|
|
METRO CANAVARI SEKİZ KADIN BABAANNEM YÜZ YAŞINDA EŞEKDAĞ’IN SEVDALISI ORKESTRA OSCAR BEN FEUERBACH CAHİDE VE BEN FEUERBACH KRAL OİDİPUS- OİDİPUS KOLONOS’TA AÇIK EVLİLİK KADI SİLVANLI KADINLAR KÜHEYLAN BİR AVUÇ HAYVAN MAYVAN KUVAYİ MİLLİYE MİSS MARGARİDA YÖNTEMİ |
![]() |
|
METRO CANAVARIYazan : Gürkan Gür Yöneten: Engin Alkan Sahne Tasarımı : Özhan Özdil Giysi Tasarımı : Ayşen Aktengiz Işık Tasarımı : Kemal Yiğitcan Dramaturg : Tarık Günersel Oynayanlar : Yavuz Şeker, Murat Garibağaoğlu, Oya Palay, Şenay Saçbüker, Berrin Akdeniz, Ergün Işıldar, Ümran İnceoğlu, Mahperi Mertoğlu, Aziz Sarvan, Levent Üzümcü, Hüsnü Demiralay.
Yeni Dehlize Eski Canavar
Silah kılıfında ruj taşıyan, her gördüğü erkeğe asılan bir kadın polis, zavallı görünümlü, ürkek bir soyguncu, aşkı herşeyin üstünde tutan, ama para sözkonusu olunca bir anda herşeyi unutup paranın peşine takılan genç bir çift, öğretilerinin hiç bir işe yaramadığını görüp toplumdan kaçarak yeraltına sığınan bir bilimadamı. Bütün bu ilginç tipler Gürkan Gür’ün yazdığı “Metro Canavarı” oyununda biraraya geliyorlar. Perde açıldığında ıssız bir istasyonda Numan ile Tansel metro beklemektedir. Uzun süren bekleyişin verdiği sıkıntıyla havadan sudan sohbet etmeye başlarlar. Yıllar yılı çalıştıktan sonra köşeyi dönmenin yolunu bulan Numan, genç Tansel’e yaşam dersleri verirken gazeteden okudukları metro canavarı haberi aralarında bir gerilimin doğmasına yol açar. Bu sırada bir kadın polisle, Tansel’in sevgilisinin istasyona girişiyle olaylar gelişir. İstasyonlara dadanıp insanları öldüren metro canavarının her an karşılarına çıkabileceği korkusuyla birbirinden ayrılmayan, aynı zamanda birbirlerinden şüphe eden bu dörtlünün gerçek kişilikleri, bekleme sürecinde yavaş yavaş ortaya dökülmeye başlar. Kendi yaşamlarını kurtarmak adına başkalarını hiçe sayarak çizdikleri yolda, kendi içlerinde büyüyen canavarın farkına bile varmadıkları halde, bir başka canavardan korkmaktadırlar. Pısırık ve gölgesinden korkan Numan’ın çalıştığı yeri soyduğu ortaya çıkınca, Numan üçünün gözünde de değer kazanır, kadın polis bu kez tüm ilgisini ona yöneltir, evden kaçan kızı, bu kez babasının peşinden gitmeye kalkar. Tabii bütün bunlar soyguncuların, katillerin, kaçakçıların baştacı edildiği ülkemiz için pek de şaşırtıcı gelmiyor insana. Şehir Tiyatrolarında Engin Alkan’ın rejisiyle sergilenen “Metro Canavarı”, olmayan metromuza dışardan ithal edilen metro kültürünü, medya yoluyla edindiğimiz ithal konuşma ve davranış biçimlerini, tüm değerlerin yok olduğu, paranın tek genelgeçer değer haline geldiği bir ortamdaki traji-komik yozlaşmayı, toplumsal dürtülerin insanları, kendini yiyen bir canavara dönüştürmesini ele alıyor. Çok ustaca yazılmamış, eksikleri olan bir metin olmasına karşın “Metro Canavarı” yönetmene sahnelemede çeşitli anlatım olanakları sunan bir yapıya sahip. Yönetmen Engin Alkan, sahnelemede metnin içerdiği anlamın altını yeterince çizip oyunu daha çarpıcı bir dille sahne üzerine taşıyabilse, karakterlerin yapay ve özentili tavırlarını belirginleştirebilse ve finali daha ustaca kotarsaydı, eminim “Metro Canavarı” çok daha ilginç bir oyun olarak karşımıza çıkardı. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 12.11.1996
|
|
|
SEKİZ KADIN Yazan: Robert Thomas Çeviren : Çoşkun Tunçtan Rejisör : Serpil Tamur Dekor : Nurettin Özkönü Kostüm : Mihriban Oran Işık : Ayhan Güldağları Oynayanlar: Rüçhan Çalışkur, Deniz Akel, Özlem Güveli, İlkay Saran, Sema Çeyrekbaşoğlu, Jale Birsel, Mehlika Kaptanlar, Ülkü Duru.
Bir Ölü Tüm Hayatı Sorgulayabilir
Tiyatro sahnelerinde izlemeye pek alışkın olmadığımız bir tür olan polisiye oyun örneği sergileniyor İstanbul Devlet Tiyatrosunda : “Sekiz Kadın”. Robert Thomas’ın yazdığı “Sekiz Kadın”, bir cinayet sonrasında birbirleriyle kozlarını paylaşan kadınların, katili bulmaya çalışırken, bu olaydaki sorumluluklarının, yaptıkları hataların birer birer ortaya çıkmasıyla birlikte herkesin birbirini sorgulamasına dönüşen bir oyun. Karısı, iki kızı, baldızı ve kayınvalidesiyle aynı evi paylaşan, onların geçimini sağlayan zengin bir adamın, öldürülmeden önceki gece görüştüğü kişiler araştırıldıkça oldukça karmaşık ilişkiler ortaya dökülmeye başlar. Her polisiyede olduğu gibi bu oyunda da bir hizmetçi ve yıllardır aileye hizmet eden bir emektar kadın var. Ve tabii bunların ev halkının cinayet gününe dek bilmedikleri özellikleri ve ilişkileri. Son gece yaptıklarını anlatan kadınların yalanları ortaya çıktıkça, her kadın sırayla şüpheyi üstüne çeker. Evdeki gerilimli atmosferle birlikte herkes karşısındakinden şüphe etmeye başlar. Kadınlarla kuşatılmış bir dünyada, her kadının kendisinden farklı beklentileri olması nedeniyle köşeye şıkışan bir erkeğin düştüğü umarsızlığın irdelendiği oyun, kurgusu nedeniyle ilgisi “katil kim?” sorusunda odaklanan izleyiciyi heyecanla sahne üzerindeki olaylarla bağlantı kurmaya yönlendiriyor. Serpil Tamur’un sahneye koyduğu “Sekiz Kadın” , Ülkü Duru, İlkay Saran ve Mehlika Kaptanlar’ın oyunculuklarıyla ayakta duran bir yapım. Diğer oyuncuların azla abartıyla ve sahne üzerinde metni seslendirmenin ötesine gidemeyen oyunculuklarıyla canlandırdıkları karakterler oyunun sürükleyiciliğini ve temposunu düşürüyor. “Sekiz Kadın” gerilim ve polisiye seven izleyicilerin, iki saat boyunca katil kim sorusuna yanıt arayabilecekleri, tiyatrodan fazla beklentileri olmadığı sürece hoşça vakit geçirebilecekleri bir oyun. Devlet Tiyatrosunun bu yıl kadın konulu oyunlara ağırlık verdiğini geçen yazımızda belirtmiştik. Dario Fo’nun “Kadınlardan Konuşalım” oyununda erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadınların ezilmesi ele alınıyordu. “Sekiz Kadın” da ise tam tersine kadınlar tarafından kuşatılmış bir dünyada bir erkeğin çektikleri söz konusu ediliyor. Ard arda bu iki oyunu izledikten sonra, demek ki bütün kadınlar ezilmiyor, fırsat düştüğünde kadınlar da karşı cinse eziyet çektirmeyi biliyorlar, diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Hanımlar, peki siz hangi gruba giriyorsunuz? Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 29.10.1996 |
|
BABAANNEM YÜZ YAŞINDAYazan : Roberto Cossa Çeviren : Esen Çamurdan Rejisör : Alev Sezer Dekor : Nurettin Özkönü Kostüm : Mihriban Oran Işık : Önder Arık Oynayanlar: Sıdıka Şenkan, Şerif Sezer, Zafer Algöz, Kaya Akarsu, Sevinç Yıldız, Dündar Müftüoğlu, Tuğrul Çetiner
Uzun Yaşayan Babaannelere Dikkat!
Devlet Tiyatrosu’nun yeni oyunlarından “Babaannem Yüz Yaşında” ,bir türlü doymak bilmeyen oldukça yaşlı bir kadının, iştahı yüzünden tüm ailesini yok etmesinin gülünç öyküsünü konu ediniyor. Düşünün ki yüz yaşında, sağlığı yerinde bir babaanneniz var ve bütün işi gece gündüz yemek yemek. Bunda ne var, diyebilirsiniz. Evde tombul, sevimli bir yaşlı kadının varlığı ilk bakışta pek te ürkütücü gelmiyor insana. Ama olaya bir de bu babaanneyle aynı evi paylaşan ev halkının gözüyle bakınca durum değişiyor. Buenos Aires ‘in varoşlarında yaşayan İtalyan kökenli, orta sınıftan bir göçmen ailenin reisi olan Carmelo (Dündar Müftüoğlu) obur babaanneye, kız kurusu Anyula’ya (Şerif Sezer) ve yıllardır kendini beste yapmaya adamış, hiç bir işe yaramayan sözde sanatçı kardeşi Chicho’ya bakabilmek için sürekli çalışmasına karşın evi geçindirmekte gün geçtikçe zorlanmaktadır. Bulduğu herşeyi anında büyük bir zevkle tüketen babaanneyi doyurmada Carmelo’nun pazar tezgahındaki mallar bile yetersiz kalmaktadır. İşleri her geçen gün biraz daha kötüye giden Carmelo aileyi geçindirebilmek, daha doğrusu babaanneyi doyurabilmek için yeni çözüm yolları aramaya başlar. Bu konuda başvurduğu Chicho ona birtakım ilginç öneriler getirir. Bunlardan biri de babaanneyi evlendirerek ondan tamamen kurtulmaktır. Bu önerinin kabulünden sonra işler iyice çığrından çıkar ve babaannenin herşeyi silip süpüren iştahıyla tüm ailesinin, çevresindeki herkesin birer birer yokoluşunun acıklı-gülünç öyküsüne tanık oluruz. Çağdaş Arjantinli yazar Roberto Cossa’nın yazdığı “Babaannem Yüz Yaşında” , Esen Çamurdan’ın çevirisi ve Alev Sezer’in rejisiyle İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sergilenen ilginç bir kara-komedi örneği. Arjantin tiyatrosunun yurtdışında en çok sahnelenen oyunlarından biri olan ve ünlü yönetmen Carlos Saura tarafından beyazperdeye aktarılan “Babaannem Yüz Yaşında” adlı oyunda Kaya Akarsu, bu iriyarı, sağlıklı, dinç ve obur canavarı, büyük bir rahatlık ve keyifle canlandırarak oyunun nabzını elinde tutuyor. Oyunun diğer başarılı oyuncusu ise gözü torunu yaşındaki kızlarda olan yaşlı damat adayı Francisco’yu canlandıran Tuğrul Çetiner. Oyundaki diğer rollerin televizyon dizisi oyunculuğuyla yorumlanması, tüm ilginin babaanne tiplemesinde odaklanmasına ve diğer oyun kişilerinin silik kalmasına yol açıyor. Metnin ustaca yapılmış kurgusuna, taşıdığı karamizah öğelerine karşın sahnelemede ve oyunculuktaki tutukluk, tempo düşüklüğü oyunun olumsuz yönleri. “Babaannem Yüz Yaşında” , komedisi biraz budanmış, ciddi yanı daha ağır basan, metnin içerdiği toplumsal eleştirinin göz ardı edildiği bir sahneleme anlayışıyla izleyici karşısına çıkan bir yapım. Yine de konusunun ilginçliği ve Kaya Akarsu’nun çizdiği babaanne tiplemesini izlemek için gidilmeye değer bir oyun. Sezona pek parlak başlangıç yapmayan tiyatromuzun tiyatroseverlere çok fazla seçenek sunmadığı şu günlerde önerilebilecek oyunlardan biri “Babaannem Yüz Yaşında”. Sibeel Arslan Yeşilay RADİKAL, 19.11.1996 |
|
|
EŞEKDAĞ’IN SEVDALISI Yazan : Refik Erduran Yöneten : Mehmet Birkiye Dekor : Nurullah Tuncer Oynayanlar Bay X : Hakan Gerçek Peder : Mehmet Birkiye Kent Oyuncuları
Tartışmalı Bir Hayranlık Eleştirisi Kafamızı körükörüne batı hayranlığı duvarına çarpmışız.150 yıl önce batı sevdasına kapılmışız. Değerlerimize, uygarlığımıza, kişiliğimize sırt çevirmişiz. Batıyı taklit ede ede maymunlaşmışız.Kim olduğumuzu bir türlü kestiremiyormuşuz....Vee bu gidişe dur demek için Refik Erduran çıkıp “böyle gitmez” diyerek bir oyun yazmış. Oyunun adı “Eşekdağ’ın Sevdalısı”ymış. Yazar, hayran olup taklit etmeye çalıştığımız batı dünyasının kirli çamaşırlarını bir bir ortaya dökerek, batının da tıpkı ülkemiz gibi pisliğe, batağa saplandığını belirlemiş ve bunu Türk izleyicileriyle paylaşmak, “eşek”liğimizi yüzümüze vurmak istemiş. Bu yüzden de oyunun adından başlayarak içinde eşek sözcüğü geçen cümleleri oyunun içine bol bol serpiştirmiş. Meğer özendiğimiz batı dünyası, hıristiyan alemi bizden de betermiş. Mafyanın ilk işbirlikçisi İsa peygambermiş, katolik din adamları günahları para karşılığı bağışlıyormuş, AIDS, o gıpta ettiğimiz batılıların dünyaya bulaştırdığı bir illetmiş. Meğer bizler Türk ve müslüman olarak bütün bunların yanında beyazötesi kalıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Bütün bu gerçekleri öğrenmemiz ve gözlerimizin açılması için yolumuzun “Eşekdağ’ın Sevdalısı” oyununa düşmesi gerekiyormuş. “Bir aydınımızın sıradışı saplantısını konu edindiği” iddia edilen “Eşekdağ’ın Sevdalısı”adlı komedi, ünlü bir televizyon yapımcısının, yalnız başına yaşayan bir keşişle görüşmek üzere Eşekdağ’a gitmesiyle başlıyor. Kişiliksiz batı hayranı yapımcı, keşiş tarafından günahlarından arındırılıp vaftiz edilme ve canlı yayında keşişin gerçek yüzünü ortaya çıkararak bir televizyonculuk olayı yaratma düşüyle tırmandığı dağ başında, keşişle görüştükten sonra gerçeklerle yüzyüze geliyor. Oyunda, kendisini bay X olarak adlandıran yapımcının günah çıkarmak için geçmişte işlediği günahları anlattığı bölümler, sahne ortasındaki ekrandan klipvari esprili görüntüler eşliğinde veriliyor. Birinci perde boyunca neredeyse hiç konuşmadan bay X’i dinleyen ve onun anlattıklarına ağzı açık kalan keşişin foyası ise ikinci perdede ortaya çıkıyor. Keşişin konuşmasıyla birlikte, hıristiyan batı dünyasının, Vatikan’ın pislikleri ortaya döküldükçe bay X’in batı sevdası gitgide azalmaya, hatta yok olmaya başlıyor. Aydınımızın batı hayranlığını eleştirmek amacıyla kaleme alınan oyunun konusu oldukça tartışmalı. Batı hayranlığının temsilcisi, hiç te aydın olmayan bay X’in çevirdiği dolaplarla gitgide yükselen kariyeri ironik bir dille eleştirilirken, din olgusuna hiç değinilmiyor. Oysa keşişin kişiliğiyle paralel olarak tüm batı dünyası ve hıristiyanlık yerle bir ediliyor. Türkiye gibi çoğunluğu müslümanların oluşturduğu bir ülkede hıristiyanlığı yüzeysel bir şekilde ele alıp karalamak, işi hakarete vardırmak oldukça kolaycı, ama aynı zamanda tehlikeli bir yaklaşım. Batılı bir yazar tarafından yazılan bir yapıtta, islam dinine ve Türkiye’ye bu şekilde bir yaklaşım söz konusu olsa, Refik Erduran’ın tavrı ne olurdu acaba? Körükörüne duyulan batı hayranlığı, bu nedenle kendi kültüründen kopan, kimliğini yitiren bir toplumu eleştirmek adına bütün suçu batıya yüklemek, oldukça yersiz ve bir sanat yapıtının içermeyeceği ölçüde bir yüzeysellik örneği. Bu oyunun Eylül ayında Atatürk Kültür Merkezi oyun yarışması ödülünü alması da ayrıca düşündürücü. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 27.11.1996 |
|
ORKESTRAYazan: Arthur Miller Çeviren : Yıldırım Türker Rejisör : Arsen Gürzap Dekor : Ethem Özbora Kostüm : Gülhan Kırçova Işık : Yakup Çatık Oynayanlar: Işıl Yücesoy, Tülin Oral, Merih Atalay, Zeynep Erkekli,Seray Gözler, Cem Kurtoğlu, Gılman Peremeci, Seval Gökçe, Özden Çiftçi, Ayşe Günşıray, Bengisu Karahan, Işıl Dayıoğlu, Müge Arıcılar,Ayşe Tunaboylu, Erkan Taşdöğen, Nişan Şirinyan.
