına yıkmıştır. Oğlu ile ortağının çocukları üzerine gitmese
huzur içinde yaşamayı sürdürecekken genç kuşak, onu toplumsal
sorumluluğuyla yüzleştirmeye çalışır.
Paranın hükmünün geçmediği tek yerin
kalmadığı, para kazanmak için her yolun mübah olduğu, art arda ortaya
çıkan yolsuzlukların boyutunu kavramakta zorlandığımız ülkemizde ,
Miller’in ortaya attığı, tabii ki hiç yabancısı olmadığımız bir konu.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sezonu açtığı yeni yapım “Hepsi Oğlumdu”,
Ülkü Tamer’in çevirisiyle Burçin Oraloğlu tarafından sahneleniyor.
Sahne tasarımı Özhan Özdil, giysi tasarımı Aysel Doğan’a ait yapıma
baştan sona bir yapaylık hakim. Oyunun eksen kişisi Joe Keller
karakteri sahnelemede yeterince iyi işlenmemiş. Erhan Abir’in
canlandırdığı Joe, yüzüne yapıştırılmış yapay gülümsemeyle dünyayı pek
umursamayan bir işadamı. Ama oğlunun ölümünün kendi elinden olduğunu
öğrendiği anda bile, sanki durumu kurtarmak, herkesin önünde rezil
olmamak için ağzından dökülüvermiş gibi söylüyor, oyunun can alıcı
“Hepsi oğlumdu. Oğullarımdı.” cümlesini. Joe’nun oyunun başından sonuna
dek geçirdiği, kendini intihara sürükleyen değişimi ne yazık ki
izleyemiyoruz. Celile Toyon’un canlandırdığı Kate, anaçlıkla ailenin
çıkarlarını korumak arasında gidip geliyor. Aslı Seçkin Ann’in,
güzelliğinin farkında olan ve herkesin kendisini hayranlıkla
seyretmesinden zevk alan yanının altını fazlaca çizerken Joe’yla ve
Chris’le ilişkisinin ayrıntılarını kaba hatlarıyla veriyor.
“Hepsi Oğlumdu”nun Chris’ini Burak Davutoğlu
yapmacıklığa düşmeyen bir oyunculukla canlandırıyor.
Parmak bastığı yara bakımından son derece yerinde
bir seçim olan Miller’ın oyunu, sahneleme ve oyunculuktaki zaaflar
yüzünden metnin hakkettiği bir tiyatro diline kavuşamamış.
Sibel
Arslan Yeşilay Radikal, 17.10.2000
|
| |
ŞAPKA
Şapkalar ve Takkeler
“Keçe, hasır gibi maddelerden yapılan başlık”ve
“kenarlı ya da siperliği olan baş giyeceği” tanımıyla sözlüklerde
yerini alan şapka, aslında başımızı sıcaktan ya da soğuktan korumak için
kullandığımız bir aksesuar. Tabii hanımlar için söz konusu olan yalnızca
işlevi değil, yarattığı gizemli, şık, aristokrat, sportif, çocuksu, şuh
vs. imajı. Erkeklerin daha çok saçsız kaldıklarında başlarından
çıkarmadıkları şapka, bir Fransız oyununa adını vermiş, başrol bile
oynamıştır. Eugene Labiche, 1851’de yazdığı “Hasır Şapka” adlı komedide,
düğün günü sevgilisiyle öpüşürken şapkası damadın atı tarafından
kemirilen evli hanımefendinin kaçamağının ortaya çıkmaması için, bütün
davetlilerin şapka peşinde koşmalarını eğlenceli bir dille anlatır.
Tuncer Cücenoğlu da”Şapka” adlı yeni oyununda
kaybolan bir şapkanın aranma sürecini ele alıyor. Ancak, bu şapka öteki
oyundaki gibi bir hanıma ait değil, bir asker şapkası. Bu yüzden de
“Hasır Şapka”da olduğu gibi burjuva ahlak anlayışı eleştirisi yapmayıp,
askeri disiplinin insan yaşamını ne hale soktuğunun parodisini yapmış.
Oyunda, ABD’de yaşadığı için Amerikalı olarak anılan öğretim görevlisi,
askerliğini yapmak için döndüğü ülkesinde dağıtım iznine çıkar ve evine
adım attığı anda şapkasının kafasında olmadığını fark eder. Önce durumun
ne kadar vahim olduğuna akıl erdiremeyen karısı ile kayınvalidesi,
Amerikalı’nın şapkasını kaybettiği için dehşete düşmesine kahkahalarla
gülerler. Ancak, biz izleyici olarak, oyunun başında postalını kaybeden
bir askerin yaşadıklarını gördüğümüz için, Amerikalı’nın durumunun
ciddiyetinin farkına varırız. Askerlikte disiplinin öneminden yola çıkıp
küçük ayrıntıların peşine düşürülen insanların çaresizliğini vererek
sistem eleştirisi yapmaya soyunan metnin en önemli zaafı, oyunun iki
kısa oyun gibi tasarlanmış olması. Birinci oyun, kışlada askerlerin
yemin törenine hazırlanışı, şakalaşmaları, kahvaltı etmeleri ve yemin
törenini anlatırken, ikinci oyun da askerlerden birinin dağıtım izni
sırasında yaşadıklarına odaklanıyor. Birinci bölümde disiplinin altı
çiziliyor ve herhangi bir gerecini kaybetmenin bir asker için önemi,
postal kaybetme örneğiyle anlatılıyor. İkinci bölümdeki şapka
arayışları ile tam mutlu sona ulaşırken her defasında başka bir sorunla
karşılaşmalar yeterince inandırıcı işlenmemiş.
İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun yeni yapımı
“Şapka”yı Işıl Kasapoğlu yönetiyor. Eski püskü siyah perde açıldığında
depremde çökmüş üç-dört katlı bir binanın yıkıntıları ve yerlere
serilmiş üstleri parçalanmış, kan revan içinde yaralı ve ölüler,
yönetmenlerin nedense kullanmaya bayıldıkları sis makinasının yaydığı
isli puslu bir görünümün ardından beliriyor. Geçen yıl yaşadığımız
korkunç depremin resmi yapılmış sahnede. Bembeyaz uzun elbisesi içinde
genç bir kız, elinde oyun metni oyuncuların repliklerini hatırlatıyor.
Suflöz mü, anlatıcı mı, yoksa yönetmen mi? Dokunup, silkeleyip
uyandırdığı kişiler repliklerini söylemeye başlıyorlar, böylece biz de
burasının bir kışla olduğunu anlıyoruz. Mu acaba? Çünkü bütün bunlar,
oyun içinde oyun olarak mı yorumlanmış, yırtık pırtık giysili kişiler,
depremde ölüp de öteki dünyada gözlerini açan oyuncular mı, yoksa
depremde ölen askerlerin başından geçenleri mi izliyoruz sahnede. Yani
Cücenoğlu’nun yazdığı “Şapka”daki olaylar bu kişilerin başından
geçmişti, ama bunlar şu anda yaşamıyorlar mı demek isteniyor. Yoksa, biz
bu oyunu oynuyoruz ama, arkamızda da yaşanmış, böyle bir Türkiye gerçeği
var, unutmayacağız, unutturmayacağız mı deniyor. Kasapoğlu bunların
hangisine karar vermiş bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da, bütün
oyuncuların oyuna olanca güçleriyle asıldıkları. Kibar olmaya çalışırken
yer yer ‘çocuk oyunu tonlaması’ yapmasına rağmen daha çok Clark Kent
görünümlü Amerikalı Bülent Emin Yarar, hata yapan askerlerin başına
zebella gibi dikilen komutan Cengiz Baykal, tokyolu saftirik er Özgür
Erkekli, primitif arkadaş Nişan Şirinyan, damadına sulanan karikatürize
anne Zeynep Erkekli ve diğer oyuncular ellerine geçirdikleri ıvır
zıvırla oyun oynayan çocuklara benziyorlar. Ve tıpkı çocuklar gibi
oyunlarını ciddiye alıyor, zevkine varıyorlar. Komutanın yemin
töreninde, dilsiz alfabesinden yararlanarak attığı nutuk ve erlerin
kahvaltıda tokyoyu subaydan saklama sahnesi oldukça eğlenceli. Ama
oyunun bütününde eksik, aksayan bir şeyler var.
Sibel
Arslan Yeşilay RADİKAL, 25.10.2000
|
| |
AVCI
Aman Avcı Vurma
Beni!
Tuncel Kurtiz, Ferhan Şensoy’un “Çok Tuhaf
Soruşturma” adlı oyunundaki başarılı oyunculuğunun ardından yine
işkenceyi konu alan bir başka yapıma bu kez yönetmen olarak imzasını
atıyor. Kurtiz’in Bursa Devlet Tiyatrosu’nda sahnelediği “Avcı”nın
yazarı Hasan Öztürk.
İşkence söz konusu olunca genellikle işkence
gören-kurbanın çektiği acılar ele alınır. Yazar Öztürk ise metninde
işkencecinin bir kurban olarak portresini çiziyor. Sorgucu Zum,
sorguladığı birkaç sanığı konuşturamadan öldürdüğü için erken emekli
edilmiştir. Görevine son derece bağlı olan Zum için bu bir yıkım olmuş,
evinin bir köşesindeki işkence odasında, mankenlere işkence yaparak
rahatlamaktadır. Zavallı bir işkencecinin, tek varoluş nedeni olan
kurbanı olmadan nasıl acı çektiğine tanık oluyoruz. Karısı Cey ise
doktorun önerileri doğrultusunda eşinin bir an önce iyileşmesi için
işkence terapilerine yardım ederken, birgün ünlü popçu Gam’la tanışır ve
hayatı değişir. Gözleri görmeyen Gam karı kocayla ahbaplık kurup sık sık
evlerine gelmeye başlar.
