|
ELEŞTİRİLER 1997-1998 |
 |
KADINLARDAN KONUŞALIM
ANLAT, ŞEHRAZAT BEN ANADOLU
BİR ANARŞİSTİN KAZA SONUCU ÖLÜMÜ
TÖRE ALACAKLILAR
ANTIGONE
BALKON
KÜÇÜK BİR İŞ İÇİN YAŞLI BİR PALYAÇO ARANIYOR
ÇOK TUHAF SORUŞTURMA
10.ULUSLARARASI ISTANBUL TIYATRO FESTIVALI
PINA BAUSCH
KENTLERİN ORMANINDA
DENİZDEN GELEN KADIN
CAHIDE |
| |
 |
| |
“KADINLARDAN KONUŞALIM”
Kahkaha
ve Hüzünle Kadınlar
İstanbul
Devlet Tiyatrosunun bu sezon sergileyeceği oyunların odak noktasını
kadın konulu oyunlar oluşturuyor. Sezonun ilk kadın oyunu ise ekim
ayında izleyici karşısına çıkan, Dario Fo- France Rame‘nin kaleme
aldığı, Füsun Demirel’in Türkçeye çevirdiği “Kadınlardan Konuşalım”.
Öncü ve devrimci tiyatro anlayışının başlıca
temsilcilerinden biri olan, İtalyan halk tiyatrosu geleneğinden
yararlanarak kendine özgü bir tiyatro tarzı yaratan oyun yazarı,
yönetmen, oyuncu Dario Fo, ülkemizde de “Bedava mı Sandın”, “Bir
Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”, “Yüzsüz” ve “Kadın Oyunları” adlı
yapıtlarıyla tanınıyor. Çağdaş İtalyan tiyatrosunun önde gelen
temsilcilerinden biri olan Dario Fo, geleneksel halk tiyatrosunun
özelliklerini ve tekniklerini fars ve sokak tiyatrosu teknikleriyle
yoğurarak yarattığı siyasal yergi tiyatrosunda zekice buluş ve
esprilerle ülkesinin hükümet politikasını, militarizmi, burjuva
ahlakını, dini eleştiren, doğaçlamaya dayalı, oyuncu merkezli tiyatro
tarzı yaratan bir tiyatro adamı.
Devlet Tiyatrolarında sahnelenen “Kadınlardan
Konuşalım”, Dario Fo’nun oyuncu eşi France Rame ile birlikte yazdığı,
kadın sorunlarını ele alan kısa oyunlarından ikisinden, sorunlarıyla
başbaşa yaşayan iki farklı kadının öyküsünü anlatan “Şişman Kadın” ve
“Yalnız Kadın” adlı iki kısa oyundan oluşuyor.
Birinci oyun olan “Şişman Kadın” da kocasından
ayrılmış, tek başına yaşayan Mattea’nın yaşamından bir kesit sunuluyor.
Mattea kilosu 130’u bulmasına, çeşitli sorunlarına ve yalnızlığına
karşın yaşamla, çevresindeki insanlarla, hatta kendisiyle dalga
geçebilen, sorunlarını, sıkıntılarını umursamazlık maskesi altında
gizleyen orta yaşlı bir kadın. Yalnız yaşadığı evini teybe kaydedilmiş
“erkeğinin” konuşmalarıyla paylaşan Mattea, sabahları tatlı sesiyle
kendisini uyandıran alarmlı-sevgili, kendisini bir sevgili gibi
saran, okşayan, kulağına tatlı sözler fısıldayan yumuşacık bir
elektronik koltuk üreterek yalnız ve sevgisiz yaşamını, yapay bir dünya
kurarak yaratıcılığa dönüştürmeyi başarmış son derece sevimli bir tip.
Bu yapay sevgili sayesinde, gerçek bir sevgiliyle paylaşacağı yaşamdaki
kıskançlık, kavga gibi tüm olumsuz etmenlerden de kendisini soyutlayan
Mattea, ürettiği sevgili sesli yapay alarm yoluyla kendisine bir gelir
sağlamaya bile başlar.
İkinci oyun “Yalnız Kadın”da ise müziği sonuna
dek açarak neşe içinde ütü yapan bir ev kadını çıkıyor karşımıza.
Kocasının gömleklerini ütüleyen Maria bir yandan da karşı apartmandaki
bir komşuyla konuşmaktadır. Oyun geliştikçe Maria’nın hiç te göründüğü
kadar mutlu olmadığı ortaya çıkar. Kocasının her sabah işe giderken eve
kilitlediği Maria, bütün gün boyunca evişlerinin yanısıra bebeği ve
sakat kayınbiraderiyle de boğuşmak zorundadır. Dört duvar arasındaki
bunca koşuşturma arasında konudan konuya atlayarak konuşmasını,
yalnızlığını, umarsızlığını ve sorunlarını dile getirmeyi sürdürür.
Hapsedildiği gündelik yaşamın kurallarıyla belirlenmiş yalnız, sevgisiz
dünyasında kısıtlanamayan tek şey konuşmasıdır. Bu yüzden durmaksızın
konuşur. Genç sevgilisinden, kocasının kendini köle gibi kullanmasından
bahsederken gelişen olaylarla birlikte günün sonuna doğru Maria bu
yaşama katlanamaz ve özgürlüğüne kavuşmaya kara verir....
Evet, “Kadınlardan Konuşalım” da, iki farklı
kadının karşı karşıya oldukları sorunlar ve bunu altetmek için
buldukları yöntemler anlatılıyor. Tabii bütün bunlar Dario Fo’nun zekice
esprileriyle, fars havası içinde, grotesk bir tavırla izleyiciyi
kahkahalarla güldürerek gerçekleştiriliyor.
Devlet tiyatrolarının doğru bir seçimle, iyi bir
kadroyla izleyici karşısına çıkardığı “Kadınlardan Konuşalım” Tijen
Par’ın rejisiyle sahneye konuyor. Tijen Par oyunu, epik -göstermeci
biçimiyle, abartılı ve grotesk oyunculuk tavrıyla izleyiciyle doğrudan
dialog kuran yapısıyla, geleneksel halk tiyatrosundan yola çıkan Dario
Fo tiyatrosuna uygun biçimde sahneye koyarak kadın olgusuna güleryüzle
ve duyarlılıkla yaklaşan sımsıcak, sevimli bir oyun ortaya çıkarıyor.
“Şişman Kadın” ve “Yalnız Kadın” da Sumru
Yavrucuk, Mattea ve Maria’yı bütün sevimlilikleri ve umarsızlıklarıyla
oldukça başarılı bir oyunculukla sahne üstüne taşıyor. Başta Bülent Emin
Yarar olmak üzere oyunda rol alan diğer oyuncular da ( Hanife Şahin,
Orhan Kurtuldu, Gamze Yapar) reji konseptine ve Dario Fo’nun tiyatro
anlayışına uygun tutarlı bir ekip oyunculuğuyla oyunun izleyiciyle
bütünleşen sıcak yapısına katkıda bulunuyorlar.