Müzikle Ölüme Direnmek
Ausschwitz toplama kampından insanlık manzaraları. Tüyler ürtpertici insanlık suçlarının işlendiği kampta müzik yoluyla yaşama savaşı veren bir avuç kadının yaşamından acı dolu bir kesit. Kamp yöneticisi nazi subaylarının müzikseverlikleri uğruna ölüme gidişleri belirsiz bir tarihe ertelenen orkestra elemanlarının ölümle yaşam arasındaki gel-gitleri. Savaşın dehşetinin soğuk nefesi.
Arthur Miller’in ikinci dünya savaşı sırasında insanlık adına dehşet verici olayların yaşandığı Ausschwitz’de, ne zaman gaz odasına gönderileceklerini bilmeden, nazi subaylarını eğlendirmekle görevlendirilen kadınların yaşamlarını çarpıcı bir dille yansıttığı “Orkestra”, yıllar sonra Devlet Tiyatrosu yapımı olarak yeniden izleyici karşısında.
Yıldrım Türker’in çevirip Arsen Gürzap’ın sahneye koyduğu, kalabalık bir kadro tarafından sergilenen “Orkestra”, toplama kampındaki küçük bir grubun insanlık dışı koşullardaki yaşam savaşımına tanıklık etmemizi sağlayarak, bizi savaşın, ayrımcılığın karanlık çehresiyle yüzleştiriyor.
Yahudi, yarı Yahudi, direnişçi ve komünist tutuklulardan oluşan orkestra, nazi komutanlara konser vermenin yanısıra diğer tutuklular çalışmaya giderken, ölüme giderken de çalmak zorundadır. Orkestra üyelerinin bir süre daha yaşamaları iyi müzik yapmalarına bağlıdır. Orkestra şefi Alma Rose, toplama kampındaki korkunç koşullar altında da olsa sanatını en iyi şekilde icra edebilmek için otoriter tavırlarıyla hergün ölüm korkusu içinde yaşayan müzisyenlerle kıyasıya tartışır. Tek amacı kendilerini kampa hapseden nazilerin önünde saygı duyduğu sanatını en iyi biçimde gerçekleştirebilmektir. Orkestra üyeleri ise ölüme gönderilmemek, yaptıkları müziğin seviyesini düşürmemek, müzikleriyle komutanları sıkmamak için delicesine prova yaparken, hem kendileriyle, hem de diğer kadınlarla çatışırlar. Yaşamları ne denli güç olursa olsun, kampta ölümüne çalıştırılan diğer tutuklulara göre daha ayrıcalıklı bir konumda oldukları için, diğer tutukluların da nefretini kazanmışlardır. Onlar çalışmaya, ya da ölüme gönderilirken, kendi yaşamlarını sürdürmek için yalnızca iyi, daha iyi müzik yapmak zorundadırlar.
Arsen Gürzap metni tüm çarpıcılığıyla sahne üzerine taşımak için titiz bir reji çalışması yapmasına, kampın dehşet verici, soğuk, insanlıkdışı atmosferini başarıyla yansıtmasına karşın, Fransız şarkıcı Fania, Alma Rose, Maria dışındaki karakterlerin birbirleriyle ilişkileri, çelişkiye düştükleri noktalar, çatışmalarının nedeni gibi noktalar açığa çıkmıyor. Arsen Gürzap oyunun başındaki, bomboş sahnede ışıkla yaratılan mekanda tutukluların kamp yolundaki tren yolculuğu ile müzik eşliğinde tutukluların birer birer gaz odasına gönderildikleri sahnelerde oldukça etkileyici bir görsellik yaratıyor.
Ethem Özbora’nın dekor tasarımı, rejinin yarattığı atmosfere katkıda bulunarak toplama kampının irkiltici yanını yansıtırken, sahneyle salon arasına yerleştirdiği dikenli tellerle ,tellerin ardında yaşananlara dışardan bakan izleyiciler olduğumuzu vurguluyor.
“Orkestra”da her koşulda başını dik tutmayı başaran, yaşama umudunu yitirmemeye çalışan şarkıcı Fania rolünde Işıl Yücesoy ile, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, ortak bir yazgıyı paylaştığı insanlardan biraz daha iyi yaşayabilmek için her yolu deneyen Marianne ‘de Merih Atalay’ın oyunculukları belirli bir düzeyi tuttuyor. Müziği ve disiplini her şeyin üstünde tutan orkestra şefi Alma Rose’de Tülin Oral, canlandırdığı karakterin karşıt duygular arasındaki çelişkilerini, sert tavırlarına karşı duygusal yanlarını büyük bir başarıyla yansıtıyor.
Oyunda müzik dinlemek, emir vermek vb. için orkestra üyeleriyle karşı karşıya gelen nazi komutanları Dr. Mengele, Schmidt, Mandel, Kramer tiplemeleri üzerinde fazla durulmadığı izlenimi bırakıyor izleyicide. Özellikle tüm dünyada “insan kasabı” olarak tanınan, isminin geçmesi bile insanların tüylerini ürperten Dr. Mengele ‘yi Cem Kurtoğlu’nun yalnızca müzik tutkunu, sevimli bir insan olarak yorumlaması oyunun atmosferine gölge düşürürken, iyi yürekli bayan Mandel’in birkaç. tutukluyu gaz odasına gönderilmekten kurtarma girişimleri de karakter yeterince iyi belirlenmediği için havada kalıyor.
“Orkestra”, ırkları, kültürleri ya da düşünceleri farklı olduğu için tutuklanıp, insanlıktan çıkarılırcasına sindirilen, eziyet edilen, ölüme gönderilmeleri nazilerin iki dudağının arasında olan kadınların, herşeye rağmen yaşamak için direnmelerini, içinde yaşadıkları atmosferin gerilimini, dehşetini başarıyla izleyiciye yansıtan, Ausschwitz’de yaşananları unutmamamız gerektiğini bir kez daha anımsatan bir oyun. Sibel Arslan Yeşilay Tiyatro Aralık 1996 |
|
|
OSCAR Yazan: Claude Magnier Çeviren : Nedim Saban Yönetmen: Engin Gürmen Dekor : Nilgün Gürkan Kostüm : Sadık Kızılağaç Oynayanlar : Esmeray, Nedim Saban, Ateş Böceği Yalçın, Aslı Aybars, Çiçek Dilligil, Lale Belkıs, Necmi Yapıcı, Hakan Hekimoğlu, Mualla Akdağ.
Bir Dolandırıclık Öyküsü
Temizlik bakanıyla olan yakınlığını kullanarak hayali sabun ihracatı yapan bir işadamı. İşadamının siyaset dışında hiç bir işle ilgilenmeyen politikacı eşi. Yakışıklı şöförleri Oscar’a gönlünü kaptıran kızları. İşadamının emrinde çalışan, onun kızı sandığı bir kıza aşık olan ve işadamının çevirdiği dolapları örnek alarak onu dolandırmaya kalkan bir üçkağıtçı. Sürekli izlediği pembe dizilerin etkisiyle sınıf atlamak için zengin bir adamla evlenen evin hizmetçisi. Cinleriyle haşır neşir garip bir masör. Hizmetçinin çamaşır dolu bavuluyla karıştırılan mücevher dolu bir bavul. İkide bir ortalıktan kaybolan şöför. Hayır, bütün bunların hergün televizyondan, basından izlediğimiz gerçek olaylarla bir ilgisi yok. Olay ülkemizde geçmiyor. Tüm bu garip kişiler ve ilişkiler Claude Magnier’nin yazdığı “Oscar” adlı komedide ele alınıyor. Daha önce Louis De Funes ve Sylvester Stallone tarafından filme alınan oyun Nedim Saban’ın çevirisi ve Engin Gürmen’in rejisiyle Tiyatro Kare yapımı olarak izleyici karşısına çıkıyor. Ülkemizin bugünkü durumuyla paralellik kurularak dolandırıcılar cenneti Türkiye’ye göndermeler yapan oyunda dolandırıcıyı Nedim Saban, sevgilisini Çiçek Dilligil, işadamını Ateş Böceği Yalçın, eşini Lale Belkıs, kızlarını Aslı Aybars, hizmetçiyi Esmeray canlandırıyor. Sahnelemede tiplemeler, durum değişiklikleri, bu değişiklik karşısında takınılan tavırlar yeterince işlenmediği, birkaç kez birbirine karıştırılan bavul esprisi iyi çözümlenemediği, komedinin temposunda etkili olan sahne trafiği kolaycı bir yolla halledildiği için aceleye getirilmiş bir yapım izlenimi uyandırıyor. Sahnelemede bütün bunlar ayrıntılı bir biçimde başarılsa seyri hoş bir güldürü ortaya çıkabilirdi. Nedim Saban, canlandırdığı dolandırıcı tipinde gereksiz yere sahnenin bir ucundan diğerine koşturarak izleyiciyi güldürmenin basit yöntemlerine başvuruyor. İşadamının eşinde Lale Belkıs, canlandırdığı karakterin duygularını, tepkilerin yansıtmaktan uzak, tekdüze abartılı tonlamasını ve tavrını oyunun sonuna dek sürdürüyor. Oyunun eksen kişisi Bernard Barnier’de Ateş Böceği Yalçın da, diğer oyuncular gibi canlandırdığı kişiliği tüm yönleriyle yansıtmaktan çok uzak. “Oscar” da Esmeray, hizmetçi rolünde çizdiği sempatik tiple güldürü tarzına uygun bir oyunculuk düzeyi tutturmayı başarıyor. Oyunun diğer bir olumlu yanı ise Sadık Kızılağaç ‘ın özenli kostümleri. “Yılın kahkaha bombardımanı”, “çılgın güldürü”, “acıklı günlerimizin komedisi” olarak lanse edilen “Oscar” konusun çekiciliğine, sağlam kurgusuna karşın sahneleme ve oyunculuktaki aksaklıklar nedeniyle ne yazık ki bu tanımlamaların çok uzağında kalıyor. Tiyatro Kare’nin geçtiğimiz sezon Müşfik Kenter’in rejisiyle sergilediği “Salaklar Sofrası”nın başarısına ulaşamayan bir oyun “Oscar”. Yine de oyuna adını veren, ama oyunun sonunda kısacık bir rolü olan Oscar’ın her oyunda ünlü bir manken, pop sanatçısı gibi tanınmış isimler tarafından canlandırılacak olması, bu kişileri yakından görmek isteyenler için bir şans olabilir. Karar sizlerin.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL,10.12.1996 |
|
|
BİR ATA, KRALLIĞIM ! Yazan : William Shakespeare Kurgulayan/Yöneten : Başar Sabuncu Özgün Müzik : Selim Atakan Sahne Tasarımı : Nurullah Tuncer Giysi Tasarımı : Türkan Kafadar Koreografi : Selçuk Borak Işık Tasarımı : İlhan Ören
Oyuncular : Arif Akkaya, Murat Çoşkuner, Murat Daltaban, Burak Davudoğlu, Haldun Ergüvenç, Ayhan Kavas, Kemal Kocatürk, Hüseyin Köroğlu, Şebnem Köstem, Aslı Öngören, Ertuğrul Postoğlu, Candan Sabuncu, Ersin Sanver, Salih Sarıkaya
DORUĞA DOĞRU OKSİJEN AZALIR
İnsanoğlu yüzyıllardır, ölümle sınırlandırılmış yaşam süreleri boyunca ölüm karşısında yaşamına anlam kazandırmak için çeşitli yollar aramıştır. Bir tür yeryüzü tanrısı olabilme, ölüm dışında herşeye, herkese hükmetme hırsıyla, insanlık dışı yöntemler kullanarak iktidar olmak ta bu yollardan biridir. Uğruna kanlar akıtıp, en yakınlarını bile gözünü kırpmadan ölüme gönderme pahasına bile olsa iktidarı ele geçiren insan, herkesi buyruğu altına almanın, herşeye hükmedebilmenin, sahip olduğu gücün ve servetin sarhoşluğu içinde ölüme yazgılı olduğunu unutuverir. Oysa ikitidarlar da insan ömrü gibi sonsuz değildir, “kralın ölümlü şakaklarını saran tacın kıyısına taht kurmuştur ölüm. “ Şehir Tiyatrolarının yeni oyunu “Bir Ata, Krallığım!” Shakespeare’in çeşitli oyunlarından yapılan bir düzenlemeyle iktidar tutkusunu irdeliyor. Her yanı delik-deşik metal duvarlarla çevrili, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu duyumsatan bir sahne düzeni içinde Kral Lear’den Macbeth’e, III:Richard’dan Brutus’a, IV. Henry’den Antonius’a unutulmaz Shakespeare karakterleri insanın doğasındaki bencilliğin, kötülüğün, yıkıcılığın sözcülüğünü yapıyor.”Bir Ata, Krallığım!” Başar Sabuncu’nun, Shakespeare’in “Kral Lear”, “Hamlet”, “Macbeth”, “Atinalı Timon”, “Fırtına”, “Cymbeline”, “Corolianus”, “Antonius ile Kleopatra”, “III:Richard, “IV: Henry”, “Julius Caesar”, “Troilos ile Cressida” adlı oyunlarıyla, sonelerinden iktidar -yaşam-ölüm temaları çerçevesinde kurguladığı ve sahnelediği oldukça ilginç bir oyun.