İşkence yapanın da en az işkence gören kadar
kurban olduğunu savunan oyundaki popçu Gam, yaşadığı toplumdaki işkence
gerçeğine gözlerini kapayıp tepkisiz kalanların simgesi. Ama belli bir
yerden sonra onu yanlış tanıdığımızı anlıyoruz.
Üç kişilik oyunun eksen kişisi Zum, işini çok
seven, layıkıyla yapabilmek için biraz fazla abartarak sanıkları ölüme
sürükleyen ve sonunda çıldıran bir işkenceci. Ancak Mutlu Güney’in
‘zavallı bir deli’ olarak sevimli bir kaçık portresi çizerek
canlandırdığı Zum’a öylesine sempati duyuyoruz ki, amerikanvari yapay
tavırlarıyla son derece itici bir tip olarak çizilen Gam’ın(Ahmet Somers)
asıl kimliğini öğrendiğimizde bile, biçare işkenceciye acıyoruz. İki
farklı uçtan iki erkek arasında kalan Cey (Neriman Uğur), kocasının
deliliklerine katlanmaktan bıkmış, ama onun yaptığı işi de sorgulamayan,
tek arzusu bir erkeğin ilgisini çekmek olan bir kadın.
Tuncel Kurtiz, üç kişi arasındaki gerilimi,
oyunun sürprizlerini başarıyla aktaran bir sahnelemeye imza atıyor.
Giysi-dekor tasarımı Murat Gülmez’e, müziği Gazanfer Çelik’e ait “Avcı”
, ‘av’ ve ‘avcı’ kavramlarını sorgulayan, içimizdeki işkencecileri
değil, işkencenin kendisini yok etmemiz gerektiğini söyleyen bir
yapım.
RADİKAL, 17.4.2000
|
| |
ŞEREFE 20. YÜZYIL
NE OLACAK BU
20.YÜZYILIN HALİ?
Sibel Arslan
Yeşilay
Daha önce Freud ile Dali’nin karşılaşmasını
izlemiş ve epeyce gülmüştük Terry Johson’ın “Histeri” adlı oyununda. Bu
kez tesadüfen bir araya gelen isimler Picasso, Einstein ve Elvis
Presley. Her biri kendi alanında dev olan bu üç ismi aynı barda
karşılaştıran ise ünlü komedyen Steve Martin. Martin “Şerefe 20.
Yüzyıl” ( Picasso at the Lapin Agile) adlı komedisinde 20. yüzyılın üç
büyük isminin kurmaca karşılaşması yoluyla sanat ve bilim alanında bir
değerlendirmeye soyunuyor.
Oyunun kahramanlarından Picasso henüz çok
genç, narsist, kadın düşkünü ve çocuksu. Einstein de henüz teorisini
dünyaya kanıtlamamış, dalgın, genç bir dahi. 1904 yılında Paris’te
sanatçıların uğrak yeri olan Lapin Agile’e sevgilisiyle buluşmak için
giden Einstein, barın gediklisi Picasso’yla tanışır, her biri kendi
alanını dünyanın merkezi sayan iki genç dahi arasında bilim ile
sanattaki yaratıcılık konusunda eğlenceli bir söz düellosu başlar.
Barmen Freddy ile sevgilisi Germaine, yaşlı Gaston, bara gelip giden
genç kızların bakışları önünde cereyan eden bu tartışmadan galip çıkan
olmaz.
Nedim Saban’ın türkçeye çevirip sahnelediği
“Şerefe 20.Yüzyıl” Taksim Sahnesi’nde izleyicisiyle buluşuyor. Başarılı
dekor tasarımı Ali Yenel’e ait olan yapımın kostüm tasarımı Sevim
Çavdar, ışık tasarımı Yüksel Aymaz imzasını taşıyor. Sahnelemenin pek de
parlak olmadığı “Şerefe 20.Yüzyıl”, oyunculuk açısından da ne yazık ki
beklentileri karşılamıyor. Karakterler –hem rejide hem oyunculukta- tek
boyutlu tiplere indirgendiği için barda yaşanan koşturmacalar,
tartışmalar vs. yüzümüzü güldürmeye yetmiyor. Her iki ünlü karakterimiz
de henüz çok genç, dünya çapında tanınmıyorlar. Picasso, kadınlara
düşkün ve kendine hayran bir ressam. Einstein ise fizik kuramları,
rakamlar, matematiksel hesaplar dışında dünyada olup bitene ilgisiz,
kendi halinde genç bir bilim adamı. Saban’ın rejisinde her ikisi de
derinliği olmayan şablon tipler olarak karşımıza çıkıyor. Seda Yıldız’ın
Picasso’su kasıla kasıla dolanmaktan öte gidemezken, İştar Gökseven’in
Einstein’i biraz daha esnek yorumlanmış, ancak o da bilim adamından çok
arabesk filmlerdeki ezik köylü tiplerini andırıyor.