İstanbul Devlet Tiyatroları kadınlardan konuşuyor,
konuşuyor ama asık suratla, ciddiyetle, didaktik bir şekilde değil,
güldürerek, duygulandırarak, eğlendirerek iki kadının dört duvar
arasındaki sorunlarla örülü dünyasına götürüyor bizleri. Keşke hepimiz
tüm sorunlarımıza Dario Fo’nun güleryüzlülüğü ve ironi anlayışıyla
yaklaşabilsek.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL, 20.5.1997
|
| |
ANLAT, ŞEHRAZAT
Müzik: Serdar Yalçın
Lirik: Atilla Birkiye
Uyarlayanlar: Mehmet Birkiye- Atilla
Birkiye
Yöneten: Mehmet Birkiye
Koreograf: Marina Gökçe
Dekor: Nurullah Tuncer
Kostüm: Hakan Dündar
Sanat Danışmanı ve Işık: Malcolm
Keith Kay
Oynayanlar:
Candan Erçetin, Müşfik Kenter,
Meltem Cumbul, Tunca Aydoğan, Kevork Tavityan, Kadriye Kenter, Levent
Güner
SULTANA ANLATILAN
MASAL
Geçen yaz düzenlenen tanıtım kokteylinden
sonra “Anlat, Şehrazat” adlı müzikalin hazırlanışına ve oyuncularına
ilişkin pek çok yazı çıktı basında. Candan Erçetin, Meltem Cumbul ve
Müşfik Kenter gibi tanınmış isimlerin yer aldığı yapıtta kimin hangi
rolü oynayacağı, müzikal fikrinin nasıl ortaya çıktığı vs. konusunda
epeyce bilgi sahibi olmuştuk. Sonunda Binbir Gece Masallarından yola
çıkılarak gerçekleştirilen “Anlat, Şehrazat” iddialı bir yapım olarak
izleyici karşısına çıktı. “Anlat, Şehrazat”ın ülkemizde şimdiye dek
“müzikal” başlığı altında sunulan “müzikli oyun”lardan farklı olarak
baştan sona tüm olayların müzik eşliğinde anlatıldığı ilk özgün müzikal
olduğunu da öğrendikten sonra yapacağımız tek şey kalıyordu: büyük bir
merak ve heyecanla izleyiciler arasında yerimizi almak.
AKM Büyük Salon’da gerçekleştirilen galaya
yoğun ilgi vardı. Tiyatrocuların yanısıra müzik, moda ve medya
dünyasının tanınmış isimleri salonu doldurmuştu. Sonunda beklenen an
geldi ve perde açıldı. Gözalıcı kostümler ve renkli ışıklarla donatılmış
sahnede karısı tarafından aldatıldıktan sonra her gece bir bakire kızla
evlenip ertesi sabah onları öldürten Şah Şehriyar’ın bu uygulamasına
sonvermek için onunla evlenen Şehrazat’ın ölüm korkusuna ve Şah’ı ikna
etmek için bulduğu akıllıca yönteme tanıklık ettik. Şehrazat şık
giysiler içineki zerafeti ve güzel sesiyle Şehriyar’a “ Şah Ömer ve
Şaşırtıcı Güzellikteki Iki Oğlu: Şarkan ve Dav-ül Mekan’ın Öyküsü”nü
anlatmaya başladı. Bu anlatım Şehriyar rolündeki Müşfik Kenter ile
Şehrazat rolündeki Candan Erçetin’in masaldaki iki kahramanı, Ömer-ün
Neman ile Abriza Ece’yi canlandırmasıyla oyun içinde oyun biçimine
bürünerek, yer yer Şehrazat’ın ortaya çıkarak olaylar arasındaki
bağlantıyı kurmasıyla .sürdü.
Metnini Atilla Birkiye’nin kaleme aldığı
“Anlat, Şehrazat”ın konusu Binbir Gece Masalları’ndan alıyor. Müzikleri
Serdar Yalçın tarafından bestelenen yapımın yönetmeni Mehmet Birkiye.
Oyunda Müşfik Kenter ile Candan Erçetin’in yanısıra, Meltem Cumbul,
Levent Güner , Kadriye Kenter , Kevork Tavityan ve Tunca Aydoğan rol
alıyor. Müziğinde Bregoviç’in “Yeraltı” film müziğinin etkilerinin
ağırlığını hissedilen “ Anlat, Şehrazat”da yer yer ışık ve Nurullah
Tuncer’in dekoruyla görsel açıdan başarı sağlandığı söylenebilir. Ancak
izleyici olarak keyifli bir müzikal izlediğimi söyleyemem. Dramatik
açıdan pek ustaca olmayan kurgusuyla, Şehrazat’ın Şehriyar’a masal
anlatıp, sonra masaldaki karakterlerin ortaya çıkarak birkaç şarkı
söyledikten sonra yeniden Şah ile Şehrazat’ın sahneye çıkması,
dansçıların dışında oyunculara şarkılar sırasında çok fazla hareket
imkanı tanımayan rejisiyle “Anlat, Şehrazat”, Devlet Tiyatrosu yapımı
“Kuvayi Milliye Destanı”ndaki sahne düzenini anımsatıyordu. “Kuvayı
Milliye Destanı”nda oyuncular nasıl birer ikişer sahneye çıkıp
mısralarını seslendirdikten sonra sahneyi terk ediyorsa, “Anlat,
Şehrazat”ta da daha renkli kostümler, müzik - zaman zaman dansçılar -
eşliğinde sahnede durağan bir biçimde şarkılarını söyleyip
çıkıyorlar. Elimizdeki broşürden okumasak ne anlatıldığını, kimin hangi
rolü oynadığını bile anlayamayacağımız, sahnedeki onca sese, göz alıcı
renklere, bazı hareketli sahnelere rağmen tekdüzeliğe düşmekten
kurtulamayan bir yapım.
“Anlat, Şehrazat” müziği, dansları, anlatım biçimi
ve oyunculuğuyla izleyiciye hoşça vakit geçirten, uzak masal diyarlarına
götürüp büyüleyen bir yapım olmaktan oldukça uzak.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL,
24.1.1998
|
| |
BEN ANADOLU
Yazan: Güngör Dilmen
Yöneten-Dekor-Işık Tasarımı: Güngör Dilmen
Kostüm: Ayla Çınar
Oynayanlar:
Ayda Aksel, Meral Oğuz
KADINLARIN
ANADOLU’SU
Sibel Arslan
Yeşilay
“Zamanımız altıbin yıl / sahnemiz bütün
Anadolu / ölçün enini boyunu / kimi, nasıl, nereye sığdıralım? / kırk
kişiye ses versek, kırkbirinci suskun/ yüz kişiye oynasak yüzbirinci
eksik” diyen Güngör Dilmen 1984 yılında yazdığı “Ben Anadolu” adlı
oyununa geçmişten günümüze birçok kadın karakteri sığdırmayı başarıyor.
Anaerkil düzenin Tanrıçası’ndan Kurtuluş Savaşı’nın aydın kadınlarına
dek Anadolu topraklarında yaşamış farklı uluslardan, farklı konumlardan
farklı kişilikteki kadınların geçidini sunduğu oyunda tarihsel gelişim
içinde kadının toplumdaki yerinin değişimini şiirsel bir dille
yansıtıyor. Kimler yok ki bu Anadolu kadınları içinde? Tanrıça Kübele,
Hitit kraliçesi Puduhepa, tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada,
:Efesli Artemis, ilk kadın tarihçi Anna Komnena, Nilüfer Hatun,
Nasreddin Hoca’nın karısı, Ayşe Sultan, Nakşıdil, Şair Nigar Hanım ve
Halide Edip eski çağlardan günümüze kadının çeşitli yüzlerini
yansıtıyor.