Oyunda Hamlet, babasını öldürerek tahta geçen amcasını öldürmeyi düşünürken, aynı sahnede bir başka Shakespeare karakteri Lady Macbeth, iktidar uğruna işlediği cinayetin izlerini silmeye çalışıyor. Kral Lear’in ülkesini paylaştırmak üzere yanına çağırdığı üç kızı, birden “Macbeth”teki cadılara dönüşerek hurda bir arabanın bagajından çıkıveriyorlar. Sabuncu, oyunun kurgusunda farklı Shaespeare oyunlarındaki benzer karakterleri ve sahneleri birbirine bağlayıp, bir oyuncuya birkaç rolü birden vererek oyunlardaki ortak noktaları ustalıkla birleştiriyor. Shakespeare’in yapıtlarını çok iyi bilmeyen izleyici için, bir oyuncunun hangi sahnede kimi canlandırdığını izleyebilmek oldukça güç. Ama Sabuncu’nun amacı, birbirinden farklı zaman dilimlerinde, farklı koşullarda, farklı kahramanların işlendiği oyunlardan belirli sahneleri yanyana getirerek, insanoğlunun içini kemiren, onu insanlıktan uzaklaştıran, hükmetme, buyruk verme tutkusunun herzaman her yerde geçerli olduğunun altını çizmek ve bunun sonuçlarını etkileyici bir biçimde, Shaespeare’in dilini kullanarak yansıtmak.
Farklı oyunların sahnelerinin içiçe geçmesiyle, aynı temanın farklı sahnelerde, değişik kişilerce yinelenmesiyle, bu nedenle izlenmesinin güçlüğüne karşın tüm oyuncuların içtenlik ve istekle oynamaları, özenli ve etkileyici kostüm, sahne tasarımı , ışık ve müziğiyle izleyiciye keyifli bir tiyatro tadı sunan bir Shakespeare çalışması,ince ince işlenmiş, çarpıcı, etkileyici bir oyun “Bir Ata, Krallığım!”. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 18.11.1996 |
|
|
BEN FEUERBACH Yazan : Tankred Dorst Çeviren : Sema Engin Rejisör : Ayşenil Şamlıoğlu Dekor-Kostüm : Gül Emre Işık Tasarımı : Tevfik Cenker Dramaturg : Özcan Özer Oyuncular : Feuerbach : Selçuk Yöntem Asistan : Eray Eserol Kadın : Zerrin Epikmen OYUNCU, EVET AMA KİMSİN SEN ? “Tiyatrocularla, yani yönetmen ve oyuncularla uzun yıllara dayalı deneyimlerim var. Beni en çok etkileyen ve iğrendiren şey tiyatro giriş sınavları olmuştur. Biri karşınızda durup ‘İşte bu benim, ben şunu yaparım’ der. Öte yanda bu olayı seyredenlerin kendilerini tatmin ettikleri sadistçe bir ortamdır.” Bu sözlerin sahibi Alman oyun yazarı Tankred Dorst “Ben Feuerbach” adlı oyununda, tiyatroda oyunculuğunu sınayan bir oyuncuyu eksen alarak oyuncunun iç dünyasını, gerçek ile düş arasındaki gel-gitleri sorguluyor. Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından geçtiğimiz hafta İstanbul’da izleyiciye sunulan “Ben Feuerbach”, tiyatro dünyasının büyücüleri olan oyuncuların ruh hallerini, çelişkilerini, uğraşları gereği her an yüzyüze geldikleri şizofrenin boyutlarını uç noktada bir oyuncunun kimliğinde ortaya koyan bir oyun. Başarılı oyunculuk kariyerine 7 yıl gibi uzun bir süre ara vermek zorunda kalan Feuerbach’ın yeniden sahneye çıkabilmek için tek şansı ünlü bir yönetmenin karşısında vereceği oyunculuk sınavıdır. Akşamki oyun için hazırlanan sahnede yönetmeni beklerken, kendisini tanımayan asistana büyük bir oyuncu olduğunu kanıtlamaya çalışır. Uzun süren bekleyiş boyunca, asistan karşısında sürekli rol yapan Feuerbach, beğenilmeme, oyunculuğunu kanıtlayamama korkusunun gitgide artmasıyla birlikte başlangıçtaki bilinçli gerçek-rol geçişlerinin dengesini yitirerek oyuncu kimliğiyle gerçek kimliği arasındaki parçalanmayı açığa çıkarmaya başlar. Bu parçalanma, korkuyu bastırma ve kendini savunma dürtüsüyle yice çığrından çıkar. Kimdir Feuerbach, gerçekten çok yetenekli, başarılı bir oyuncu mu, yoksa öyle olduğuna inanan zavallı bir ruh hastası mı ? Ya da her ikisi birden mi?
Sema Engin’in çevirip Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönettiği oyunda, Feuerbach’ı canlandıran Selçuk Yöntem, tiyatroya yıllarını verdikten sonra, ruhsal bozukluğu nedeniyle bir kenara atılan oyuncunun kırgınlığını, yeniden tiyatroya dönebilmek için bütün yeteneğini gösterme çabasını, gerçek ile rol arasındaki ince çizgiyi aşarak ümidini yavaş yavaş yitirişini başarıyla sahneye taşıyor. Ses tonundan tavırlarına, en ince ayrıntısına dek üzerinde titizlikle çalışılmış olan oyun, tek umudu, varoluşunun tek anlamı yeniden tiyatro dünyasının düşsel havasını solumak olan Feuerbach’ın iç dünyasındaki sarsıntıları, umutsuzluğa kapılmamaya çalıştıkça batağa saplanmasını yansıtıyor. “Piyanoyu çalan olmak isterim, tuşlardan biri değil” diyen, sahnenin büyülü atmosferinde, yukarılara doğru uzanan merdivenin en üst basamaklarına tırmanmak ve hep orada kalmak hiç aşağı inmemek isteyen bir oyuncunun dramı “Ben Feuerbach”. Yaşamı boyunca yalnızca oyuncu kimliğiyle ayakta kalmak isteyen bir insanın bu kimliğini yitirdiğinde sığınabilecek başka bir kimliğinin olmaması ne acı. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 25.12.1996 |
|
|
CAHİDE VE BEN FEUERBACH- ROL VE GERÇEK
Sibel Arslan Yeşilay Büyülü, gizemli bir dünyadır sahne. Gerçeklerin düş gücüyle yoğrularak gündelik yaşamın ötesinde bir anlam kazandığı, bütün bir yaşamın yoğunlaştırılarak birkaç saate sığdırılabildiği bir düşler ülkesidir. Oyuncu ise sahne üzerinde bu düşleri yaşayan ve izleyiciye yaşatan, gerçek kimliğinin üzerine düşsel kimlikleri kuşanan, kimi zaman da kendi kimliğiyle, kuşandığı kimliği birbiri içinde eriten bir büyücüdür. Sürekli yeni kimliklerle tanışan, o kimliklerin iç dünyasına girmeye çalışan, birden fazla kişiliği kendi içinde taşımayı üstlenen kişidir.
Bugünlerde sahnelerde tiyatro oyuncusunun iç dünyasındaki çalkantıları, çeşitli kimlikleri kendi kimliği içinde taşımanın güçlüklerini, kısacası oyuncuyu konu alan iki oyun sergileniyor : Nezihe Araz’ın yazdığı “Cahide” ile Tankred Dorst’un “Ben Feuerbach” adlı oyunları. “Cahide” bir dönemin Türk sinemasına ve tiyatrosuna damgasını vurmuş ünlü bir yıldızın gerçek yaşamından kesitleri anlatıyor. “Ben Feuerbach” ise, uzun yıllar ara vermek zorunda kaldığı sahnelere geri dönebilmek için savaşım veren bir oyuncunun iç dünyasına yapılan bir yolculuğun öyküsü. Ortak noktaları bir oyuncunun tiyatro ile yaşam arasındaki çelişkileri olan bu iki oyun, metninden sahnelenmesine, oyunculuğuna dek oldukça büyük farklılıklar içeriyor.
Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Ben Feuerbach”, Ayşenil Şamlıoğlu’nun her ayrıntı üzerinde çalışılmış, başarılı rejisiyle, Feuerbach’ı canlandıran Selçuk Yöntem’ in duyarlı, Dorst’un yarattığı kişiliğe uygun, onun iç dünyasındaki gelgitleri yansıtan oyunculuğu, Gül Emre’nin Feuerbach’ın kişilik bölünmesini görselleştiren sahne tasarımıyla ince ince işlenmiş, izleyiciye tiyatro dünyasının sorunlarını, bir oyuncunun gözünden aktaran ilginç bir yapım. “Ben Feuerbach” ,oyunculuğun bireye kendi kimliğiyle hesaplaşmasının dışında, oyunda canlandırdığı kimlikle de hesaplaşmasının kazandırdığı kişisel zenginliklerin yanısıra, yaşattığı sıkıntılı süreci, yol açtığı kimlik bunalımı da etkileyici biçimde gözler önüne seriyor.
Talimhane Sahnesi’nde Hakan Altıner’in rejisiyle sergilenen, “Cahide” ise Cahide Sonku’nun yaşamından bir kesit vererek, gündelik yaşamının, aşklarının, evliliklerinin tiyatro yaşamını etkilemesini , herşeye rağmen tiyatro tutkusundan vazgeçmeyen bir kadını ve dönemin tiyatro dünyasını yansıtıyor.. Müziklerini Cem İdiz’in yaptığı oyunda başlıca rolleri Nurseli İdiz, Erhan Yazıcıoğlu, Mübeccel Vardar ile Alp Öyken canlandırıyor.
Ülkemizde “Dönemeç” ve “Kara Kız” adlı oyunlarıyla tanınan Alman yazar Tankred Dorst, 1986 yılında yazdığı “Ben Feuerbach” ta, oyuncu Feuerbach ekseninde, tiyatro giriş sınavlarının -deneyimli ve başarılı bile olsa- oyuncu üzerinde yarattığı baskıyı, başaramama korkusunu, kendisini sınayacak yönetmeni bekleyiş süreci içinde, otorite karşısında duyduğu korkuyu bastırma eğilimini ve bunun sonuçlarını, kendinden emin olarak çıktığı sahnede, kendini sorgulamaya başlayarak gitgide umutsuzluğa düşmesini etkileyici bir dille yansıtıyor. Oyunda gelmesi beklenen, ama bir türlü gelmeyen yönetmen, Feuerbach’ın yazgısını belirleyecek olan otoriteyi simgeliyor. Yönetmenin gelmeyişi Feuerbach’ı sarsıp olumsuz düşüncelere götürerek kendisiyle hesaplaşması için itici gücü oluşturuyor.