Atilla Şendil, ünlülerin uğrak yeri olan barda
entelektüel kavramları cümlelerinin içine serpiştirip hava atan, sanatçı
müşterileriyle senli benli olan barmen Freddy’de başarılı. Oyunun en
iyi yorumlanan rolü ise Freddy’nin sevgilisi Germain. Sanatçıların
kadın-erkek ilişkileri, aşk ve tutku hakkında konuşmalarını büyük bir
dikkatle dinleyip kendini kaptırıveren Germain’i Müge Arıcılar
canlandırıyor. Konuşmasını sürekli tuvalete gitmek için bölen,
döndüğünde gelişen olayları kavramakta güçlük çeken yaşlı Gaston’da
Sedat Demir, barları dolaşarak buluşunu tanıtan komik bilim adamı
Schmendiman’da Musa Uzunlar oyuna renk katıyor.
Tiyarokare’nin ‘millennyum projesi’ ve ’20.yüzyıl
parodisi’ olarak iddialı başlıklarla tanıttığı “Şerefe 20. Yüzyıl” ne
geçen yüzyılı sanat-bilim açısından ti’ye almayı, ne de –iddia ettiği
gibi- her kesimden seyirciye hitap eden bir yapım olmayı başarabiliyor.
Sibel Arslan
Yeşilay Radikal, 2000
|
| |
BEKLEME ODASI
Nedir Bu Deneysel
Denilen?
İşkence gibi zorlu bir konuyu birkaç şekilde
taşıyabilirsiniz tiyatro sahnesine. Ya gerçekçi bir anlatımla
izleyicinin içini acıtarak, ya da –epeyce güç de olsa- hicvederek ele
alırsınız. Tiyatro Ti ise üçüncü bir yol bularak, bu olguyu gerçekle
düşün ya da karabasanın aynı anda var olduğu, deneysel bir anlatım
tarzıyla aktarmayı deniyor. Genel anlamda otorite karşısında bireyin
tutumunu irdeleyen “Bekleme Odası”, aileden başlayarak yaşamımız boyunca
maruz kaldığımız işkenceleri ve bunu oluşturan sistemi, işkence gören
bir genç kızın öyküsünü odak alarak anlatıyor. Tabii bütün bunları
yaparken de ‘bu sahnede şunu mu anlatmak istiyorlar acaba?’ gibisinden
sorularla izleyici düşünmeye zorlanıyor.
Metin tasarımı Ümit Kıvanç’ın kaleminden çıkan
oyunu Polonyalı Andrej Sadowski yönetiyor. Dekor-kostüm ve ışık
tasarımını da Sadowski’nin üstlendiği yapımın başarılı müzikleri Alper
Maral, dramaturjisi ise Özden sözalan tarafından gerçekleştirilmiş.
Evren Duyal, Hakan Pişkin, Mehmet Aslan, Sinan Çalışkanoğlu, Emine Şans
Umar, Mürsel Yaylalı, Özgür Kıraç, Neşe Mengüoğlu ve Nazım Uğur
Özüaydın’ın rol aldığı “Bekleme Odası” bölük pörçük sözlerden, bir kısmı
müzik yüzünden anlaşılamayan cümlelerden, kopuk kopuk sahnelerden
oluşuyor.
Üç kapının ortasında bir masa birkaç da
sandalyeden oluşan bir odaya açıldığı sahne kimi zaman sorgulama odası
oluyor, kimi zaman da ailenin toplandığı yemek odası. Ve ‘deneysel’
oyunların büyük çoğunluğunda olduğu gibi salonda oturduğunuz koltukta
sıkılıyorsunuz. Bu kez oyunu izlemek yerine şu deneysellik denen şeyin
ne olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.Örneğin bu büyülü sözcüğün güzel
ülkemizde neden sıkıcı olmakla eş anlamlı olduğu sorusunu bir türlü
yanıtlayamıyorsunuz. “Bekleme Odası”ndan çıkarken, adı ister deneysel
olsun isterse geleneksel, iyi oyunculuk, reji, ışık, dekor-kostüm
tasarımı ve metnin birleşimi olan yapımları keyif alarak izlemeyi
bekliyoruz. Tiyatro Ti’den beklediğimiz de “Getto” gibi sağlam
metinlerden yola çıkılarak oluşturulan başarılı yapımlar.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL, 19.2.2000
|
| |
ÇÖPLÜK
ZümrütKüpeli Yılanın
Öcü
Yirminci yüzyılın ortaçağından çöplük
manzaraları. Çarmıha gerilen bir kadın, bir bebek ağlaması. Babasız
bebeği pedere İsa diye götürmeye kalkan iki adam. Naylon yığınları
arasında yaşayan üç kişi. Müslüman ve hıristiyan kültürleri, batıl
inançlar ve gelenekler arasında sıkışıp kalmış Haço, İsrafil ve
Aymelek’in öyküsünü anlatıyor Turgay Nar “Çöplük”te. Daha önce Işıl
Kasapoğlu’nun rejisi ve Mustafa Uğurlu-Haluk Bilginer ikilisinin
olağanüstü yorumuyla izlediğimiz “Çöplük” bu kez Ankara Devlet Tiyatrosu
yapımı olarak izleyici karşısına çıkıyor.