Istanbul Devlet Tiyatrosu’nda sergilenmeye
başlayan ve yazarı Güngör Dilmen tarafından sahnelenen “Ben Anadolu”da
bütün kadın karakterler Meral Oğuz ve Ayda Aksel tarafından
canlandırılıyor. Kadının doğurganlık simgesinden toplumda öncü rol
oynayışına dek geçirdiği süreç tarihsel perspektif içinde Dilmen’in
toplumun çeşitli kesimlerinden çizdiği portrelerle ortaya konuyor.
Yazar oyundaki bütün karakterleri Tanrıça Kübele’nin çağlar içindeki
yansımaları şeklinde yorumlarken, çeşitli uygarlıklara sahne olan
Anadolu’yu bereket Tanrıçası’yla özdeşleştiriyor, Bir oyun süresi
boyunca Anadolu kültürünün altıbin yıllık tarihsel gelişimi gözönüne
serilirken, kadının bu sürece paralel olarak toplum içinde üstlendiği
rollerin değişimi izlenebiliyor.
Kübele Hitit devleti’nin çöküşü sırasında
Tanrıçalığı’nı yeni kurulan Frigya’ya kanıtlar, Hitit kraliçesi
Anadolu’da barışın sağlanması için kızını eski düşmanı II. Ramses’le
evlendirir, Lamassi tüccar olan kocasını hapse girmemesi için uyarır,
kocasının ölümden sonra tahttan indirilen Karya kraliçesi Ada, halkını
kurtarmak için düşmanı Büyük Iskender’e ülkesinin kapılarını açar,
Efesli Artemis hıristiyanlık döneminin sona ermesi üzerine Meryem Ana
olarak belirir, Anna Komnena, kardeşine karşı işlediği suça karşılık
ölüm cezasının kaldırılması için kardeşine yalvarır, Osman Bey’i tuzağa
düşürmeye çalışan Holophyra, Orhan Gazi’yle evlenerek Nilüfer Hatun
olur...
Epizodlar halinde gelişen “Ben Anadolu” ,
metnin tutarlılığına, içerdiği tarihsel perspektife, reji ve oyunculuğa
sunduğu olanaklara karşın etkileyici bir yapım olmayı başaramıyor.
Güngör Dilmen’in sahnelemede tiyatronun tüm olanaklarını devre dışı
bırakarak metni son derece yalın bir biçimde, düzgün bir okumayla
izleyiciye aktarmayı tercih ettiği gözleniyor. Bu durumda oyunun tüm
yükü iki oyuncunun yorumuna kalıyor. Meral Oğuz’un abartılı tavır ve
tonlamalarına karşılık Ayda Aksel’in sergilediği yalın yorum rejiyle
oyunculuk arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.
Ancak oyunun iki sahnesinde, Nasreddin Hoca’nın
karısı ile Kösem Sultan’ın kızı Ayşe Sultan tiplemelerinin içerdiği
mizah oyunun atmosferini renklendiriyordu. Daha zengin dekor, oyuncu
kadrosu ve reji buluşlarıyla etkileyici bir sahne dili yakalanabilecek
nitelikte bir metin olan “Ben Anadolu” , kadınlara samimi yaklaşımı ve
Anadolu tarihiyle kadını bütünleştiren içeriği açısından ve dilinin
şiirselliğiyle bezeli bir yapıt.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL , 3.2.1998
|
| |
BİR ANARŞİSTİN KAZA SONUCU ÖLÜMÜ
Yazan : Dario Fo
Çeviren: Füsun Demirel
Yöneten: Murat Karasu
Dekor Ethem Özbora
Işık : Ayhan Güldağları
Oyuncular:Atilla Şendil, Metin Beyen, Hidayet
Erdinç, Kubilay Karslıoğlu, Işdar Gölseven, Deniz Akel
‘AKILLI’LAR
ARASINDA BİR DELİ
Nobel ödüllü Italyan tiyatro adamı Dario Fo’nun
en çok sahnelenen oyunları arasında yer alan “Bir Anarşistin Kaza Sonucu
Ölümü” Istanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. Murat Karasu’nun
sahneye koyduğu oyun, 1969 yılında Italya’da yaşanan gerçek bir olaydan
yola çıkarak yazılmış. Bir bombalama olayına ilişkin sorgulama için
tutuklanan bir anarşist birkaç saat sonra karakolun penceresi altında
ölü olarak bulunur. Polislere göre anarşist karakolun penceresinden
atlayarak intihar etmiştir. Tutanaklara ‘kaza sonucu ölüm’ olarak
geçen olay nedeniyle emniyet görevlilleri hakkında soruşturma açılır
vs. Bu anlattıklarım size bu denli ciddi ve üzücü bir konuyu ele alan
oyunun atmosferi hakkında yanlış bilgi verebilir. Çünkü “Bir
Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”, adından da anlaşılacağı gibi konuyu
ironik bir biçimde ele alan, başroldeki Deli karakteri yoluyla Italyan
toplumunun tüm kirli çamaşırlarını ortaya döken siyasal halk
tiyatrosunun başarılı bir örneği. Sorgulama sırasında emniyette işkence
görürken, polislerin ‘hamarat’lığı sayesinde ölen bir kişiyi, böylesine
acı bir olayı konu alan, toplumdaki tüm çarpıklıkları etkileyici bir
mizahla yoğurarak dile getiren böylesi bir yapıt ancak Dario Fo gibi
tiyatro ustasının kaleminden bu denli çarpıcı bir biçimde verilebilir.
Ele aldığı konuyu slogan düzeyine indirgemeyip duygu sömürüsü
yapmadığı, eleştirdiği kişileri ve olayları karikatürize edip abartılı
bir üslupla yansıttığı için “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”
seyirciyi etkilemeyi başaran bir yapıt .
Murat Karasu sahnelemede oyun metnine
eklemeler ya da farklı yorumlar getirmeden, metni sade bir dille
yansıtmayı tercih etmiş. Oyunun başkişisi, sürekli kılık değiştirip,
farklı rollere bürünerek Emniyet Müdürü’nü, Komiserleri ve Polis
Memurlarını şaşkına çeviren, bu yolla da gerçekleri ortaya çıkaran Deli
rolünde Atilla Şendil izleyiciyle sıcak bir diyalog kuruyor ve oyun
boyunca başarılı bir performans sergiliyor. Ekipteki diğer oyuncuların
yer yer zayıf kalan oyunculukları tempoyu düşürse de “BIr Anarşistin
Kaza Sonucu Ölümü” tümüyle Deli karakterine odaklandığı için oyunun
izlenmesini güçleştirmiyor.
Faili meçhul cinayetlerin birbirini izlediği,
devlet-çete ilişkilerinin gündemde olduğu, gazetecilerin polisin hışmına
uğradığı, karakolda ‘intihar’lara yabancı olmayan ülkemiz için - ne
yazık ki- söyleyecek çok sözü var “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”nün.
Teleyizyonlarda her gün maruz kaldığımız şiddetin,, ‘canlandırma’larla
duygu sömürüsüyle odalarımıza ulaşan güncel olayların bir benzerini
Fo’nun ironik gözüyle görüp , eğlenerek, gülerek izlemek için bir
fırsat.