“Cahide”ye döndüğümüzde ise oyuncu Cahide ile yönetmen Muhsin Ertuğrul’un çatışmalarına, oyuncunun yaşamını yönlendirmeye çalışan bir yönetmenin çabalarına tanık oluyoruz. Keşfedip yıldız olmasını sağladığı Cahide’ye ‘yıldız olmanın kolay, yıldız olarak kalmanın güç’ olduğunu anlatan yönetmen, ünlü bir oyuncu olmanın getirdiği özgüvenle, mesleğinin gereklerini yerine getirmese bile hep zirvede kalacağına inanan Cahide’yi oyunculuk konusunda yönlendirmeye çalışır. Oysa yönetmenin tüm karşı çıkışlarına, öğütlerine rağmen yaşamını bildiği gibi yönlendiren Cahide’nin her karşı çıkışı, başına buyruk tavırları sahne yaşamını olumsuz etkileyecektir. Buna bir de kendisine rakip kadın oyuncuların, ardından çevirdiği dolaplar da eklenince Cahide’nin düşkırıklıkları giderek artar. “Cahide” de betimlenen tiyatro dünyasında kazanılan başarıların, rastlantılardan ve başkalarını ezmekten geçtiği açıktır. Bu dünyada oyuncunun yeniden sahne dünyasına adım atabilmesi için “Ben Feuerbach”ta olduğu gibi, yeniden kendini kanıtlamaya çalışmasına gerek yoktur. Kişisel ilişkiler, yönetmeni ikna etme yeteneği olayı çözmektedir.
“Ben Feuerbach”ı Alman tiyatrosundan, “Cahide”yi ise Türk tiyatro dünyasından bir kesit olarak ele aldığımızda, Avrupa tiyatrosu kadar uzun bir geçmişi olmayan tiyatromuzla, tüm yönleriyle öykündüğümüz Batı tiyatrosu arasındaki fark iyice açığa çıkıyor. Bir yanda disiplinli, başarılı bile olsa bir oyunda rol alabilmek için her seferinde kendisinin bu role en uygun kişi olduğunu kanıtlamaya çalışan bir oyuncu, öte yanda rol kapmak için kulis yapan, kendini bir kez kabul ettirdikten sonra artık disiplinli çalışmaya, kendini yenilemeye gerek duymayan bir yıldız. Oysa başarı, bir kez elde edildikten sonra sonsuza dek varolabilen bir olgu değildir. Her defasında aynı başarıya ulaşabilmek, hatta o başarıyı aşabilmek için daha çok çaba göstermek gerekir.
Her iki oyunun sahne üzerindeki serüveni izlendiğinde bu durum daha net biçimde ortaya çıkıyor. “Ben Feuerbach” metnin atmosferine uygun bir biçimde, ciddi, disiplinli, ayrıntılı bir çalışmayla sahneye aktarılırken, batı tarzında bir tiyatronun yerleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde geçen “Cahide”, umursamaz, hatta izleyiciyi rahatsız edecek kadar “rahat” tavırlı bir oyunculukla izleyiciye sunuluyor. Oyunda özellikle Nurseli İdiz’le Erhan Yazıcıoğlu’nun oyunculukları, televizyon ekranı karşısında sergilediklerine benzer rahat tutumlarıyla oyunculuk sınırlarını aşarak oyunun hüzünlü havasına gölge düşürüyor. Oyunun bir sahnesinde eşcinsel terzi rolündeki Erhan Yazıcıoğlu’nun bazı izleyicilere laf atarak “doğaçlama” yapması, ardından Nurseli İdiz’in kendini tutamayıp gülmesi, kahkahalar arasında repliklerini söylemeye çalışması, üstelik bunun birkaç kez yinelenmesi, izleyiciyle içiçe düzenlenen mekanda izleiyiciyle fazla içli dışlı olunmasını sağlıyor. “Kolay mı Cahide olmak” diyen Nurseli İdiz, belli ki oyunculuğun hiç te kolay olmadığının farkına henüz varmamış. Tiyatronun sıkı disiplin ve çok çalışma gerektiren bir sanat olduğunu, oyuncuların yaşamlarını tiyatroya göre belirlemeleri gerektiğini vurgulayan, Alp Öyken’in canlandırdığı Muhsin Ertuğrul -doğru yorumlandığı halde- sahnede olup bitenler karşısında oldukça absürd bir karakter olarak kalıyor.
Ben Feuerbach’ım, Ben Cahide’yim diyen, iki farklı tiyatro dünyasından iki farklı oyuncu karakteri ve rol-gerçek, sanat-yaşam arasındaki gelgitleri. İki farklı dünya ve sanatı algılayış biçimi. Bir yanda kendi aralarında çok eğlenen, zaman zaman oyuncu olduklarını unutuveren oyuncular, öte yanda kendi kimliğini ve canlandırdığı kimlikleri sorgulayan, canlandırdığı kişileri kendinin bir parçası olarak gören , yaratıcılığın sınırlarını zorlamaya çalışan bir “oyuncu”yu oynayan başka bir oyuncu.. Oyuncu olmanın kolaylığını ve güçlüğünü yansıtan iki oyun. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 5.1.1997 |
|
|
KRAL OİDİPUS- OİDİPUS KOLONOS’TA Yazan : Sofokles Çeviren : Bedrettin Tuncel- Serra Yılmaz Yöneten : Cüneyt Türel Sahne Tasarımı : Ersin Satgan Giysi Tasarımı : Sevim Çavdar Hareket Yönetmeni : Selçuk Borak Müzik Düzenleme: Selim Atakan Işık Tasarımı : Cahit Kök- Sabahattin Gündoğan Dramaturg : Serra Yılmaz Oynayanlar: Avni Yalçın, Erhan Abir, Aytaç Yörükaslan, Devrim Parscan, Arslan Kaçar, Kamran Usluer, Bensu Orhunöz, Tomris İncer, Ahmet Uz, Sevtap Çapan, Cengiz Keskinkılıç, Bahtiyar engin, Oktay Sözbir, Sükan Kahraman, Naşti Özcan, Serdar Duman, Kaan Erten, Özgür Kemertaş, Altuğ Kutluğ, Altay Özbek, Naci Taşdöğen, Ergun Üğlu, Melahat Abbasova, Mürşit Ağa Bağ , Savaş Barutçu, Ezgi Çelik, Rahmi Elhan, Zümrüt Erkin, Övgü Gümüş, Eray Kahya, Hüseyin Karabağ, Derya Karabina, Özgün Keser, Murat Kılıç, Funda Özcan, Fulya Şirin, Nur Saçbüker, Esra Ülger, Sibel Yıldırım, Ferit Yılmaz, Selçuk Yüksel, Metin Zakoğlu, Rahmi Elhan,.
GÖNÜL GÖZÜYLE BAKABİLMEK
Veba yüzünden umutsuzluk içindeki Thebai ‘de rahipler, çocuklar, yaşlılar sarayın önünde diz çökmüş, bir zamanlar yurtlarını kurtarmış olan kral Oidipus’a dertlerini anlatıp yardım isterler. Oidipus ta vebanın nedenini araştırır. Bu beladan ancak eski kral Laios’un katilinin bulunup cezalandırılmasıyla kurtulunabileceğini öğrenen Oidipus katili bulmaya çalışırken, kendi geçmişi hakkındaki gerçekler birer birer gün ışığına çıkmaya başlar. Kahin Teresias’ın söyledikleriyle katilin kendisi olabileceğinden şüphelenen Oidipus, buna rağmen araştırmaya devam eder ve korkunç gerçekle yüzyüze geldiğinde kendi çıkarlarını hiçe sayarak, ülkesinin çıkarları için kendini cezalandırır ve ülkesini terk ederek kızı Antigone ile zorlu bir yolculuğa çıkar. Öfkeli bir anında öldürdüğü kişinin kendi bababsı, evlendiği İokaste’ninse öz annesi olduğunu öğrendiğinde, gören gözleriyle gerçeğe kör olduğunu anlayan Oidipus, gözlerini kör ederek gerçeği görmeye, erdeme ulaşmaya çalışır. Azametli, herşeye hükmeden, çabucak öfkelenen kral, kendi gerçeğiyle yüzleştikten sonra, acı çekerek, gerçekleri bütün açıklığıyla gören bir bilgeye dönüşür.
Sofokles’in Oidipus’un yaşamının birbirne zıt iki evresini anlattığı “Kral Oidipus” ile “Oidipus Kolonos’ta” adlı iki tragedyası birarada Şehir Tiyatrolarında izleyici karşısına çıkıyor. Bedrettin Tuncel-Serra Yılmaz’ın türkçesiyle Cüneyt Türel tarafından sahnelenen, 2500 yıl önce yazılan oyunda iktidar ve erdem sorgulanıyor. 50 yıl önce Ankara Devlet tiyatrosu ile İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen “Kral Oidipus”un yanısıra “Oidipus Klonos’ta” ilk kez sahneye konuyor. “Oidipus”, sonucu ne olursa olsun gerçeğe ulaşma, kimliğiyle yüzleşme tutkusu içindeki bir kralın tragedyasından yola çıkılarak iktidarın, yöneticilerin sahip olması gereken erdemlerin sorgulanmasının ön plana alındığı bir anlayışla sahneye konuluyor. Güncelleştirilmeden, günümüze doğrudan göndermeler yapılmadan sahnelenen oyun, binyıllar öncesinde tartışılan konuları, müzik, dekor , kostüm ve ışığın yerli yerinde kullanımıyla ve abartısız yalın bir tiyatro diliyle etkileyici bir biçimde izleyiciye sunuyor. Avni Yalçın, ilk oyun “Kral Oidipus”ta, ülkesindeki felaketin nedenlerini araştırırken, gitgide kendiden şüphelenen, buna karşın gerçeğin üstüne gitmekten çekinmeyen, bile bile kendi sonunu hazırlayan, halkın çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan gözüpek kral rolünde Oidipus’un içinde kopan fırtınaları yansıtmada başarılı olmayan bir oyunculuk sergiliyor. Yalçın, “Oidipus Kolonos’ta”da ise, görmeyen gözleriyle kızının eşliğinde yoksulluk içinde diyar diyar dolaşan gerçeğe ve erdeme ulaşmış, bilgeleşmiş yaşlı Oidipus’ta daha başarılı. Oidipus’un karısı İokaste’de Tomris İncer, Tereisias’ta Kamran Usluer, Antigone’de Bensu Orhunöz, rahipte Aytaç Yörükaslan ile korobaşında Devrim Parscan’ın yanısıra koroyu oluşturan oyuncuların başarıları göze çarpıyor. Ersin Satgan’ın sahne tasarımı, oyunun fazla hareketli olmayan, sözlerin egemen olduğu dingin ama hüzünlü atmosferine zengin bir görsellik kazandırıyor. Sevim Çavdar’ın giysi tasarımı da Cahit Kök ile Sabahattin Gündoğan’ın yaratıcı ışık tasarımıyla birlikte, Selim Atakan’ın müzikleri eşliğinde “Oidipus” tragedyasını görkemli kılan etmenler.