Turgay Nar imgelerle bezediği oyununda
dünyamızın bir çöplük olarak portresini çiziyor. Toplumumuzdaki
yozlaşmanın, kirlenmenin her öğesine rastlamak mümkün bu pislik dolu
yerde. İnsanlar, hiyerarşik yapılanma içinde yalnızca belli malzemeleri
toplayıp satabiliyorlar. Elektronik aletler, çöplük mafyasının
adamlarına aittir. Bizim gariban üçlünün payına düşense yalnızca
naylonlar. Vıcık vıcık pisliğin içindekileri toplayarak kazanırlar
hayatlarını. Yaşamlarını kurallarla belirleyen gelenekler ve dinler de
var bu çöplükte, torbalara sarılıvermiş ceninler de. Korkak, çocuksu
Haço, cinayetten sonra çöplüğe sığınan amcaoğlu İsrafil ve çöp dağları
içinde ‘normal’ bir aile düzeni kurmaya çalışan saf Aymelek bu yitik
dünyanın içinde yaşamayı sürdürecektir. Yılanların kol gezdiği bu
ortamda öldürmek ve ölmekten başka çareleri kalmayana kadar. Korkunun,
kötülüğün, çaresizliğin simgesidir çöplük.
Tayfun Orhon’un sahneye koyduğu “Çöplük”, Hakan
Dündar’ın sahne tasarımı ve Mehmet Yaşayan’ın ışık tasarımıyla son
derece başarılı bir görsel atmosferde sunuluyor. Düşle gerçeğin içiçe
geçtiği, dinsel hurafelerle yaşam savaşının birbiri içinde eridiği oyun,
Tayfun Orhon’un özenli rejisiyle sezonun başarılı, keyifle izlenen
yapımları arasında yer alıyor.
Giysi tasarımını Funda Karasaç, dramaturjisini
İzzet Polat Ararat’ın üstlendiği“Çöplük”ün eksik kalan yanı oyunculuk.
Korkak, ezik Haço rolünde Edip Tümerkan , gözüpek İsrafil’de Kemal Başar
ve Aymelek rolünde Müge Sefercioğlu’un oyunculukları belli bir düzeyi
tuttursa, daha ustalıklı bir yorumla yapımın daha başarılı olacağını
düşünüyor insan.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL,
|
| |
HAYDUTLAR
Başkaldırmayan
Haydut
“Tiyatro bir akıl hastanesine dönmüştü. Faltaşı
gibi açılmış gözler, sıkılmış yumruklar, boğuk çığlıklar, yere vurulan
topuklar... Birbirini tanımayan insanlar hıçkırıklara boğularak
birbirlerinin boynuna sarılıyor, bir kadın bayılacakmış gibi
yalpalayarak kapıya hücum ediyordu. Tam bir karmaşa yaşanıyordu.” Bu
sözler 13 Ocak 1782 ‘de “Haydutlar”ın ilk sahnelendiği akşamın
atmosferini yansıtıyor.
Oyunun Mannheim’deki prömiyerinden önce
tiyatronun müdürü, “Haydutlar”ın politik içeriğinden çekindiği için,
olayları ortaçağda geçirmesini istemişti genç yazardan. Schiller, bu
sahneleme için metin üzerinde çeşitli değişiklikler yapmış, olayın
zamanını da onaltıncı yüzyıl olarak değiştirmişti. Buna rağmen o sırada
askeri doktor olan yazar, oyunu izlemeye Manheim’e izinsiz gittiği
için, tabii aslında isyanı destekleyen oyunu büyük başarı kazandığı
için Dük tarafından hapis cezasına çarptırılmış ve oyun yazması
yasaklanmıştı.
Peki neyi anlatır , yazarını yurdundan eden,
yazma yasağı getiren “Haydutlar”?
Zorba yönetime başkaldıran, özgürlüğü arayan
Karl , doğayı sınırlayan, onu biçimlendiren her türlü kalıba, yasaya
başkaldırma eylemi olarak gelişen Fırtına ve Atılış akımının yaşam
felsefesini temsil eder. Duyguları ve sezgileriyle hareket ederek
yasalara karşı gelir. Ona göre yasalar, insanın iradesini bir korse gibi
sıkar, coşkunluğunu engeller. Bu yüzden mutlak adaleti, mutlak ideali
yeryüzünde gerçekleştirmek uğruna tüm kurallara ve kaba güce karşı
çıkar. Kardeşi Franz ise iktidarı ele geçirebilmek için her yolu
deneyen, her kötülüğü yapan bir nihilisttir.
Türkiye’de en son 1970’de sahnelenen
Schiller’in siyasi tezli oyunu, aynı zamanda bir aile melodramı olma
özelliği de taşır. Babasının mirasına ve gücüne konmak için kardeşine
iftira atan, para ve gücün yanısıra nişanlısını da elde etmeye çalışan
Franz, toplum düzenindeki aksaklıkları çeteye katılarak düzeltmeye
çalışan Karl, oğullarını yanlış tanıdığı, hatalı davrandığı için Franz
tarafından bir kenara atılıveren acılı baba Moor Kontu arasındaki
ilişki, oyunun ailevi boyutunu oluşturur.