Sibel Arslan Yeşilay
RADİKAL 20.2.1998 |
| |
TÖRE
Yazan: Turgut Özakman
Yöneten: Şakir Gürzumar
Dekor: Sertel Çetiner
Kostüm : Efter Tunç
Oynayanlar:
M. Eylem Tanrıver, Mehmet Çevik,
Aysel Yılmaz, Zeliha Kaynak Çetinkaya, Nazan Koçak Çetin, Veysel Berikan,
Funda Ilhan, Ebru Kara Sigalı, Gaye Filiz Çele, Meltem Özsavaş, Ahmet
Yaşar Özveri
IZMIT BÜYÜKŞEHIR BELEDIYESI ŞEHIR TIYATROSU
GELENEKLERİN
KISKANCINDAKI İNSAN
Bir fotoğraf karesindeki gibi hareketsiz
insanlar kocaman hüzünlü gözlerle sabit bir noktaya bakıyor: Yerdeki
birkaç minder ve çevresindeki tüfekler dışında boş bir sahne. Mekandaki
tek yükselti Nene’nin oturduğu sedir. Zaten oyun boyunca Nene oturduğu
bu sedirden yönetiyor, yön vermeye çalışıyor olana bitene. Söz konusu
olan iki aile arasında yıllar boyu süregelen kan davasıdır. Bu kan
davası sonucu ailedeki erkeklerin büyük bir kısmını yitiren sekiz
kadının acısı gözlerinden okunur..Öldürülen aile fertlerinin öcünü
almaya adanmış , kadınların da silaha sarıldığı, sürekli ölümden,
acılardan söz edilen kin dolu bu ortamda yaşamın canlılığının tek
göstergesi torun Zühre’dir.
Iki ailenin erkeklerinin teker teker yokoluşuna
son vermek ve kendi yaşamını kurtarmak için can düşmanı ailenin yanına
sığınan Delikanlı, Nene’nin isteğiyle evde kalır ve töre gereği
öldürülemez. Delikanlı’nın gelişi ailenin tüm yaşamını altüst eder. Genç
Zühre Delikanlı’nın yaşama sevincinden, sevimliliğinden etkilenir ve ona
aşık olur.Aile tam bir çıkmazdadır. Gece gündüz aradıkları, kinlerini
dindirmenin tek yolu olarak hepsinin silaha sarılıp öldürmek için
birbirleriyle yarış ettikleri kişi, Delikanlı burunlarının dibindedir,
evlerine sığınmıştır ve töre gereği kendi isteğiyle evden çıkmadıkça onu
öldüremeyeceklerdir. Tam da bu sırada Zühre’nin ona aşık olması ve diğer
kadınların da yavaş yavaş Delikanlı’nın duyarlılığından, yaptığı
taklitlerden hoşlanarak yumuşamaları işleri iyice karıştırır. Yaşamla
ölüm, geleneklerle duygular arasındaki çatışma doruk noktasına ulaşır.
Geleneğe boyun mu eğeceklerdir yoksa kalplerinin sesini mi
dinleyeceklerdir?
Perdelerini ilk kez uzun soluklu bir
“Hamlet” yorumuyla açan Izmit Şehir Tiyatrosu, bu kez Turgut Özakman’ın
geleneklerin kıskancındaki kırsal kesim insanların trajedisini
yansıttığı “Töre” adlı oyunuyla izleyici karşısına çıkıyor. Şakir
Gürzumar tarafından sahnelenen oyunun dekoru Sertel Çetiner, kostümleri
Efter Tunç tarafından gerçekleştirilmiş. Oyunda Eylem Tanrıver, Mehmet
Çevik, Funda Ilhan, Ahmet Yaşar Özveri, Aysel Yılmaz, Zeliha Kaynak
Çetinkaya, Nazan Koçak Çetin, Ebru Kara Sigalı, Gaye FIliz Çele, Veysel
Berikan ve Meltem Özsavaş rol alıyor. Şakir Gürzumar yalın ve çarpıcı
bir anlatımla sergilenen “Töre”de duygu sömürüsü ucuzluğundan kaçınmış.
Stilize bir anlatımın ağır bastığı , trajik havayı kırmak için -Delikanlı’nın
Istanbul’daki eğlence hayatını anlattığı sahnede olduğu gibi- yer yer
mizah öğelerinin vurgulandığı, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide
gidip gelen insanların çıkmazını Nene’nin olaylara yaklaşımındaki
sağduyu ve dinginliğine koşut bit anlatımla aktarıldığı bir oyun “Töre”.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL
|
| |
ALACAKLILAR
Yazan: August Strindberg
Çeviren: Zeynep Avcı
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Çevre Düzeni : Duygu Sağıroğlu
Müzik: Joel Simon
Oyuncular: Köksal Engür, Tilbe
Saran, Cüneyt Türel
HERKES HESAP PEŞİNDE
!
“Tiyatro- aslında bütünüyle sanat- bana uzun
süredir kandırılmaya hazır, okuma yazma bilmeyen insanlar için
hazırlanmış bir çeşit resimli Incil gibi geliyor. Tamamlanmamış
duygusal düşüncenin yerini yavaş yavaş çözümleyici düşünceye bıraktığı
bu dönemde tiyatro tıpkı din gibi yüzeysel kalmaktan ve can çekişmekten
kurtulamayacaktır.” Bu satırlar 1888 yılında “Matmazel Julie” oyunun
önsözü için August Strindberg tarafından yazılmıştı. Isveçli oyun
yazarı Strindberg sahnede “oyun” görmek istemiyordu. Onun istediği
ikilem içindeki yaşayan insanları göstermekti. Oyuncuyla izleyici
arasındaki uzaklığı ortadan kaldırmak için “oda tiyatrosu oyunları”
yazdı. Modern ve öncü tiyatronun kurucuları arasında yer alan Strindberg
sarsıntılı yaşamı boyunca etkilendiği farklı eğilimler doğrultusunda
trajediden tarihsel oyuna, düş oyunundan naturalist oyuna kadar çeşitli
türlerde yapıtlar verdi. Başından geçen üç başarısız evliliğinden yola
çıkarak oyunlarından kadın-erkek ilişkilerini otopsi masasına yatırdı.
Yaşamı ve yapıtları neredeyse birbiriyle bütünleşen Strinberg’in
“Alacaklılar” adlı oyunu ülkemizde ilk kez Işıl Kasapoğlu’nun rejisiyle
sergileniyor.
Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı
“Alacaklılar”, Strindberg’in kadın-erkek ilişkisini borç-alacak
karşıtlığı içinde bir hesaplaşma olarak ele aldığı son derece ilginç bir
yapıt. Köksal Engür, Tilbe Saran ve Cüneyt Türel’in rol aldığı
“Alacaklılar”, ikili ilişkilerde insanların birbirlerinin kişiliklerini
ve yaşamlarını nasıl yıktıklarını dile getiriyor. Gustav, Tekla ve
Adolf’un ilişkisinde kimin haklı kimin haksız olduğu, kimin sömürüp
kimin sömürüldüğü hiç ama hiç önemli değil. Strindberg bu oyunda ikilem
içindeki insanları tüm yönleriyle ortaya koyuyor. Bunu yaparken Tekla
karakterini biraz olumsuz çizdiği kesin. Tekla hep kocaları yoluyla
toplumda belli bir yer edinebilmiş , cilveli bir kadın olarak
tanımlanıyor Strindberg’in metninde.. Işıl Kasapoğlu’nun rejisi ve
Tilbe Saran’ın yorumunda ise Tekla erkekler dünyasında ayakta kalma
savaşımı veren güçlü bir kadına dönüşüyor.