Çağımızdaki teknolojik, bilimsel, sanatsal vb. her alandaki gelişim ve değişimlere karşın insanın fazlaca değişmediğini gösteriyor binyıllar öncesi yazılan bu oyun. Cüneyt Türel’in bir söyleşide belirttiği gibi “değişir gibi görünen, insanın değişmeyen özünün ifadesi.” Aradan geçen bunca uzun zamana karşın hala Sofokles’ten öğreneceğimiz çok şey var. Özellikle politikacıların, iktidarda olanların mutlaka izlemesi ve ders alması gereken bir oyun “Oidipus”. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 02.01.1997 |
|
|
AÇIK EVLİLİK Yazan : Dario Fo Çeviren : Füsun Demirel Yönetmen : Enver Aysever Dekor : Şirin Dağtekin Müzik : Uluğ Aydeniz Işık : Hakan Özipek OYNAYANLAR Billur Kalkavan,Tarkan Koç,Goncagül Sunar, Serkan Aysever
ARDINA KADAR AÇIK BİR AİLE Sibel Arslan Yeşilay Bu sezon tiyatro sahnelerinde Dario Fo rüzgarları esiyor. Devlet Tiyatrolarında sergilenen “Kadınlardan Konuşalım” ve Grup Kafka’nın “Kadın Oyunları”nın ardından, Tiyatro Çisenti Dario Fo’nun, geçtiğimiz sezon Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Açık Evlilik” adlı oyunuyla Martı Sanat Evi’nde izleyici karşısına çıkıyor. 1983 yılında Turizm ve Gösteri Bakanlığı tarafından İtalya’da 18 yaşından küçüklerin izlemesi yasaklanan “Açık Evlilik”te Dario Fo, erkek egemen aile yapısını ironik bir dille sorguluyor. Zaman içinde tüm heyecanlarını yitirmiş, sıradan, tekdüze bir yaşantı süren karı-kocanın yaşamından kesitler sunan oyunda, yaşamına renk katmak için sürekli farklı kadınlarla birlikte olan ve bunu en doğal hakkı olarak gören koca, karısının gösterdiği tepkiler ve intihar girişimleri üzerine, karısına her ikisinin de dilediğince yaşayabileceği “açık aile” yapısını önerir. Ancak tek taraflı açık olduğunda erkek açısından sakıncası olmayan bu ilişki, iki taraf birden açık olunca sorun çıkarmaya başlar. Öyle ya erkeğin egemen olduğu aile yapısında tüm özgürlükler ve haklar yalnızca erkeklere tanınmıştır, çizmeyi aşmaması gereken taraf ise her zaman kadın olmalıdır. Taşlama ve toplumsal eleştiri ustası Dario Fo’nun tek eşliliğin ve çokeşliliğin çözümsüzlüğünü kendine özgü biçemi ve gülmece anlayışı içinde dile getirdiği “Açık Evlilik” Füsun Demirel’in çevirisi ve Enver Aysever’in rejisiyle sahneleniyor. Nurşen Gürboğa’nın metin üzerinde değişiklikler yaptığı oyunda Antonia’yı Billur Kalkavan, Adam’ı Tarkan Koç canlandırıyor. Oyunun başına eklenen bölüm, izleyiciyi çıkmaza giren ilişkinin geçmişine götürerek, karı-kocanın başlangıçta birbirini seven mutlu bir çift olduklarını vurguluyor. Metinde zaten yeterince açık olan olayları açıklamak için bir anlatıcının eklenmesi metne hiç bir özellik karmadığı gibi, anlatıcı rolündeki Goncagül Sunar’ın abartılı tavırları ve inandırıcı olmayan konuşma tarzı oyunun atmosferine gölge düşürüyor. Anlatıcının zaman zaman Antonia’nın arkadaşı rolünü üstlenmesi, ardından sahne önüne gelerek Anlatıcı’yı oynaması, metinde bulunan, karı-kocanın kavgalarına izleyiciyi de ortak etmesi, ilişkilerini sorgularken birbirlerini izleyiciye şikayet etmesi vb.nin yanında, bu kadar anlatının içinde, Anlatıcıyı işlevsiz ve gereksiz kılıyor. “Açık Evlilik”, sözleri sahne üzerinde okumanın ötesine geçemeyen, abartılı olmaya çalıştıkları tavırlarda başarılı olamayan oyuncular ve sahnelemedeki yetersizlikler nedeniyle Dario Fo’nun eleştirel metninin, gülmece havasını yansıtarak izleyiciyle sıcak bir dialog kurmayı başaramıyor. İlk kez sahneye çıkan Billur Kalkavan, diğer iki oyuncunun yanısıra rahat tavırları ve doğallığıyla dikkat çekiyor. Dario Fo oyunlarının usta işi oyunculuk gerektirdiği ve metne rağmen izleyiciyi güldürmenin hiç te kolay olmadığını bir kez daha ortaya çıkarıyor “Açık Evlilik”. Sibel Arslan Yeşilay 10.01.1997 |
|
|
KADI Yazan : Ülkü Tamer Y öneten : Engin Cezzar Müzik : Cem İdiz Dans Düzeni : Nilay Yeşiltepe Dekor : Haluk Işık Kostüm : Sevgi Türkay Işık : Ayhan Güldağları Oynayanlar : Mehmet Ali Kaptanlar, Ali Sürmeli, İsmail İncekara, Mehlika Kaptanlar, Ece Okay Serdengeçti, İsmail Hakkı Sunat, Oya İnci, Gülen Çehreli algöz, Aylin Uzunlar, İştar Gökseven, Kürşat Alnıaçık, Simay Küçük, Özgür Erkekli, Tunç Günbay, Gökalp Kulan, Saydam Yeniay, Cemal Ünlü, Cem Arabacıoğlu, Vala Önengüt, Ebru Karanfilli, Gülay Güngören
KADI’DAN KÖŞEYİ DÖNME DERSLERİ Sibel Arslan Yeşilay Devlet Tiyatrolarının yeni oyunu “Kadı”, Musahipzade Celal’in “Aynaroz Kadısı” adlı oyunundan yola çıkarak Ülkü Tamer’in yazdığı, paraya ve kadına düşkün Yakup’un, kadılık yaptığı heryerden kovularak sürüldüğü Milo adasında çevirdiği dolapları eğlendirici bir dille anlatan, din sömürüsünün ve yozlaşmış yönetimin hicvedildiği bir müzikli oyun. Ülkü Tamer’in, Musahipzade Celal’in 1927 yılında yazdığı ve en çok sahnelenen oyunlarından biri olan “Aynaroz Kadısı”nın dilini sadeleştirerek, olayın kurgusunu değiştirip yeni kişiler ekleyerek ve izleyicinin belirli bir mesafeden bakmasını sağlayacak epik anlayışta şarkılarla süslediği “Kadı” , dinin kişisel çıkarlar için kullanımını ele alıyor. Engin Cezzar’ın sahnelediği “Kadı”, bugünlerde gündemden düşmeyen bir tarikat liderinin başından geçenleri anımsatan bir sahneyle, kadı Yakup Efendi’nin evli bir kadınla basılmasıyla başlıyor. Kendini kurtarmak için bin türlü yalan uydurup kimseyi inandıramayınca çeşitli illerde faaliyetlerini sürdüren, para ve kadın konusundaki zaafları yüzünden gittiği her yerde olmadık rezaletler çıkaran Yakup Efendi’nin son durağı Milo adasıdır. Küçücük adada kendisine fazla çıkar sağlayamayan Kadı, İstanbul’a dönme hayalleri kurarken karşısına kesesini doldurabileceği iki olay çıkıverir. Biri adadaki çıplak Venüs heykelinin Fransızlara satılması, diğeri ise ölen babasının mallarına kilise tarafından el konan ve rahibe olmaya zorlanan Afroditi olayıdır. Afroditi’ye ve parasına göz koyan Yakup’un karşısına, insanları din yoluyla sömürmede kendisi kadar deneyimli olan papaz Gregoryos çıkar. Bu iki din adamının kendi çıkarlarını koruma uğruna yaptıkları kurnazlık yarışı oldukça ilginç ve eğlenceli. Buna bir de paranın kokusunu alıp adaya gelen Yakup’un akrabası Şeyhülislam Lemi eklenince kolay yoldan köşeyi dönme hırsının insan zekasını ne denli geliştirdiğine tanık oluruz. Hemen hemen boş bir sahnede bir kaç aksesuarla oynanan oyunun şarkıları ve dansları oldukça başarılı. Ancak, özellikle birinci perdedeki müzikli bölümler gereğinden çok uzatılmamış olsa, oyun daha tempolu ve etkileyici olurdu. Daha hareketli olan ikinci perdede olayların temposu gitgide artarak, Kadı’nın yapacağı hinlikler ardarda sıralanıyor. Kadı’da Mehmet Ali Kaptanlar, Papaz’da Ali Sürmeli, Şeyhülislam’da İsmail İncekara, Şemi’de İsmail Hakkı Sunat oldukça başarılı tiplemeler çizerken, diğer oyuncular da rollerini çoşkuyla canlandırıyorlar. “Kadı”da heykeli almaya gelen Fransız heyetini karşılayan mehter takımının yabancılara yaranmak için yarı Fransızca, yarı İngilizce mehter marşı söyledikleri sahne ile papazlarla seksi rahibelerin şarkıları ve dansları oyunun en etkileyici sahneleri. “Kadı” devlet yönetimindeki aksaklıklar, yöneticilerin çıkarcılığı, rüşvet, adam kayırma, din sömürüsü, yobazlık gibi hiç te yabancısı olmadığımız konuları ustaca yazılmış bir metinle, şarkılar ve danslarla eğlenceli bir dille anlatıyor, ağlanacak halimizi güldürerek yansıtıyor. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 4.02.1997
|
|
|
SİLVANLI KADINLAR Yazan : İsmail Kaygusuz Yöneten : Mustafa Arslan Dramaturg : Haşmet Zeybek Dekor-Kostüm : Feyza Zeybek Oynayanlar: Zeki Yıldırım, Selçuk Soğukçay, Ayça Telırmak, Hakan Arlı, Esin Umulu, Ersin Umulu, Dolunay Soysert, Bahar Işık, Burteçin Zoga
ÇARESİZLİĞİN CİNLERİ Sibel Arslan Yeşilay Kocanız aylarca ortadan kaybolduktan sonra, kendisini cinlerin kaçırdığını, bir cinin kendisine aşık olup eve hapsettiğini söylese inanıp ona acır mıydınız? “Çüklü bebe istiyem” diye ortalıkta dolaşan kocanıza erkek evlat veremediğinizde, kocanızı kandırmak için ebeyle birlik olup bebeğe balmumundan bir çük takar mıydınız? Kızınız yaşında birini kocanıza kuma alır mıydınız? Şehir Tiyatroları’nın yeni oyunlarından “Silvanlı Kadınlar”, gelenekler, efsaneler ve erkekler dünyasının acı gerçekleri arasında sıkışıp kalmış, yukarıda saydıklarımızı gerçekleştiren kırsal kesim kadınların yazgılarını köy seyirlik oyunu geleneğinden yararlanarak ortaya koyan bir oyun. “Silvanlı Kadınlar”da Güneydoğu Anadoluhalkının söylencelerle gerçeklerin birbirine karıştığı, ataerkil sistemin yaşamın her anına egemen olduğu dünyası ve bu dünyada kadının konumu “kuma” ve “berdel” olguları bağlamında epik biçemin mesafeli bakış açısıyla yansıtılıyor. Ekip çalışması sonucunda gerçekleştirilen oyunun yazarı İsmail Kaygusuz, yönetmeni ise Mustafa Arslan. Dekor ve kostümü tasarımını Feyza Zeybek’in gerçekleştirdiği oyunda Zeki Yıldırım, Selçuk Soğukçay, Ayça Telırmak, Hakan Arlı, Esin Umulu, Ersin Umulu, Dolunay Soysert, Bahar Işık ve Burteçin Zoga rol alıyor. Tüm oyuncuların sahne üzerinde küçük aksesuar değişimiyle farklı kişiliklere büründükleri oyunda, mekan değişimleri de birkaç dal parçası ya da kumaşla yansıtılıyor, oyuncular çeşitli tiplemelerin yanısıra dekorun bir parçası olarak da yer alıyorlar. Yanılsamacı anlayıştan uzak bir tutumla sahnelenen oyunda herşey izleyicinin gözü önünde gerçekleştiriliyor. İzleyicinin oyun kişileriyle özdeşlemesini engellemek için, trajik bir sahneyi son derece neşeli sahnenin izlemesi ve bunun oyunun bütününe yerleştirilerek eleştirel bir bakış kazandırılmasına özen gösterilmiş. Trajik öğelerle komik öğelerin peşpeşe sıralandığı, kimi zaman da içiçe geçtiği “Silvanlı Kadınlar”da, erkeklerin egemenliği altındaki bir dünyada, üzerine kuma gelmesin diye kocasına erkek çocuk verebilmek için evliyalardan, doğaüstü güçlerden medet uman, istemediği yaşlı bir erkekle evlenmek zorunda kalan kadınların çaresizlikleri masal havası içinde, törelerin insanların yaşamlarını belirlemede ne denli önemli bir rol oynadığı vurgulanarak yansıtılıyor. Sahnede sergilenen olayların arasına müzik ve danslar serpiştirilerek yörenin atmosferi sergileniyor. Dekor, kostüm ve danslarla yaratılan düzeyli görsellik ve mizah boyutu oyunun olumlu yönünü oluştururken Ayça Telırmak ile Burteçin Zoga’nın başarılı oyunlarının dışında diğer oyuncular fazla varlık gösteremiyorlar. “Silvanlı Kadınlar” kadınların saflıklarının, güçsüzlüklerinin, töreler karşısında çaresizliklerinin, yaşamlarını diledikleri gibi belirleyememelerinin nedenlerine, doğaüstü güçlere, cinlere perilere yönelmelerinin kaynağına inilse, yalnızca gerçekleri ironik biçimde ele almakla yetinmese çok daha eleştirel bir tavır yakalayabilirdi. Ancak, geleneksel Türk tiyatrosunun kaynaklarından yola çıkarak modern bir tiyatro dilini yakalama açısından olumlu bir çalışma “Silvanlı Kadınlar”. Sibeel Arslan Yeşilay 23.01.1997 |
|
|
KÜHEYLAN Yazan: Peter Shaffer Çeviren : Sevgi Sanlı Yöneten : Şakir Gürzumar Dekor-Kostüm : Osman Şengezer Hareket: Murat Ersan Oynayanlar: Tolga Çevik, Hadi Çaman, Gülsen Tuncer, Gönen Bozbey, Recep Yener, Birol Engeler, Okay Şenol, Tarkan Yılmaz, Emel Pala, Burcu Saraçoğlu
İÇİMİZDEKİ PEGASUS Sibel Arslan Yeşilay Oyunlarında insanlar arasındaki iletişim kopukluğunu ana tema olarak işleyen, yalnızca sözün ağırlıkta olmadığı, sözle dramatik eylemin içiçe geçtiği bir tiyatro dili yaratan İngiliz oyun yazarı Peter Shaffer’in “Küheylan” adlı oyunu Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları tarafından sergileniyor. İlk kez 1973 yılında Londra’da sergilenen, ülkemizde de Cüneyt Gökçer tarafından sahneye konan “Küheylan”da Shaffer, çarpıcı teatral görüntülerle aşılışmışın dışında bir duygusal etki yaratarak içine kapalı burjuva toplumunun eleştirisini yapıyor. İlk bakışta bir psikanaliz öyküsü olarak gelişiyor “Küheylan”. Psikiatrist Dysart, altı atın gözlerini oyan genç Alan’ın yaptığı bu eylemin nedenlerini ortaya çıkararak, delikanlının karmaşık iç dünyasını düzenlemeye çalışır. Aşırı dindar bir anneyle tanrıtanımaz, otoriter bir baba arasında sıkışıp kalan Alan, tüm tutkusunu atlara yöneltmiştir. Alan’ın içinde bulunduğu ruhsal durumu tanımaya başlayan Dysart, yavaş yavaş kendi “normal” dünyasının, tutkulardan uzak yaşamının bilincine varıp delikanlının dizginleyemediği tutkularına gıpta etmeye başlayarak, tutkuları yok etmeye yarayan mesleğini sorgulama süreci içine girer. Tutkularının ardından dörtnala koşan bir delikanlının, “normal”in hizmetine girmeye zorlanmasını, kişiliğinin budanıp sığlaştırılmasını, bu süreç içinde psikiatrist Dysart’ın “normal” denilen yaşamı, düşünce tarzını sorgulamasını çarpıcı bir dille anlatıyor “Küheylan”. Kişiliği henüz oturmamış gençlerin yanlış yönlendirme ve baskılarla varabilecekleri uç noktaların sorgulandığı ve sonuçlarının yansıtıldığı oyun, toplumun bireylere uyguladığı baskıyı, empoze ettiği değer yargılarını keskin bir biçimde eleştiriyor. Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları’nın 15. yıllarını kutlamak için böylesine anlamlı, aynı zamanda öylesi güç bir oyunu sahnelemeye girişmesi kutlanacak bir çaba. Oyunu sahneye koyan Devlet Tiyatrosu yönetmeni Şakir Gürzumar, özel bir tiyatronun tüm olanaklarını zorlayarak etkileyici bir çalışma gerçekleştiriyor. Genç oyuncu Tolga Çevik Alan rolünde başarılı bir performans seriliyor. Dysart’ta Hadi Çaman’ın yorumu yer yer abartılı, özellikle oyunun sonlarına doğru, Alan’ın dünyasıyla kendi dünyasını karşılaştırarak kendisiyle hesaplaştığı bölüm biraz fazla didaktik yorumlanıyor. Alan’ın annesi rolündeki Gülsen Tuncer ile babası rolündeki Recep Yener, belki de oyunda tüm ilgi Alan’ın kişiliğinde odaklandığı için, tek boyutlu bir yorumla yetiniyor. Oyunda Gülsen Tuncer ile Hadi Çaman’ın bazı kelimeleri gereksiz yere abartılı vurgulamaları ya rejiden ya da oyunculuktan kaynaklanan, oyuna hizmet etmeyen öğeler. Sahnede söylenen sözler kadar devinimlerin de önem taşıdığı oyunda atları canlandıran oyuncuların, özellikle Alan’ın Tanrı yerine koyup taptığı, tüm tutkularını yönelttiği Seçkin adlı atın devinimleri daha etkileyici biçimde düzenlenebilir, böylelikle oyuna çarpıcı bir görsellik kazandırılabilirdi. Bütün bunlara rağmen “Küheylan” üzerinde titizlikle çalışılmış, belirli bir düzeyi tutturmayı başaran bir yapım. Böylesine güzel bir metni izleyiciye sunduğu ve özel tiyatroların ille de komedi oynaması gerekmediğini gösterdiği için Hadi Çaman’ı kutlamak gerekiyor.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 18.01.1997 |
|
|
BİR AVUÇ HAYVAN MAYVAN GÖLGE OYUNU Yazan : Ayşe Selen Yöneten: Şehsuvar Aktaş- Taner Birsel Tasvir : Claude Leon Oyuncular : Ayşe Selen, Erdinç Doğan TİYATRO OYUNEVİ
Masal Her zaman Masal Değildir Sibel Arslan Yeşilay “Çok eskiden, çok uzak bir ülkede bir orman varmış. Bu ormanda hiç bir yerde görülmemiş hayvanlar da yaşarmış. Güneşli bir sabah koca bir bulut güneşin önüne geçmiş, onu kapatmış. Hayvanlar bulut sandıkları şeyin aslında dev bir kuş olduğunu görmüşler. Karmakuş’muş gelen. Sırtında garip bir yaratık olan Kimayra’yı taşıyormuş.” Bu garip yaratığın ormanın ortasına bir ateş topu bırakmasıyla ormandaki hayvanların yaşamları altüst olmuş. Korkudan gecelerini ateş topunun karşısında uykusuz geçiren hayvanların tüm düzeni bozulmuş.