Dil ve içerik açısından güçlü bir metin “Haydutlar”
. Almanya’daki çeşitli sahnelemelerinde , neonazilerle punkçılar
arasındaki şiddet gösterisi olarak, iyi niyetle başlayıp sonu kötü biten
bir gençlik ayaklanması olarak ya da bugünkü toplumun ütopyasızlığı ve
gündelik yaşamın yabancılaştırmasının eleştirisi olarak yorumlanmıştı.
İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Bozkurt Kuruç’un
sahnelediği “Haydutlar”da ise ne aile dramının altı çizilmiş, ne
toplumsal sorunların, ne bireysel özgürlük mücadelesinin.
Oyunun yükünü omuzlaması gereken oyunculardan
Mustafa Uğurlu, sürekli entrikalar çevirip insanların hayatıyla oynayan
kötülük timsali nihilist Franz’ı oynamıyor da, sanki bir Musahipzade
oyunundaymış gibi. Ağzından dökülen sözlere bakıyoruz, evet Schiller’in
sözleri. Bir de tavırlarına, oyunculuğuna bakıyoruz, gülmekten başka bir
şey gelmiyor elimizden. Kahramanların kişiliklerinin derinlerine
inilmeyen sahnelemenin zayıflıkları doğal olarak oyunculuklara da
yansıyor. Mustafa Uğurlu hoplaya zıplaya oynarken, Karl’da Şahin Çelik,
canlandırdığı karakterin neden haydutların arasına karıştığı, amacının,
idealinin -ne olduğu hakkında en ufak bir ipucu vermiyor. Her defasında
sisler arasında çıkan haydutların kostümleri ve perukları pek eğreti
duruyor. Yapımın en başarılı oyuncusu ise Spiegelberg’i canlandıran
Payidar Tüfekçioğlu.
Aslında Devlet Tiyatrosu’nun başarılı
oyuncularından oluşan bir kadro var sahnede. Sahnelenen metin tiyatro
tarihinin önemli ve başarılı yapıtlarından biri. Üstelik aradan geçen
200 yıla rağmen bugün bize söyleyeceği çok sözü var. Eğer 1782’de
Manhheim’de -Devlet Tiyatrosu’ndaki gibi sahnelenseydi, Dük
Schiller’in oyun yazmasını yasaklamayı aklına bile getirmezdi herhalde.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL, 17.10.2000 |
| |
TUHAF BİR ÇİFT
İki Tuhaf
Dişi
Walter Matthau ile Jack Lemmon’ın müthiş bir
ikili oluşturduğu, izleyeneleri kahkahalara boğan filminin ardından,
Neil Simon’ın kadın oyunculara uyarladığı “Tuhaf Bir Çift” adlı oyuna
giderken biraz önyargılı olduğumu söylemeliyim.
Ancak Arsen Gürzap ile Nurseli İdiz’in yarattığı
eğlenceli ikiliyi izleyince haksız olduğumu anladım. İnsanı çıldırtacak
kadar titiz, temizlik ve düzen meraklısı ev kadını Florence’ı
canlandırmada son derece başarılı Arsen Gürzap. Günü gününe yaşamayı
seven, dağınık Olive’de Nurseli İdiz sevimli bir tip çizerek Gürzap’la
uyum içinde bir oyunculuk çıkarıyor.
Tiyatro İstanbul’da Gencay Gürün’ün sahnelediği
oyunun yazarı Neil Simon. Simon’ın boşanmış iki erkeğin birarada
yaşamaya başlamasıyla gelişen gülünç olayları ele aldığı “Tuhaf Bir
Çift” adlı oyunu,s ahnelerin ardından beyazperdede başarı kazanınca
televizyon dizisine dönüştürülmüş. Kadınların yaşamına uyarlanmış
haliyle ilk kez sahnelenen oyun, Olive’in evinde toplanan dört kadının
kumar masasında oyun oynamasıyla başlıyor. Olive’in yemek ve ev
işleriyle ilgisi olmadığı, arkadaşlarına sunduğu bayat bisküvilerden
anlaşılıyor. Kocasından boşanmış olan Olive ile arkadaşlarının ortak
sohbet konusu aşk ve seks.
Birinci perdenin biraz sarkan, temposu düşük bu
bölümünün ardından kocası tarafından terk edilen Florence’ın Olive’in
evine gelmesiyle birlikte olaylar gelişiyor ve eğlence başlıyor. Biri
son derece titiz ve hassas, diğeri pasaklı, dağınık ve vurdumduymaz iki
arkadaş aynı evi paylaşmaya başlayınca kıyamet kopuyor tabii. Bir süre
sonra uzun yıllar evli kalmış karı-koca gibi birbirlerini yemeye
başlıyorlar. İkisi de birbirinin hayatına müdahale ediyor.