Karısının özgürlüğünü kısıtlamaya çalışmayan
ressam Adolf, toplumun değer yargılarından nasibini alır ve bu tavırları
yüzünden eleştirilir. Öğretmen Gustav Tekla’nın kendisini bırakıp
gitmesinin ardından kadından intikam almak ister. Gustav’la Adolf’un
anlattıkları Tekla’yı hep erkeklerden alan, onların iliğini kemiğini
sömüren bir kadın olarak yansıttığı halde, aslında Tekla’nın da her
ikisi tarafından tam bir iktidar çatışmasının ortasına düşürüldüğünü
görüyoruz. Strindberg, kendisinden yıllar sonra “Faşizm iki insan
arasındaki ilişkide başlar” diyen Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın
sözlerini çarpıcı bir biçimde ortaya koymuş. Insanın iktidar hırsı,
karşısındakinin kişiliğini, davranışlarını, düşüncelerini, kısacası
yaşamını belirleme isteği, ister dostlukta ister aşk ilişkisinde olsun
karşısındakinin - ve aynı zamanda kendisinin- dünyasını cehenneme
çeviriveriyor. “Alacaklılar” bunun en çarpıcı örneği. Duygu
Sağıroğlu’nun dekoru, Işıl Kasapoğlu’nun rejisi ve Tilbe Saran, Cüneyt
Türel ve Köksal Engür’ün inceliklerle örülü oyunculuğuyla kendinizi ve
ilişkilerinizi sorgulayacağınız çarpıcı ve son derece başarılı,
kaçırılmaması gereken bir yapım .
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL, 6.03.1998
|
| |
ANTIGONE
Yazan: Sofokles
Çeviren: Güngör DIlmen
Müzik: Turgay Erdener
Yöneten: Mahir Günşıray
Dramaturgi: Çetin Sarıkartal
Sahne Tasarımı: Claude Leon, Selim
Birsel
Oyuncular:
Kreon: Ayşe Lebriz
Antigone: Ece Eroğlu
Ismene: Evren Yazıcı
Haimon: Tümay Nazik
Teresias: Dikmen Seymen
Nöbetçi/Ulak: Alev Cınbarcı
Korobaşı: Ayşe Selen
TIYATRO OYUNEVI
KADINLAR ARASINDA
Sahnenin ortasında bir tabut. Çevresinde kederli kadınlar. Ölen
kahraman için resmi cenaze töreni yapılıyor. Törenin hemen ardından
sahnedeki kadınlar gittikçe çılgınlaşan ve yabanileşen bir dansa
başlıyorlar. Garip, ürpertici bir ritüel bu. Bir yandan da korobaşının
ağzından iki kardeşin, Eteokles ile Polyneikes’in iktidar için savaşıp
ikisinin de öldüğü, ancak başa geçen Kreon’un, yurdunu savunan
Eteokles’I şerefli bir yurttaş, Polyneikes’i ise vatan haini ilan edip,
biri için resmi tören yaptırırken, diğer kardeşin gömülmesini
yasakladığı anlatılır. Işte tam bu noktada başlar Kreon ile yeğeni
Antigone’nin çatışması. Antigone her iki kardeşinin de aynı şekilde
gömülmesini ister, kardeşinin ölüsünün kurda kuşa yem edilmesine gönlü
razı olmaz.
“Antigone”, Sofokles’In “Thebai Üçlemesi
içinde yer alan ve geçtiğimiz yıllarda Şehir Tiyatrosu’nda sergilenen
“Kral Oidipus” ve “Oidipus Kolonos’ta” oyunlarının, üçlemenin son
oyunu. Tiyatro Oyunevi’nin sergilediği “Antigone” , ilk iki oyundan
farklı bir biçimde, yalnızca kadın oyunculardan oluşan bir kadroyla
sahneleniyor. Geçtiğimiz sezonda Jean Genet’nin “Hizmetçiler” adlı
oyununu erkek oyuncularla sahneye taşıyan Mahir Günşıray’ın “Antigone”
rejisinde metnin oldukça kısaltıldığı ve iktidar-birey çatışmasının
Kreon-Antigone arasındaki ilişkide yoğunlaştırıldığı oyunda Antigone
karakteri yerine olayları izleyiciye aktaran ve zaman zaman Kreon’a akıl
veren Korobaşı rolünün ağırlık kazandığı görülüyor. Stilize bir
oyunculuğun ve ilkel ritüelleri andıran yabanıl devinimlerin odak
noktasını oluşturduğu sahnelemede bembeyaz örtülerle kaplı, heryanı
kapalı bir alanda kendi “Antigone”sini arayan bir grup kadın oyuncunun
oynadığı bir ‘oyun’ söz konusu. Üstelik bu ‘oyun’un içinde kadınlar
erkek rollerini canlandırırken ‘erkek’ tavrılarına bürünmüyor. Beyaza
boyalı yüzlerindeki siyah halkalarla çevrili gözleriyle vahşi bir
dünyanın portresini çiziyorlar. Sahnede sürekli ürpertici, yadırgatıcı
hareketlerle deviniyorlar. Erkek rollerini kadınlar tarafından
canlandırılması da bu yadırgatıcı etkiyi artırıyor.
Antigone ölüme gönderilirken kına yakılması,
Anadolu kaynaklı folklorik danslar, kırmızı başörtüsü gibi yerel
motiflerin kullanıldığı yorumda Kreon rolündeki Ayşe Lebriz ile
Korobaşı’ndaki Ayşe Selen başarılı oyunculuklarıyla dikkati çekiyor.
“Antigone” oyunculuktaki bazı eksikliklerine
rağmen yaratılan farklı sahne diliyle izleyiciye ulaşmayı başaran bir
yapım. Iktidar-birey, akıl-duygu çatışması, iktidarı elde tutmak için
birbirini öldüren iki kardeşten birinin kahraman, diğerinin vatan haini
ilan edilmesi gibi dünya döndükçe sürüp gidecek gibi görünen sorunların
Antik Yunan’dan buyana değişmediğini bu kez de kadın gözüyle
izleyebilirsiniz.
Sibel Arslan
Yeşilay RADİKAL, 20.3.1998
|
| |
BALKON
Yazan: Jean Genet
Çeviren- Yöneten: Başar Sabuncu
Sahne Tasarımı: Duygu Sağıroğlu
Giysi Tasarımı: Sevim Çavdar
Müzik: Selim Atakan
Oynayanlar: Ahmet Levendoğlu, Derya
Alabora, Zuhal Olcay, Haluk Bilginer, Bülent Yarar, Güven Kıraç, Şebnem
Sönmez, Alptekin Serdengeçti,Sema Keçik, Celal Perk, Salih Sarıkaya
GENET’NİN AYNASINDAN
YANSIYANLAR
Kırmızı ve siyah hakim heryana. Sahneyi boydan
boya kaplayan panodan, üzerinde iç çamaşırları bulnan mankenler, küçük
küçük aynalar, kumaşlar sarkıyor. Az sonra pano açılıyor ve koltuğuna
kurulmuş şatafatlı giysileri içindeki Başpiskopos derinden gelen sesiyle
vaaz vermeye başlıyor. Cinselliği simgeleyen nesnelerle çevrili bir
ortamda bir din adamı! . Eteklerinin altından çıkan ve ona vaktinin
dolduğunu söyleyen fahişeyle konuşurken farklı bir ses tonu ve tavır
takındığını görüyoruz dinadamının. Aslında bir Başpiskopos değil o.