Tiyatro Oyunevi’nin sunduğu “Bir Avuç Hayvan Mayvan” adlı oyundan sözediyorum. Ormanda mutlu bir yaşam sürdüren hayvanların birgün ormana gelen iri bir kuşun tehditleri yüzünden korkuya yenik düşmelerini anlatan gölge oyunu “Bir Avuç Hayvan Mayvan”. Geleneksel gölge oyununun anlatım olanaklarıyla öykü anlatma geleneğinin birleştirildiği oyunda Claude Leon’un geleneksel gölge oyunu figürlerinin yanısıra özgün düşsel figürleri de kapsayan etkileyici rengarenk tasvirleri oldukça ilgi çekici. Korkudan kurtulabilmenin tek yolunun korkuyla yüzleşmek olduğunun vurgulandığı oyun, müziğiyle, herbiri kendine özgü nitelikler taşıyan çeşit çeşit sevimli hayvan tiplemeleriyle, anlatım dilininin yalınlığı ve etkileyiciliğiyle çocukları ve büyükleri bir saatliğine de olsa gündelik yaşamdan koparıp bu naif dünyanın içine çekiveriyor. Şehsuvar Aktaş ile Taner Birsel’in yönettiği “Bir Avuç Hayvan Mayvan”ın oyuncuları Erdinç Doğan ile aynı zamanda oyunun yazarı olan Ayşe Selen. 2-8 yaş arası çocuklara yönelik “Bir Avuç Hayvan Mayvan”, çocukları olduğu kadar büyükleri de masalların gizemli dünyasında eğlenceli bir yolculuğa davet ediyor. Bir hafta sonu birkaç saatinizi ayırarak çocuğunuzla birlikte “Bir Avuç Hayvan Mayvan”ı izleyerek, çocukların zeka özürlü insanlar olduğu varsayımından yola çıkmayan, çocukların hakettiği düzeyde özenle hazırlanmış bir gösteri izlemenin mutluluğunu yaşayarak, çocuğunuzun yanısıra siz de izleyici olarak büyük bir keyif alabilirsiniz. Hıbır karıncaların zorunlu sabah jimnastiğine, kuyruğuyla bile tartışan yılana gülmek, Kraker hanımın sıkıntılarına ortak olmak, şirin hayvanları görmek, eminim hoşunuza gidecektir. “Bir Avuç Hayvan Mayvan”, Tiyatro Oyun Evi’nin ilk oyunu. Geçen yıl Tiyatro Ti ile birlikte gerçekleştirdikleri başarılı “Adam Adamdır” oyunundan sonra Tiyatro Oyun Evi’ni kuran Mahir Günşıray, Çetin Sarıkartal, Ayşe Selen, Taner Birsel ve Şehsuvar Aktaş, dekor- kostüm tasarımcıları Claude Leon ve Selim Birsel’le birlikte mart ayı sonunda Jean Genet’nin “Hizmetçiler” adlı oyunuyla izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyorlar. Grubun diğer bir projesi ise uzun süredir üzerinde çalıştıkları Franz Kafka’nın metinlerinden derlenen “Bir Ceza Kolonisi”adlı oyun. Çocuklar için özenle hazırlanan bu oyunu izledikten sonra Tiyatro Oyun Evi’nin diğer oyunlarını merakla bekliyoruz. Sibel Arslan Yeşilay 11.02.1997 |
|
|
SINIRLAR Yöneten : Ayla Algan Oyuncular : Yaşar N. Eyüboğlu Nadi Güler Betül Kızılok Şehir Tiyatroları TAL
KİMLİĞİN EŞİĞİ “Sınırlar”, yıllardır yaratıcı oyunculuk anlayışı doğrultusunda çalışmalarını sürdüren Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırma Laboratuarı TAL’in yeni gösterisi. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Tarık Günersel, Sofokles, Shakespeare ve Kafka’nın metinlerinden Ayla Algan’ın derleyip yönettiği gösteri “Gelişme Sürecinde Çalışma” alt başlığını taşıyor. Oyuncunun kendi kimliğinden yola çıkarak doğaçlamalar sonucu geliştirdiği gösteri, seyircinin oyuna düşünsel katılımını sağlamayı hedefliyor. Bu nedenle oyuncuların sahnedeki devinimleri sırasında, belli bir öykü anlatmayan ekonomik metin kullanımı yoluyla bırakılan boş alanları anlamlandırma olanağı sunarak seyirciyi “seyirci kalmak”tan çıkarıp aktif olarak gösteriyle bütünleşmeye çağırıyor. Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’ndaki TAL stüdyosunda izleyici karşısına çıkan, Yaşar N. Eyüboğlu, Betül Kızılok ve Nadi Güler tarafından sunulan “Sınırlar”ın çıkış noktasını, Diyarbakır Barak yöresi “Mayın Tarlası” folklorik oyununun adımları oluşturuyor. ”Mayın Tarlası” oyunundaki adımlar ölüm-yaşam, varolmak-yokolmak arasındaki ince sınırı simgeliyor. Ölüm-yaşam arasındaki sınırdan yola çıkılarak, oyuncuların yaşam öykülerindeki kendi sınırlarıyla olan ilişkilerinin belli anlarının genişletilerek verildiği gösterinin en çarpıcı ve başarılı yönü, birbirinden bağımsız kendi öyküleriyle yüzleşen, ama aynı zamanda sahne üzerinde bir bütünlük oluşturan oyuncuların birdenbire farklı aksesuarlara bürünerek farklı çağrışımlara yol açmaları. Arkası dönük bir oyuncunun, seyirciye doğru döndüğü anda yüzünde beliriveren, tek gözünden film şeridi akan bir mask taşıyarak başka bir kimliğe bürünmesi, elindeki kitabı ve kostümüyle rahibi çağrıştıran bir oyuncunun, çıkardığı bir testereyle yanan mumları biçerek şiddete, ölüme, azrailin karasabanına dönüşmesinde olduğu gibi, oyuncular kullanılan nesnelerle değişik imgeleri yansıtmada oldukça başarılılar. Ancak aksesuar kullanımında ve bedensel anlatımdaki başarıya karşın, alışılmışın dışında, farklı tonlama ve ritmlerdeki seslendirmede aynı başarıyı yakalayamadıkları, sözlerin aksiyona derinlik kazandıramadığı göze çarpıyor. “Sınırlar” bütünlüğü olan bir öykü anlatmayan, seyircide imgeler ve kavramlar yaratmaya çalışan yapısıyla oldukça güç bir işlevi üstleniyor. Metin, dekor, kostüm, ışık, efekt gibi tiyatro öğelerini en aza indirip oyuncunun yaratıcılığını ön plana çıkararak seyirciden öyküyü - ya da öykü parçaçıklarını- düşgücüyle, çağrışımlarla tamamlasının beklendiği gösteride, bu beklentinin ipucunu salonun karşısına yerleştirlen büyük bir ayna veriyor. Seyircinin, yanan mumlar, kendileriyle hesaplaşan oyuncularla bir ritüel havası içinde izledikleriyle kendi yaşamı arasında bağlantılar kurması, kendi aynasında yansıyan bölük-pörçük anları birleştirerek bir puzzle oyununu tamamlaması gerekiyor “Sınırlar”da.
Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 26.2.1997 |
|
|
GETTO Yazan: Joshua Sobol Çeviren: Ahmet Necdet Yöneten : Murat Karasu Dramaturji : Teoman Kumbaracıbaşı Müzik : Alper Maral Koreografi : Nasuh Barın Işık : İlhan Orhan Sahne ve Kostüm Tasarımı : Kollektif Çalışma Kukla Tasarımı : Ewa Klusek Oynayanlar : Bülent Yarar, Mehmet Ali Kaptanlar, Hakan Pişkin, Devrim Nas, Emine Şans Umar, Evren Duyal, Mürsel Yaylalı, Yavuz Pekman, Müge Ochsedowski, Mehmet Aslan, Füsun Yeşilırmak, Tülay Akın, Chris Ochsedowski TİYATRO Tİ - MARTI SANATEVİ
İÇİMİZDEKİ FAŞİZM Sibel Arslan Yeşilay İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazilerin gerçekleştirdiği Yahudi kıyımı, o günden buyana sayısız sanat yapıtına konu oldu. Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sergilediği “Orkestra” , bir toplama kampında hayatta kalabilmek için müzik yapmak zorunda olan bir grup kadının insanlıkdışı koşullardaki yaşantılarını gözönüne seriyordu. “Ada” ve “Adam Adamdır” gibi başarılı çalışmalarıyla dikkati çeken Tiyatro Ti topluluğu da “Getto” adlı yeni oyunuyla Yahudi soykırımına farklı bir açıdan yaklaşıyor. Oyunları Avrupa’da önemli tiyatro toplulukları tarafından sahnelene İsrailli yazar Joshua Sobol,“Getto”da gerçek bir olaydan yola çıkıp, Nazilerin Yahudilerin yalnızca bedenlerini yok etmekle yetinmeyip ruhlarına ve vicdanlarına verdiği zararları, çarpıcı, irkiltici bir tabloyla gözönüne sererken , oyunu sahneleyecek olan tiyatro topluluğuna da yetkin ve etkileyici olduğu kadar kotarılması oldukça güç bir malzeme sunuyor. Burnumuza önce eski giysi kokuları geliyor. Önümüzde öbek öbek dizilmiş paçavralar ve ayakkabılardan oluşan bir tepe yükseliyor. Arka taraftaki geniş oyuğun içinde gene bir yığın giysi. Birden oyuğun içinde bir grup insan beliriyor ve ifadesiz yüzlerle bize bakmaya başlıyor. Dinsel müziği andıran bir şarkı söylerken iç çamaşırlarıyla karşımızda duran iki erkeği tören havası içinde giydiriyorlar. Erkeklerden biri, Hamlet’in ünlü tiradını söylemeye başlayor. Bir Getto tiyatrosundayız. Hergün yüzlerce, binlerce insan programlı bir şekilde ölüme gönderilirken Litvanya’daki Wilna Getttosu’nda bir grup insan ayakta kalabilmek, insanlık onurunu yitirmemek adına tiyatro yapmaya çalışıyor. Karnını doyurabilmek için çaldığı bir parça yiyeceğin bedelini ölümle ödemek zorunda kaldıkları bu vahşet ortamında verdikleri onurlu yaşama mücadelesine tanıklık ediyoruz. Yönetmen Murat Karasu, “Getto”yu sahnelerken, oldukça kalabalık bir oyuncu grubu gerektiren oyunu dramaturji çalışmasıyla onüç kişiye indirgemesine karşın, Martı Sanatevi’nin küçücük sahnesinin olanaklarını sonuna kadar zorlayarak etkileyici bir görsellik yakalamayı başarmış. Oyunda sanatçı bozuntusu garip nazi subayı Kittel’i canlandıran Devlet Tiyatrosu oyuncusu Bülent Yarar, karakterin tüm iç aksiyonlarını, çelişkilerini büyük bir başarıyla sahneye taşıyor. Bütün ekibin etkileyici bir performans gösterdikleri “Getto”da, bu sezon Devlet Tiyatrosu’nun ”Kadı” adlı oyununda başrol oynayan Mehmet Ali Kaptanlar, daha az Yahudi’nin öldürülmesi için bir yandan Nazilerle sürekli pazarlık yaparak olabildiğince insanın yaşamını kurtarmaya çalışan, öte yandan yaptıklarını eleştiren Yahudilerle çatışmak zorunda kalan Getto şefi Yahudi Gens’te oyunculuk yeteneğini ortaya koyuyor. Kuklası yoluyla içinden geçenleri ifade etmekten sakınmayan Srulik’te Devrim Nas, Getto’da yaşananları günlüğüne yazarak sürekli Gens’e çatan kütüphane müdürü Kruk’ta Mürsel Yaylalı, içinde yaşadığı koşullara rağmen aklı fikri ticarette olan tamahkar Weisskopf’ta Yavuz Pekman başarılı birer oyunculuk sergiliyor. “Getto”nun en ilgi çekici yanı, bugüne dek hep mazlum olarak gösterilen Yahudilerin, Nazilerin yarattığı insanlıkdışı koşullara rağmen kültürel benliklerini korumak adına verdikleri manevi savaşımı ve Nazi vahşeti yüzünden kendi içlerinde faşizan tutum takınmaya zorlanan Yahudileri ele alması. Son söz bu olağanüstü oyunun yazarı Sobol’ün : “Milyonlarca insanın ölümü uzun süre saklı kalamaz, ne var ki ruha uygulanan zorbalığın etkisi yıllar, onyıllar sürer. Belki de biz, bu etkileri tanıyabilecek olgunluğa henüz eriştik”. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 24.3.1997 |
|
|
KUVAYI MİLLİYE KADINLARI Yazan : Nezihe Araz Yöneten : Şakir Gürzumar Müzik : Nedim Otyam Dekor-Kostüm : Osman Şengezer Işık Tasarımı : Yüksel Aymaz Hareket Düzeni : Murat Ersan Oynayan : Dilek Türker
DİLEK TÜRKER- TİYATRO AYNA
ACI SOSLU KADIN ÖYKÜLERİ Sibel Arslan Yeşilay
Yüksek volümlü müzik eşliğinde çevreyi tarayan projektörler aydınlatıyor ortalığı. Savaşın tam ortasındayız. Bir kadın geliyor kürsüye. Müzik duruyor. Konuşmaya başlıyor kadın. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları anlatarak işgal altındaki vatanı korumak için mücade etmeye çağırıyor herkesi. Kadının adı Halide Edip. Türk ulusunun bağımsızlığına korumak için çalışan Kuvayı Milliye kadınlarından yalnızca biri. Birazdan bu uğurda çok güç koşullar altında canını dişine takıp hiç bir şeyden yılmayan isimsiz kadın kahramanların öyküleri sıralanacak ardarda. Nezihe Araz’ın yazdığı “Kuvayı Milliye Kadınları”, Türkiye’nin işgalci güçlerden temizlenmesinde hizmeti geçen, ancak tarih kitaplarında yer almayan kadınlara saygı duruşu niteliği taşıyor. Silahlı mücadeleye katılmış, cephelerde gönüllü olarak savaşmış, kimi gazi olmuş, kimisi şehit düşmüş Anadolu kadınına yakılan bir ağıt. Tiyatro Ayna’nın yeni oyunu “Kuvayı Milliye Kadınları” , Dilek Türker’in oynadığı tek kişilik bir gösteri. Oyun içinde oyun biçimindeki kurgusuyla günümüzden geçmişe bakan “Kuvayı Milliye Kadınları”nda Dilek Türker, Kurtuluş Savaşı sırasında fedakarca cepheye silah taşıyan ya da düşmanla çatışmaya giren on kadın karakteri ve bu kadınları konu edinen bir çalışma yapan kadın yazarı canlandırıyor. Tek tek kuvayı milliyeci kadınların öykülerinin canlandırıldığı bölümler, kadın yazarın geçmişe bakışı ve günümüzle yaptığı karşılaştırmalarla birbirine bağlanarak, bir yazarın düşgücünde yarattığı imgelerin sahnede oyun kişilerine dönüşüm süreci göz önüne seriliyor. Günümüzü simgeleyen yazar ile geçmişi simgeleyen diğer kadın karakterler arasında ne Şakir Gürzumar’ın rejisinde ne de Dilek Türker’in oyunculuğunda, giysi değiştirme ya da giysiye bir aksesuar ekleme dışında herhangi bir ayrım gözetilmiyor. Oyunda, günümüzün yazarı da kurtuluş savaşındaki kadınlar da hemen hemen aynı abartılı tonlama ve jestlerle yorumlanırrken, Halide Edip’ten Zübeyde Hanım’a on ayrı kadının kişilik özelliklerine ilişkin en ufak bir ipucu verilmiyor. Burada yansıtılan ve sürekli vurgulanan tek özellik, bu kadınların hepsinin ‘dünya bir yana vatanım bir yana’dercesine, hiç korkmadan, kararlı bir biçimde kağnılarla orduya silah taşımaları ve ‘gavur’lara dünyayı dar etme azmi içinde bulunmaları. Üstelik oyunun, bu kadınlardan çoğunun bu savaşım içinde doğum yapmaları ya da çocuklarının ölümüne tanıklık etmeleri gibi duygulara yönelik tarzı, izleyiciye bir sanat olayı yaşatmaktan çok gözyaşı dökülmesini hedeflediği izlenimi yaratıyor. Tek kişilik oyunlarda izleyiciyinin ilgisini birkaç saat boyunca ayakta tutmak son derece güçtür. Hele bu oyunda olduğu gibi, tekdüze, hiç bir derinlik içermeyen bir konu ve inceliklerden yoksun bir oyunculukla bunu başarmak hiç te kolay değil. Ancak burada yazar da oyuncu da kolaycı yollardan izleyiciyi kendilerine çekmek için hamasi bir söyleme, Atatürkçülük kavramına ve melodramatik öğelere sığınıyorlar. Bunda başarılı oldukları da söylenebilir. Kuvayı Milliyecilerin anası olarak gösterilen Zübeyde Hanım’ın kurtuluş savaşını kazandığı için oğlu Mustafa Kemal’in elini öpmek istemesi ve oyunun sonunda Atatürk portresinin sahneyi kaplaması sırasında salondakilerin ayakta alkışladığı şeyin oyun mu yoksa Atatürk mü olduğunu kestirmek pek kolay değil. “Kuvayı Milliye Kadınları”nın en başarılı ve özenli yanı Yüksel Aymaz’ın ışık tasarımı. Gerek müziğe eşlik eden savaş atmosferini yansıtmada gerekse farklı mekanları yaratmada ışığın belirgin etkisi gözden kaçmıyor. “Kuvayı Milliye Kadınları” ülkeyi işgal eden ‘gavur’a karşı hayatlarını ortaya koyan cefakar Türk kadınlarını, çoğu kahramanlık öyküsünde olduğu gibi gereksiz yere abartılı bir biçimde sunan, ele alınan kadın tiplemelerinin, vatanı kurtarma ülküsü dışında kendine özgü nitelikler taşıyan birer kişilik olarak varolamadığı, olay örgüsünün düz bir çizgide seyrettiği bir yapım. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 7.4.1997 |
|
|
HAMLET Yazan : William Shakespeare Çeviren : Can Yücel Uyarlayan, Yöneten, Oynayan: Adnan Tönel Müzik :Tuluyhan Uğurlu Işık Tasarımı: Ferahnaz Kaygun Dekor- Kostüm: Özlem Süer AKSANAT-
HAMLET’İ NASIL BİLİRSİNİZ? Üzerinde yeşil renkli uzun bir elbise, boynundaki zincirin ucuna asılı bir madalyon, ayağında yeşil kovboy çizmeleri, dazlak kafası, beyaza boyalı yüzünde simsiyah çevrelenmiş gözleriyle karşımızda durup sayıklarcasına konuşan bu adam kim? Bir deli mi, bir şizofren mi, yoksa bir travesti mi? William Shakespeare’in 400 yıl önce yarattığı ve bugüne değin binlerce kez değişik sahnelemelere konu olan “Hamlet”i bu.
Shakespeare’in bu en ünlü ve en karmaşık oyun kişisi hangi kılıklarda çıkmadı ki seyirci karşısına. 1920’lerde anarşist bir işçi olarak yorumlandı Hamlet. Doğu Bloku’ndaki sahnelemelerde ise iktidarın halk üzerindeki baskısını vurgulamak amacıyla “Danimarka bir zindandır” söylemi çıkış noktası olarak alındı. “Varolmak mı yok olmak mı” sorusu, 1977’de tanınmış tiyatro adamı Peter Zadek’in rejisinde metafizik olmaktan çok, ölüm karşısında duyulan dehşetin yansıtıldığı, bedenselliğin ağır bastığı bir yorumla ele alındı. Heiner Müller’in yazdığı “Hamlet Makinesi”nde ise mutlak otorite karşısında bireysel varoluşun yitirilişi bağlamında değerlendirildi. Bütün bunların dışında çeşitli dönemlerde kadın, eşcinsel ya da travesti Hamlet’ler de boy gösterdi sahnelerde.
Çok az oyun “Hamlet” kadar yorumcuların fantazilerini zorlamış ve birbirinden son derece farklı biçimlerde ortaya konmuştur. Her çağın kendi özelliklerini aradığı ve kendi yüzünü yansıttığı “Hamlet”te siyaset ve ahlak, şiddet ve özgürlük, düşünce ve eylem arasındaki çatışma, aşk ve kötülük irdelenir. Kimdir Hamlet, düşüncesiyle eylemin önüne set çeken bir entellektüel mi? Ya da kendi vicdan muhasebesinin altında ağır ağır, ancak sürekli olayların üzerine giden, zihinsel olarak aktif ve politik olarak sorumluluk sahibi biri mi? Yoksa Goethe’nin dediği gibi “ruhunun çözümleyemeyecği bir eylemin ağırlığı altında ezilen” yeniyetme bir delikanlı mı? Her sahnelemede metnin özü değiştirilmeden, yalnızca öğelerden biri çıkış noktası yapılarak bir polisiye oyun, bir aile dramı, müthiş bir psikoloji etüdü, politik, felsefi ya da metafizik bir trajedi olarak yorumlanabilen bu çokanlamlı metin bu kez tek kişilik oyun olarak çıkıyor karşımıza.
Can Yücel’in çevirisinden yararlanarak metni uyarlayan, yöneten ve oynayan Adnan Tönel, simgesel bir dille anlatıyor Hamlet’in yaşadıklarını. Oyunu, son sahneden başlatıp tekrar başa dönerek, Hamlet’in öldükten sonra ikinci kez aynı hayatı, bu kez başına gelecekleri bilerek yeniden yaşadığını gösteriyor. Bir ruh gibi dolaşıyor Hamlet her yanı simsiyah sahnede. Sahne üzerindeki her aksesuar Hamlet için bir kişiliği yansıtıyor. Ortadaki koltuk ve üzerindeki minik kuklalar iktidar ve saraylıları, sarı bir peruk Ophelia’yı, kenardaki bir taş parçası ölen babasını, boynundaki madalyon dostu Horatio’yu, tabak içindeki bir balık Polonius’u simgeliyor. Annesiyle konuştuğuı ya da kendisiyle hesaplaştığı sahneler avucunun içindeki ayna yoluyla görselleştiriliyor.
Sahnelemede bu garip kılıklı, garip tavırlı Hamlet’in kendisi ve dünyayla yüzleşmesinin altı çiziliyor. Simgesellikle, dışavurumcu bir tavırla canlandırılan Hamlet, sonunda gecikmiş intikamını oldukça vahşi, tüyler ürpertici bir biçimde alıyor. “Çünkü pisliğin ortalığı sardığı bu zamanda/ iyiliğin af dilemesi gerekiyor kötülükten/ Evet, önünde eğilerek/ Sana iyilik etmeme izin ver demesi gerekiyor”. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 5.4.1997 |
|
|
HİZMETÇİLER Yazan : Jean Genet Çeviren: Salah Birsel Reji :Mahir Günşıray Dramaturgi : Çetin Sarıkartal Dekor-Kostüm: Claude Simon- Selim Birsel Müzik : Turgay Erdener Işık : Yüksel Aymaz Oyuncular: Taner Birsel- Mahir Günşıray- Erdinç Doğan Tiyatro Oyunevi Sahne Foks
KÖTÜLÜĞE ÖVGÜ Sibel Arslan Yeşilay “Tiyatroyu sevmiyorum. Oyunlarımı okuyan herkes bunu anlar. Japon, Çin ve Bali ritüelleri, onların beynimde yer eden yapısal özellikleri, Batı tiyatrosunun temel özelliklerini kaba ve hantal bulmama neden oldu. Yalnızca herşeyi açıklayan, ancak hiçbirşey anlatmayan bir dilin kullanıldığı ve derindekini yansıtan simgelerin çapraşık biçimde kullanıldığı bir sanatı düşleyebilir insan. Ama böyle bir maceraya atılmak isteyen bir yazarın önünde ,oyuncular ve diğer tiyatrocular tarafından korunan bir ahmaklık ve küstahlık duvarı belirir. Batılı oyuncu, yalnızca bir “gösterge”nin taşıyıcısı olmaya, bir gösterge olmaya çalışmaz, onun istediği en basitinden bir oyun kişisiyle özdeşleşmektir.” Batılı tiyatro anlayışından uzaklaşarak, yapıtlarında kendine özgü bir dil ve biçem yaratan oyun yazarı Jean Genet, yayımcısı Jean-Jaques Pauvert’e yazdığı mektupta böyle dile getriyor tiyatro anlayışını. Yaşamının büyük bir bölümünü cezaevlerinde geçiren, 1948 yılında ömür boyu hapsa mahkum edildiğinde, Gide, Cocteau, Sartre ve Picasso’nun bağışlanması için Cumhurbaşkanı’na başvurdukları, yüzyılımızın en önemli tiyatro adamlarından Jean Genet, yapıtlarında varoluşsal kimliksizliğin, sınıf, ırk ve cinsiyet aryımına göre işleyen toplum düzeninden kaynaklandığını gösterir. Onun oyun kişileri ezilen, sömürülen, toplumdışına itilen, kendi benliğinden uzaklaştırılan kişilerdir. Oyunlarında geleneksel olay örgüsünü ve psikolojik yapıyı kırarak, grotesk bir anlatıma dayalı, karşılıklı kimlik değiştirmelere dayalı bir yapı gözlemlenir. Tiyatroda özdeşleşmeye izin vermeyen bir teatrallik yaratma adına, karakterleri ortadan kaldırıp, oyun kişilerinin, yalnızca canlandırdıkları metaforları yansıtmasını sağlamaya çalışan yazar, oyunlarıyla tiyatroyu kökenlerine, ritüele geri döndürür. Bu törensellikte, gerçek yaşamdan gözlemlediği örneklerden yola çıkar. Genet’nin “Balkon” adlı oyununun dünya prömiyerini gerçekleştiren Peter Zadek, Genet tiyatrosunun çekiciliğini şu sözlerle dile getiriyor: “Genet, bize dünyamızın makyaj gibi sahte olduğunu ve bu yüzden de tiyatronun -Genet’nin hayata bakış açısında olduğu gibi- mükemmel bir ayna olabileceğini düşündürüyor. Başka bir deyişle Genet’nin tiyatrosu soyut, stilize ve teatraldir. Böylelikle gerçeği, yanılsamacı tiyatrodan çok daha başarılı bir biçimde tanımlayıp yansıtır.” Varolan toplum düzenine başkaldıran bir kötülük sistemi geliştirerek, eşcinselliği ve suçu bir erdem olarak nitelediği anti-ahlakçı anlayışı stilize eden Genet’nin yapıtlarında hırsızların, fahişelerin, eşcinsellerin, kötülüğün kol gezdiği dünyası ele alınır, genelgeçer toplumsal değerler yerle bir edilir.