Şahnaz Çakıralp’ın seksi ve aptal Vera rolünde,
oyunculuktaki başarısızlığını bir kez daha kanıtladığı oyunda, Olive’in
İspanyol komşularını canlandıran Metin Arslan ile Yunus Güner sevimli
birer tip çiziyor. Tiraje Başaran ve İnci Türkay’ın da rol aldığı oyunun
bazı yerleri budansa daha tempolu olacakmış. Sezonun bir şeyler
anlatmaya sıvanmayıp hoşça vakit geçirtmeyi amaçlayan ve bunu büyük
ölçüde başaran komedilerinden biri olan “Tuhaf Bir Çift”, Profilo Kültür
Merkezi’nde.
Sibel Arslan
Yeşilay YENİBİNYIL, 8.1.2001
|
| |
ÖNCEKİ GÜNLER
Wilson'ın
güzel kıyamet tabloları
Robert Wilson, Isabella Rossellini'nin de rol aldığı Tiyatro
Festivali'nde izlediğimiz oyununda mahşer öykülerini muhteşem bir
estetikle sahneye taşıyor
İSTANBUL - Daha önce 'Persefone' ve 'Denizden Gelen Kadın'la İstanbul
Tiyatro Festivali'ne katılan Wilson'ın 'Önceki Günler'i aslında bir
üçlemenin son halkası. 20 yıldan bu yana mahşer kavramını sorgulayan
ünlü tiyatro adamı 'Ölüm, Yıkım ve Detroit' üçlemesinin ilkini 1979'da,
ikincisini ise 1987'de Berlin'deki Schaubühne Tiyatrosu'nda
sahnelemişti. İlkinde Rudolf Hess, ikincisinde ise Kafka'nın yaşamını
ele alan yönetmen, 'Önceki Günler: ölüm, yıkım&detroit III'te Umberto
Eco'nun 'Önceki Günlerin Adası' adlı romanından yararlanıyor. Ama tabii
bu yararlanma, Eco'nun metninin rahat ve anlaşılır biçimde izleyiciye
aktarıldığı anlamına gelmiyor. Oyuncuyu ve metni, dekor, ışık, müzik
gibi diğer öğelerle eşit tutarak kullanan Wilson karşıtlıklara başvurmuş
sık sık. Işık ve müthiş bir teknikle yarattığı görsel dilin karşısına
Eco'nun anlatım gücünü yerleştirmiş.
Rossellini anlatıcı rolünde
On iki sahneden oluşan oyunda sahneler ara oyunlarla birbirine
bağlanmış. Anlatıcı rolündeki Isabella Rossellini'nin elindeki kocaman
kitaptan masal gibi okuduğu iç karartıcı mahşer günü tanımlamalarının
Wilson'ın mükemmel ışık ve sahne tasarımında bulduğu karşılık, tam
anlamıyla estetik bir görüntü oluşturuyor. Anlatıcı mahşer gününden
başlayarak çizgisel olmayan bir biçimde, kutsal kitaptaki kıyamet
öngörülerini, bir gemi kazasından kurtulan Roberto'nun evrende sabit bir
nokta arayışını anlatırken sözlerden çok, sahnede ışığın sürekli renk ve
şekil değiştirmesini, birbirinden şık tasarım harikası kostümleri, zarif
adımlarla uçarcasına yürüyen oyuncuları, havada asılı gibi duran
nesneleri, bir uzun masa ve birkaç sandalyeyle yaratılan farklı uzamları
izleyebilmek için gözlerimizi iyice açıyoruz. 'Önceki Günler'de
kulaklarımıza değil, gözlerimize çok iş düşüyor. Yanlış anlaşılmasın
Ryuichi Sakamoto'nun yer yer disko ritmleri ve metalik seslerle bezeli
müthiş müziğinden söz etmiyorum. Gördüklerimiz öylesine kamaştırıyor ki
gözlerimizi, anlatıcının sözlerine pek kulak asamıyoruz.
Oyunda anlatıcı olarak yer alan Şahika Tekand, Devrim Nas ve Yetkin
Dikinciler'in yanı sıra, Wilson'ın 'son zamanların en yetenekli genç
sanatçısı' olarak tanımladığı Semiha Berksoy da bu mahşer manzaraları
arasından bir düş gibi geçiyor.
Işığın ve sahne tasarımının ustası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor
Wilson. Zamanın bittiği, dünle bugünün buluştuğu yeri arayan kazazede
Roberto gibi zamansızlığı ve mekânsızlığı keşfediyor. Yerçekiminin
olmadığı bir mekân yaratıyor. Oyuncular dahil her şey sanki incecik
iplerle yukarıdan sarkıtılmış gibi. Kıyamet, onun
elinde mükemmel bir biçimde stilize edilmiş çekici tablolara dönüşüyor.
Jaques Reynaud'nun olağanüstü kostümleri, Suzushi Hanayagi'nin mükemmel
koreografisi ve tabii Wilson'ın harika ışık ve sahne tasarımıyla
birleşince ortaya inanılmaz güzellikte gerçeküstü bir atmosfer çıkıyor.