Yalnızca fantazilerini gerçekleştirmek üzere Irma’nın genelevine gelen
bir müşteri. Erkeklerin Başpiskopos, General ya da Yargıç gibi iktidarı
simgeleyen kişiliklere bürünmek için sıraya girdikleri, her odasında
farklı bir ‘gerçeklik’ oyununun sahnelendiği bir genelevdeyiz. Irma’nın
fahişeleri ise müşterileri memnun etmek için kılıkan kılığa girip rol
kesen fahişeler. Kimisi General’in atı oluyor, kimi Başpiskopos
karşısındaki günahkar kadın, kimi Yargıç karşısında af dileyen bir
hırsız.
Müşterilerine iyi hizmet verebilmek adına
çırpınıyor genelev çalışanları. Herşey kusursuz ve gerçeğe benzer
olmalı. Bürünülen her rol için uygun dekor, kostüm ve makyaj yapılıyor.
Herşey düşlerin kısa süreli de olsa gerçeğe dönüşebilmesi için tam bir
tiyatro oyunu gibi profesyonelce hazırlanıyor. Bütün bu hazırlıkları
yönetip yönlendiren ise genelevin sahibi Irma’dır. Evde bu oyunlar
oynanırken dışardan ihtilalcilerin sesleri duyulmaktadır. Genelevi
koruyan ve Irma’nın sevgilisi olan Polis Şefi’nin tek derdi ise genelev
protokolüne girememiş olmasıdır. Yani hiç kimse şimdiye dek Irma’nın
evinde Polis Şefi kılığına girmek istememiştir. Oysa protokole
girdiğinde anıtını diktirmeyi planlamaktadır.
Çağdaş edebiyatın en aykırı isimlerinden Jean
Genet’nin “Balkon” oyunu 1957 yılında ilk kez Londra’da Peter Zadek’in
rejisiyle izleyici karşısına çıktı.. Daha önce “Himetçiler” adlı oyununu
sahneleyen yönetmenin yorumunu beğenen Genet, “Balkon”nun da Zadek
tarafından sahnelenmesine izin vermiş, ancak izlediği provalardan
birinde yönetmene silah çekerek böyle devam ederse kendisini
öldüreceğini söylemişti. Genet’yi hiddetlendiren oyunun gerçekçi
yorumuydu. Oysa yazara göre oyun stilize bir ritüel havasında
sahnelenmeliydi.
.Yazarın başyapıtı sayılan “Balkon” ülkemizde
ilk kez sahneleniyor. Böylesine güç ve ticari anlamda popülaritesi
olmayan bir projeyi gerçekleştirmeye kalkışanlar ise kurulduğu yıldan
buyana seçkin yapıtları büyük bir özen, yaratıcılık ve başarıyla
izleyici karşısına çıkaran Tiyatro Stüdyosu. Birtakım ucuzlukları sanat
diye yutturmaya kalkmayan, reji, oyunculuk, sahne tasarımı ve oyun
seçimiyle son derece başarılı, keyifle izlenen yapımlar sunan Tiyatro
Stüdyosu “Balkon”da da aynı başarısını sürdürüyor. Başar Sabuncu’nun
rejisinde Genet’nin kerhanesi günümüz Türkiye’sine tutulan bir aynaya
dönüşüyor. Herkesin bir başkasının rolünü oynayarak kimliğini bulmaya
çalıştığı, bütün değerlerin çığrından çıktığı dünyamıza tutulan bir
aynaya. Irma’nın genelevin odalarına yerleştirip olan biteni gözlediği
aynalardan görebilyoruz kendi suretlerimizi. Genet bize dünyamızın
makyaj gibi sahte olduğunu ve tüm pislikleri, kötülükleri,
kokuşmuşlukları gözönüne seren mükemmel bir ayna olabileceğini
düşündürüyor. Bütün oyuncular ,Haluk Bilginer, Zuhal Olcay, Ahmet
Levendoğlu, Derya Alabora, Şebnem Sönmez, Güven Kıraç, Alptekin
Serdengeçti, Bülent Yarar, Sema Keçik, Celal Perk ve Salih Sarıkaya
Genet’nin aynasından yansıyan irkiltici gerçekleri büyük bir başarıyla
yorumluyor.Duygu Sağıroğlu’nun özel tiyatrolarda görmeye pek alışık
olmadığımız zengin sahne tasarımı, Sevim Çavdar’ın özenli giysileri ve
makyajına kadar kılı kırk yaran bir titizlikle hazırlanmış, heyecan
verici, müthiş bir Genet şöleni sunuyor Tiyatro Stüdyosu.
Sibel Arslan
Yeşilay
|
| |
KÜÇÜK BİR İŞ İÇİN YAŞLI BİR PALYAÇO ARANIYOR
GERÇEK PALYAÇO
GÜLMEZ
Devlet Tiyatrosu’nun yeni oyunu “Küçük Bir İş
İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor” iş görüşmesi için gittikleri bekleme
odasında karşılaşan üç eski dostun öyküsünü anlatıyor.
“Küçük Bir Iş Için Yaşlı Bir Palyaço
Aranıyor”, gazetede okudukları bir ilan üzerine iş için başvuran üç eski
arkadaşın görüşme saatini bekleme sürecini ele alıyor. Romen asıllı
Matei Visniec’in yazıp Ahmet Güngören’in türkçeleştirdiği oyun
DevletTiyatroları Aziz Nesin Sahnesi’nde izleyici karşısına çıkıyor.
Müge Gürman’ın sahneye koyduğu oyunda Levent Öktem, Özkan Uğur ve Mehmet
Güleryüz rol alıyor.
Nicollo, Filippo ve Peppino üç yaşlı soytarı.
Hayatta başarı kazanamamış, gençliklerinde yaptıkları numaraları artık
beceremeyen, işsiz, yoksul, umarsız üç adam. Geçmişleri hakkında fazla
bilgimiz yok. Tek umutları bu ne idüğü belirsiz ‘küçük bir iş’e kabul
edilmek. Ilk başta eski dostlarını görmekten hoşlansalar da bir süre
sonr, kendilerinin işe kabul edilmesi için görüşmeden önce diğerlerini
başvurudan vazgeçirmeye, moralini bozmaya çalışırlar. Hala iyi birer
soytarı olduklarını kanıtlamak için birbirlerine en iyi numaralarını
sergilerler. Bir yandan eski günlerini anarken ‘acaba beni seçerler
mi?’ kuşkusu kemirmektedir içlerini.
Bütün bunlar, karşısındakini güldürmek
durumunda olan palyaçonun - hele bir de artık bu işi beceremiyorsa-
trajikomik durumu vurgulanarak sahne üzerine getiriliyor. Visniec’in
ülkemizde ilk kez sahnelenen metni, yönetmene ve oyunculara müthiş yorum
olanakları sunan, ama çokanlamlı yapısıyla aynı zamanda altından
kalkılması güç bir metin. Nicollo rolünde Levent Öktem’in son derece
başarılı ve etkileyici bir oyunculuk sergilediği oyunda ilk kez sahneye
çıkan müzisyen Özkan Uğur da canlandırdığı Filippo rolünde başarılı.
Ancak tip olarak canlandırdığı role uygun olması ve mimikleri dışında
ressam Mehmet Güleryüz’ün oyunculuğu için aynı şeyi söylemek güç.