Sahne Foks’a adım attığımızda elimize geçen program dergisi, özenli baskısı, kaliteli fotoğrafları, oyunun temasına ve yazarın tiyatro anlayışına ilişkin çeşitli alıntılarıyla, titiz bir çalışma ürünü bir yapımla karşılaşacağımızın ipuçlarını veriyor. Elimizdeki program dergisi, ister istemez, tiyatrolarımızda baştansavma yapılan, yazar ya da yönetmenin oyun üzerine yazdığı yazının dışında, sayfaları yapımda görev alan kişilerin artistik fotoğraflarıyla doldurulan program dergilerini getiriyor aklımıza. Jean Genet’nin “Hizmetçiler”ini izlemek üzere salonda yerimizi alıyoruz. Yüzü beyaza boyalı, bol paçalı siyah-beyaz çizgili pantolonları ve cepkene benzer uzun kollu garip giysileriyle ikinci erkek oyuncu beliriyor sahnede. Bunlar, bir hanımefendinin yanında hizmetçilik yapan iki kızkardeş, Claire ile Solange. Hanımefendinin sevgilsini ihbar ederek hapse attıran kızkardeşler, hanımlarının yokluğunu fırsat bilip bir kölelik ve başkaldırı oyunu oynuyorlar. Claire Hanımefendi rolüne soyunurken, Solange da Claire’in kimliğine bürünüyor, zaman zaman da rolleri değişiyorlar. Hanımlarına nefret-sevgi duygularıyla bağlı iki kızkardeşin karmaşık duyguları yansıyor sahnede. Hanımefendiye hayranlık duyup onun gibi olmak isteyen kadınlar, aynı zamanda da , içinde bulundukları ‘aşağılık’ duruma düşmelerinin nedeni olarak görürler onu. Hanımefendinin göz kamaştırıcılığında kendi umarsızlıklşarının yansımasını gören Claire ile Solange arasındaki ilişki de aynı ölçüde karmaşık duygularla örülüdür. Sömürülen, hor görülen insanlar olarak ortak bir yazgıyı paylaştıkları için birbirlerini severken, kendi ezikliklerini, köleliklerini, karşılarındakinin varlığında sürekli gördükleri için de birbirlerinden nefret ederler.
Gerçek yaşamlarında gerçekleştiremedikleri başkaldırılarını, oynadıkları oyunda başarmaya çalışırlar. Hanımefendi rolünü oynayan, karşısındakini o denli ezmeli ve aşağılamalıdır ki, öteki, toplumun ve hanımefendinin kendine yüklediği “hizmetçi” sıfatının intikamını alarak “hanımefendilik” kurumunu ortadan kaldırabilsin. “Hizmetçiler” , hizmet eden sınıfın, efendi sınıfına ancak “oyun”da başkaldırabileceğini gösteriyor. ‘Hizmetçi’ rolünü üstlenmek zorunda kalan kişinin gerçek kimliğine ve özgürlüğüne kavuşması ancak “oyun”da mümkündür. İki hizmetçi, toplumun insanları hapsettiği, ırk, cinsiyet ve sınıf ayrımlarıyla belirlenen kimliklerini ve kendilerine dayatılan “suçlu” rolünü oynayarak, kendilerini suça mahkum eden toplumda “suç”u ve kötülüğü varoluş biçimleri haline getirirler. Yaşamda başarısız oldukları, ancak “oyun” içinde gerçekleştirebildikleri hanımefendi’yi öldürme girişimi, hizmetçilerin kendi varlıklarının çaresizliğinden kurtulma yoludur.
Mahir Günşıray’ın sahneye koyduğu ve Tiyatro Oyunevi’nin ilk yapımı olan “Hizmetçiler”de sahneye oldukça stilize bir ritüel havası hakim. Hizmetçilerin gerçek yaşamları da, oynadıkları sado-mazoşist oyun da bu ritüel atmosferi içinde yorumlanıyor. Mahir Günşıray ile Taner Birsel, Solange ve Claire rollerinde, karakterlerin cinsiyetini öykünmeye çalışmadan, oyun kişileriyle özdeşleşmeye gitmeden -Genet’nin tiyatro anlayışına uygun biçimde -, bilinçli bir teatrallikle oyun kişilerinin simgeliyorlar. Claude Leon ile Selim Birsel’in dekor-kostüm tasarımları, Genet’nin metninde betimlenen dünyayı yansıtmada, reji ve oyunculuğu tamamlıyor. Kızkardeşlerden birinin hanım, diğerinin hizmetçi rolünü oynadığı sahnelerde, sahne ortasındaki kırmızı koltuğun arkasına yerleştirilen üç parçalı büyük aynadan yansıyan çapraz görüntüleri, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen iki kimliğin birbirlerinin karşısındaki yansımasını görselleştirip, iki kadının “oyun”larının alt-metnini suyüzüne çıkarıyor. Aynı şekilde, hanımefendiliğe öykünen hizmetçilerin, hanım yokken giydikleri, gözlerine çok güzel görünen ışıl ışıl giysiler de, hanımefendinin yapay, gözalıcı, ancak çok zevksiz dünyasını sözlerle görüntülerin karşıtlığı yoluyla gözönüne seriyor. Hanımefendi rolünde Erdinç Doğan, parlak grotesk giysisi, abartılı jestleri, şarkı söyleyerek konuşmasıyla hizmetçilerin gıpta ettiği egemen sınıfın temsilcisi olarak başarılı bir kompozisyon çiziyor. Oyunda net biçimde belirlenemeyen tek nokta, Claire ile Solnage’ın kişilik değiştirdiği sahnelerde, hangi oyuncunun hangi role büründüğünün anlaşılamaması. Metinde varolan sınıf ayrımının birbiri içine geçmesine, sahnelemede - kadın rollerini erkek oyuncuların oynaması- cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılması eklenelerek ‘normal’ yaşantımızda açıkça belirlenen bu ayrımların iyice bulanıklaştırıldığı oyun, bizi ‘suç’ ve ‘kötülük’ kavramlarına bakış açımızı sorgulamaya itiyor. 20. yüzyıl tiyatrosuna damgasını vuran Jean Genet’nin, genelgeçer ahlak kurallarını yerden yere vuran-yerle bir eden- “kötü”yü, “suç”u yücelten, aynı zamanda oyuncuyu, alışılmışın ötesinde bir “rol” üstlenmeye zorlayan bu güç yapıtı, rejisinden ışığına, müziğinden dekoruna, oyunculuğuna kadar her yönüyle ince ince çalışılmış bir yapım olarak karşımızda. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 21.4.1997 |
|
|
TARTUFFE Yazan: Moliére Çeviren: Orhan Veli Kanık Reji: Nesrin Kazankaya Dramaturgi: Nesrin Kazankaya- Özden Çiftçi Işık: Yüksel Aymaz Müzik: Faris Akarsu Dekor-Kostüm: Ekip Çalışması Oyuncular: Köksal Engür, Tamer Levent, Özden Çiftçi, Özdemir Çiftçioğlu, Figen Evren, Nesrin Kazankaya, Eraslan Sağlam İstanbul Sanat Merkezi Tel: 269 09 22
GERÇEĞİ GÜLEREK SÖYLEMEME NE ENGEL OLABİLİR? Sibel Arslan Yeşilay Gerçeği söylemek, bu cesareti gösterene, üstelik gerçeği gülünçleştirerek daha da etkili kılana her zaman yarar sağlamaz . Hele konu din sömürüsü, din yoluyla insanları etkileyerek çıkar sağlamak olursa. Bundan üçyüzyıl önce yazdığı “Tartuffe” adlı güldürüsü nedeniyle başı belaya giren, oyunu beş yıl boyunca yasaklanan, kilise çevrelerince yakılması istenen, sonra da ancak metindeki sert eleştiriler yumuşatılıp, sonu değiştirilerek oynanma izni verilen güldürü ustası Moliére bunun en somut örneği. Moliére ne yazmıştı da, bunca eleştiriye, tehdite hedef olmuştu? Yobaz, dindarlık maskesi takmış servet ve kadın avcısı, yaptığı en aşağılık işleri kutsal kitaptan alıntılarla destekleyen Tartuffe’ün maskesini düşüren, onu gülünç duruma sokan, ancak aynı zamanda, düzeni ele geçirmesini yansıtarak, din adı altında yapılan ikiyüzlülüklerin örgütlenmesi tehlikesine karşı uyarı niteliği taşıyan bir oyun yazmıştı: “Tartuffe”. Dramaturgi çalışmasını Özden Çiftçi ile birlikte yapan Nesrin Kazankaya’nın sahnelediği “Tartuffe”, geçtiğimiz hafta ilk kez izleyici karşısına çıktı. Oyunun dramatugi ve sahnelemesinde günümüz Türkiye’sinin içinde bulunduğu durumla kurulan paralellikler dikkat çekici. Nesrin Kazankaya, Moliére’in yasaklandıktan sonra kaybolan metnine yaklaşma çabasıyla, “Tartuffe”ün eldeki metninin mutlu sonla biten bölümün çıkararak, düzenbaz Tartuffe’ün zaferiyle bitiriyor oyunu. Onu gerçek bir dinadamı sanarak kayıtsız şartsız inanan, uğruna oğlunu evden kovup, kızını Tartuffe’le evlendirmek isteyen saf Orgon’un sonu ise oldukça acıklı. Evdeki herkesin bu yobazın ikiyüzlülüğünün, ahlaksızlığının gitgide açığa çıktığını görmelerine ve kendisini uyarmalarına karşın, Tartuffe’e duyduğu güveni sarsılmayan Orgon, ‘acı’ gerçekle yüzyüze geldiği anda yaptığı hatanın farkına varır. Ama artık çok geçtir. Amacına ulaşmak için, savunduğu dinsel inançların tam tersine davranmasına rağmen, saf insanları kandırmada müthiş virtiözite sergileyen Tartuffe, kendisine körü körüne inanan bir çok Orgon’u çevresine toplamıştır bile. “Tartuffe”, ‘söylenen’ değil, yaşanan gerçeklerin, Tartuffe’in maskesinin altındaki asıl yüzünün farkında olan ve düşündüklerini çekinmeden söyleyen, hizmetçi Dorine’in gördüğü bir karabasan atmosferi içinde yorumlanıyor. Orgon’un kızı Marianne’da Figen Evren, gençkızın uysallığını ve babasının garip önerisine karşı çıkma cesareti göstermeyen kendine güvensizliğini, tonlamalarıyla oldukça iyi yansıtıyor. Dorine’de Özden Çiftçi, Orgon’un karısı Elmire’de Nesrin Kazankaya, oğlu Damis’de Özdemir Çiftçioğlu rollerini başarıyla yorumluyor. Tartuffe’ün sahte dindarlığı karşısında gözleri başka bir şey görmez olan Orgon rolünde Tamer Levent, son derece tutarlı, düzeyli bir oyunculuk sergilerken, Köksal Engür, dünya nimetlerinden ilişkisini kesmiş, kendini Tanrı yoluna adamış görünen Tartuffe’ü abartısız, içaksiyonlara ağırlık veren bir yorumla karşımıza çıkarıyor. Çevremizi saran ve hergün bir yenisiyle tanıştığımız Tartuffe’ler ve onların ‘dindar’lığıyla gözleri kamaşan Orgon’ların cirit attığı bugünlerde Moliére’in yüzyıllar öncesinden gelen uyarılarını ciddiye almakta ve rejisiyle oyunculuğuyla etkileyici bir yapım olan “Tartuffe”ü izlemekte geç kalmayın. Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 25.4.1997 |
|
|
PARK YAPILMAZ BİLSAK TİYATRO ATÖLYESİ Kurgu ve Tasarım: Ceysu Kolçak- Nihal G. Koldaş Dramaturji : Ekip Çalışması Müzik : Murat Ertel Oyuncular: Aylin Deveci, Ayşe Dodanlı, Ceysu Koçak, Cü |