Sibel Arslan Yeşilay Radikal,
30.5.2000
|
| |
|
| |
|
| |
PİNA BAUSCH
Anarşist, Devrimci
ve Tiryaki : PİNA BAUSCH
60 yaşında zarif bir devrimci o. Dansla tiyatroyu
harmanlayarak oluşturduğu yeni bir sahne dilini geliştirerek tiyatroda
devrim yaptı. Almanya’nın küçük bir kentinde, Wuppertal’de ürettiği
yenilikçi yapıtları, başlangıçta pek hoş karşılanmasa, eleştirmenlerden
geçerli not alamasa da, dans tiyatrosu olarak adlandırdığı gösterilerle
yavaş yavaş tiyatro dünyasının ilgisini çekmeyi başardı. İlk önce
Gluck’un “İphigenia Tauris’te”, Strawinski’nin “Sacre du Printemps”,
Bartok’un “Mavi Sakal”ı, Weill’in “Yedi Ana Günah”ı gibi bilinen
yapıtları yorumladı.
Genç yaştaki başarılı çalışmaları onu 1973’de
Wuppertal balesi yöneticiliğine getirmişti. Bu ekiple gerçekleştirdiği
çalışmalarla Wuppertal Dans Tiyatrosu birkaç yıl içinde dünyanın önemli
sahnelerinde seyirci karşısına çıkmıştı. Modern dansı dramatik öğelerle
yoğuran bu çalışmalarıyla gelenekten henüz ayrılmamıştı. Ama bundan
sonra ürettiği her yapıtıyla Essen ve New York’ta dans adına
öğrendiklerinden uzaklaşmaya başlamıştı. Dansın dili ona yetmez olmuştu.
Dansı teatral imgeler, eleştirel motifler ve gerçekçi öğelerle bezedi.
Hatta dansçıları şarkı söylemeye, konuşmaya başladı. Tabii ki modern
danstan dans tiyatrosuna giden yolda yalnız değildi, 60’lı yılların
sonundaki alman dansı alanındaki gelişimden de etkilenmişti.
Bir ana temanın tekrarlar ve müzikal çeşitlemelerle
örülmesinden oluşan karşıtlıkların dramaturjisi, diye tanımlanabilen bir
oyun yapısı geliştirdi.
Pina Bausch’un yapıtlarında dansçılar tüy
gibi hafif devinimlerle sahnede uçuşan kanatsız melekler olarak değil,
iç çatışmalarıyla, duygusal çelişkileriyle kanlı canlı insanlar olarak
karşımıza çıkar. Dış dünyanın insanların iç dünyasına, bedenine
yansıması ve duyularla bedenin buna verdiği tepki aktarılır. Dansları
genelde ilişkileri, özelde kadın-erkek ilişkilerini irdeler. Bazen
komik, bazen trajik öğeler taşıyan danslar, izleyici kahkahadan hüzne
sürükleyen bir duygu zenginliği sunar.
Fiziksel ve duygusal şiddetin hakim olduğu
koreografilerinde tekrarlar geniş yer tutar. Belli bir öykü anlatmayan
koreografileri, çağrışımlar, sesler, müzik ve imge zenginliği içinde
izleyiciye birden fazla anlam olanağı sunar. Dansta teknikten çok
duyguları ve insan ilişkiler ön plana çıkarmayı tercih eden Bausch’a
göre duyguların dürüstlükle, gözlemlerin net bir biçimde aktarılması
dans tiyatrosunun temelini oluşturur.
Teatral anlatım aracı olarak kullandığı dansın
çağdaş bir dil haline gelmesinde efsanevi alman koregorafın geleneksel
anlatım biçimlerini yok eden çalışmalarının oynadığı önemli rol göz ardı
edilemez. “Dans operası”, “operet” ya da “oyun” olarak nitelediği
yapıtlarında revü, müzikal ve vodvilden yola çıkarak oluşturduğu
anarşist biçem göze çarpar.
Birçok fotoğrafında zarif parmakları arasından
sigarayı eksik etmeyen Bausch “insanların nasıl hareket ettiği değil,
neden hareket ettiği ilgilendirir beni” diyor,“ Bütün çalışmalarımın
konusunu ilişkiler, çocukluk, ölüm korkusu sevilme özlemi oluşturur”.
Gerçekten de onun yapıtları, bireyin davranışlarını belirleyen toplumsal
ve kültürel baskıları, özellikle de erkeklerin kadınlara uyguladıkları
baskıyı eleştirel bir gözle yansıtır.
Bir Bausch yapıtı izlemeye gittiğinizde devinimi,
dekoru, kostümü, müziği, filmi, teknoloji kullanımıyla görkemli ve yoğun
bir tiyatro olayıyla karşılaşırsınız. Tiyatro tarihine adını ‘dans
tiyatrosunun kraliçesi’ olarak yazdırması boşuna olmasa gerek.
Sibel Arslan Yeşilay Radikal, Tiyatro Festivali
Özel Eki, Mayıs 2000
|