Özellikle “Kral Lear”i canlandırdığı sahnede , soytarılığın yanısıra
ciddi oyunlarda da oynadığını kanıtlamaya çalışan, ancak başaramayıp
gülünç duruma düşen yaşlı adamı yansıtmayı başaramıyor..
Müge Gürman’ın sahnede oyuncuları sürekli
hareket etmeye zorlayan mizansenleri ve aşırı abartılı bir oyunculuğu
tercih etmesi, üç soytarının oyun boyunca hep ‘soytarı’ rolüne bürünüp
hiç gerçek kişilikleriyle ortaya çıkmaması oyunun aksayan yönleri.
Sahne üzerinde sürekli oradan oraya koşturan, acınası zavallı üç adamın
hüzünle gülmece arasında mekik dokuyan dünyası, bekleyiş sürecinin
trajikomik boyutu Levent Öktem dışındaki oyuncuların yorumunda ve rejide
yeterince ortaya çıkmıyor. Bekleme temasıyla ve oyun kişileriyle
Beckett’i anımsatıyor “Küçük Bir Iş Için Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor”.
Aynı zamanda geçtiğimiz yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nun sergilediği,
yıllar sonra tiyatroya dönmek için oyunculuk seçmelerine girmek üzere
bir tiyatroya gelen bir oyuncunun bekleyiş süresince kendisiyle ve
sanatla hesaplaşmasını ele alan Tankred Dorst’un “Ben Feuerbach”
oyunuyla benzer bir konuya eğiliyor. Artık seyirciyi güldüremeyen, ama
komik olmaya çalışan-hatta komik olduğunu sanan, acınacak durumlarını
görmezden gelip eski dostlarına acımasızca eleştiren, tüm yaşamlarını
yanlarında taşıdıkları bavullarına sığdırabilen üç yaşlı soytarı Aziz
Nesin Sahnesi’nde ‘küçük bir iş’ arıyor.
Sibel Arslan Yeşilay
Radikal 9.4.98 |
| |
ÇOK TUHAF SORUŞTURMA
Yazan-yöneten: Ferhan Şensoy
Dekor: Saim Bugay
Giysi: Ferhan Şensoy
Oynayanlar: Tuncel Kurtiz, Ferhan
Şensoy, Baykal Kent, Rasim Öztekin, Ali Çatalbaş, Levent Ünsal, Parkan
Özturan, Erkan Üçüncü, Özkan Aksu, Saygın Delibaş
ORTAOYUNCULAR
BİR ASKERİN ‘YANLIŞLIK’ SONUCU HAPSİ
Oyunun adı “ÇOK TUHAF SORUŞTURMA”. Aslında konusunu
kısaca özetlersek ülkemizin gündeminden düşmeyen ve artık çok ta
‘tuhaf’ bulamayacağımız kadar kanıksadığımız bir olayın ele alındığını
göreceksiniz. Askerliğini yapan Ibrahim (Ferhan Şensoy) Burdur’daki
eğitimini tamamlayıp Siirt’e yeni kıtasına giderken Ankara’ya, arkadaşı
Muzaffer’e( Rasim Öztekin) uğrar. Ibrahim hayatının en büyük hatasını
yapıp, kendini kovalayan polisten kaçmaya çalışınca kendini bir anda
karakolda bulur.Üstelik kaçarken Muzaffer’In evine sığındığı için
Muzaffer de karakola getirilir. Taksi gaspetmekten, silahlı soyguna
kadar birçok suçu işlediklerini kabul ederlerse ilk duruşmada serbest
bırakılacaklarını söyleyen sorgu amirine(Tuncel Kurtiz) inanırlar.
Itiraf etmezlerse kendilerine zevkle işkence yapacak olan
memurdan(Baykal Kent) da korkarak, işlemedikleri suçları itiraf
ederler. Yalnız işkence görmek istemiyorlarsa ‘örgüt’ten bir
arkadaşlarının daha ismini vermeleri istenince Ibrahim hemen büfeci
arkadaşı Aydın’ın(Ali Çatalbaş) adını söyler. Böylece üç arkadaş hapsi
boylar. Üstelik Aydın diğer ikisi kadar şanslı değildir. ‘Suç’larını
itiraf etmediği için işkence görür. İlk duruşmada suçsuz olduklarının
ortaya çıkacağına inanan üç arkadaş yirmidörtyıl hapis cezasına
çarptırılır.
Adalet sistemimizdeki sorunları ve polis
teşkilatındaki insanlıkdışı uygulamaları konu alan, Ferhan Şensoy’un
yazıp yönettiği “Çok Tuhaf Soruşturma” , Şensoy’un kendine özgü
mizahıyla yoğurduğu, tempolu, reji, sahne tasarımı ve oyunculuğuyla
başarılı bir kara-komedi. Şensoy oyunu, gazetede okuduğu bir haberden
yola çıkarak, çeşitli cezaevlerini inceleyerek yazmış. “Aptallara Güzel
Gelen Televizyon Dizilieri” oyunundaki gibi “Çok Tuhaf Soruşturma”da da
dış mekanlar için film tekniğinden yararlanılmış. Saim Bugay’ın pratik
çözümlerle gerçekleştirdiği sahne düzeniyle farklı mekanlar başarıyla
ve sahne trafiğini aksatmadan yansıtılıyor..Sorgulama sırasında perdeye
yansıtılan damlayan musluk görüntüsü ,, hücrenin arkasındaki kafesteki
kuş ya da tavla oynayan polis görüntüleri etkileyici biçimde
kullanılıyor. Filmin yanısıra gölge oyunlarının da kullanıldığı “Çok
Tuhaf Soruşturma”da Şensoy’a deneyimli oyunculardan oluşan bir kadro
eşlik ediyor. Muzaffer rolünde Rasim Öztekin’in son derece başarılı
olduğu oyunda. sorgu amiri ve hapishaneden çok çiçekleriyle ilgilenen
komiser rolünde Tuncel Kurtiz iki farklı tipi ustalıkla yorumluyor.
Türkiye’nin gündeminden bir türlü düşmek bilmeyen
bir konuyu Ortaoyuncular’ın yorumuyla kahkahalar atarak izleyecek,
zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak, ülkemizdeki ‘tuhaflık.’ların bir
kez daha farkına varacaksınız.
Sibel Arslan
Yeşilay |
| |
10.ULUSLARARASI ISTANBUL TIYATRO FESTIVALI
FESTIVAL BRECHT’LE
AÇILIYOR!
Bu yıl onuncusu düzenlenen Istanbul Tiyatro
Festivali, Brecht’in doğumunun 100. Yılı kutlamaları çerçevesinde,
efsanevi Brecht yorumcusu Milva’nın konseriyle açılıyor. Geçtiğimiz yıl
Festival’de onur ödülü alan ve 1997 yılında yitirdiğimiz italyan tiyatro
yönetmeni Strehler’in sahneye koyduğu “Milva Yeni Bir Brecht Söylüyor-
Ay Herzaman Parlamaz” adlı gösterinin en önemli özelliği Brecht’in
günümüzün bakış açısıyla yeniden yorumlanması.
Resitalde sunulacak yirmiyi aşkın şarkıda
savaşçı, didaktik ve ideolojik Brecht’ten eser yok. Strehler’in
Milva’yı ideal bir Brecht yorumcusu olarak keşfettiği 30 yıl öncesine
oranla şairin daha az ateşli şarkılarını dinleme olanağı bulacağız..
.Konserde Brecht Strehler’in yorumuyla insancıllığını yeniden kazanıyor
ve saf lirik şair kimliğine bürünerek karşımıza çıkıyor.
Brecht’in, gençliğinde Münih’teki meyhanelerde
dostlarına gitar çalarken bestelediği ve bizim için yeni olan şarkıları
Milva’nın sesinden dinleyeceğiz.
Strehler’in seçtiği, Brecht’In ‘politik’ değil,
‘insan’ yanını ortaya koyan balad’larda ironik ve duygusal yönü
vurgulanıyor.
Milva’nın 60’lı ve 70’li yıllardaki “Ben Bertolt
Brecht” konserlerinde yer almayan şarkıların eklendiği gösteri, Milva ve
Strehler’in ‘yeni’ Brecht’i eskisinden daha az iddialı, daha melankolik
ve daham umutsuz olarak karşımıza çıkacak.
Genç Brecht’In düşünceleriyle olgun Brecht’In
düşkırıklıklarının paralel olarak yansıtıldığı resitalde Milva’yı 60’lı
yıllarda üne kavuşturan “Marie Sanders’in Ağıdı”, “Bilbao Song” ve
“Surabaya Johnny” şarkıları da yer alıyor.Çoğu az bilinen aşk şarkıları
ve şiirlerini Milva’nın güçlü sesinden dinleyeceğiz.
“Brecht’in ışıltılı keskinliği bize dün, zamanın
vahşetine karşı çıkmamızı buyururken, bugün sanki geçmişin yanlışları
için merhamet duymaya yöneltiyor.Ama bunlar zaten bizi, herşeye rağmen
umuda bağlayan, ya da gelecek duygusunu hissetmemizi sağlayan, birbirine
simetrik iki durum değil mi? “
Sibel Arslan Yeşilay
|
| |
PINA BAUSCH
DANSIN KRALİÇESİ
FESTİVAL’DE
Dans Tiyatrosu denildiğinde ilk akla gelen isim
olan Pina Bausch “Cam Temizleyicisi” adlı gösterisiyle Istanbul tiyatro
Festivali’ne konuk oluyor.
Dans tiyatrosu ülkemiz için yeni bir kavram.
Ancak dünyada dans tiyatrosu denince akla önce Pina Bausch gelir.
Bausch, 25 yıl önce kurduğu Wuppertal Dans Tiyatrosu’nda modern dans ile
tiyatronun anlatım biçimlerini harmanlayarak yarattığı yeni sahne diline
bu adı koymuş, Almanya’nın küçük bir kenti olan Wuppertal’de yarattığı
farklı çalışmalarıyla önceleri anlaşılmaz bulunurken, daha sonra bu
küçük kenti dans tiyatrosunun Avrupa’daki merkezi konumuna getirmeyi
başardı. Artık Bausch’un yeni yapıtlarını izlemek için dünyanın her
yerinden eleştirmenler Wuppertal’e geliyor. 1940 yılında Solingen’de
doğan Bausch, Almanya’daki dans eğitiminin ardından New York’ta
eğitimini ve çalışmalarını sürdürdü. Ülkesine döndüğünde kurduğu
Wuppertal Dans Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliğini sürdüren Bausch
ürettiği yapıtlarıyla dansı teatral bir anlatım aracı olarak kullanıyor.
Günümüzün en başarılı koreografları arasında yer alan Bausch
yapıtlarının klasik ya da modern dans kategorileri içinde
değerlendirilmesine karşı. Kendini koreograf değil, dans tiyatrosu
yazarı olarak tanımlıyan sanatçı, dansta teknikten çok duyguları ve
insan ilişkilerinin boyutlarını ön plana çıkarmayı yeğliyor..
1996 yılında ekibiyle birlikte bir süre kaldığı Hong Kong
izlenimlerinden yola çıkarak gerçekleştirdiği “Cam Temizleyicisi”
adlı üç saatlik görkemli yapıtında hızla metropolleşen bir kent olan
Hong Kong’ta doğu kültürünün izlerini sürüyor Bausch. Wuppertal Dans
Tiyatrosu, “Cam Temizleyicisi”yle kıpkırmızı gül yapraklarından
oluşan bir tepede, sahneye yağan yaprakların arasında devinen
dansçılarıyla, Çin şarkıları, Portekiz ezgileri ve blues eşliğinde
bizleri Uzakdoğu’ya, Hong Kong’a doğru bir yolculuğa çıkaracak.
Festival’in en iddialı yapımlarından “Cam Temizleyicisi”ni sakın
kaçırmayın.
Sibel
Arslan Yeşilay RADİKAL 20.5.1998
|
| |
KENTLERİN ORMANINDA
PARANIN RENGi
Ilk kez 1995 yılında 7. Uluslararası Istanbul
Tiyatro Festivali’nde teknolojiyle tiyatro sanatının görkemli
buluşmasını gerçekleştirdiği ve izleyenleri büyüleyen “Doktor Faustus Ya
Da Şeytanın Paltosu” adlı rejisini izleme olanağı bulduğumuz genç
fransız yönetmen Stéphane Braunschweig bu kez de Brecht’in “Kentlerin
Ormanında” adlı oyunuyla Istanbul’da. Centre Dramatique Natıional
d’Orléans yapımı “Kentlerin Ormanında”, BrechtIn gençlik yıllarında
yazdığı en gizemli, yazıldığından buyana tiyatrocuların gizemini
çözmeye, metnin ardındaki anlamı bulmaya çalıştıkları bir metin.
Tiyatrobilimci ve yönetmen Stéphane Braunschweig “Kentlerin Ormanında”
adlı oyununu sahneleme nedenini şöyle açıklıyor: “Bu metin, benim tüm
alışkanlıklarımı sorgulamama neden oldu. Hayatımda hiç bu kadar az
kesinlik kazanmış düşünce ile yola çıkmadım. Karşımda sanki bir sürü
açısı ve farklı uzunlukta kenarları olan kübist bir oyun vardı. Ama
kübist tablolarda olduğu gibi herşey dümdüz bir zemin üzerindeydi ve o
karmaşıklığın içinde yer alan herşey üstüste konmuştu.”
Daha önce Brecht’In “Gecede Trampet Sesleri”
oyununu sahneye koyan Braunschweig, “Kentlerin Ormanında” oyunun metnini
de kendisi fransızcaya çevirmiş. “Kentlerin Ormanında” 1912 yılında
Chicago’da zengin odun tüccarı Shlink ile meteliksiz genç kütüphaneci
Garga’nın nedeni belirsiz hesaplaşmasını ele alıyor. Zengin ile
yoksulun, genç ile yaşlının karşı karşıya geldiği oyunda Shlink genç
Garga’yı satın almaya ve yoldan çıkarmaya yemin eder. Zengin tüccar
kütüphaneye giderek Garga’nın düşüncelerini satın almak ister.
Başlangıçta şiddetle bu teklife karşı çıkan Garga, paranın cazibesine
kapılarak zamanla değişmeye başlar. Garga sonunda kavgayı kazanır, ancak
bedelini de ailesinin düştüğü durumla öder.
Ikiye bölünmüş sahnede siyah-beyaz dekorla
sahnelenen “Kentlerin Ormanında” adeta bir satranç tahtası gibi
kullanılan sahnede sergileniyor. Fransız basınında ‘yılın en önemli
sanat olaylarından biri’ olarak nitelendirilen yapımın yönetmeni,
çağımızın en önemli konuları arasında yer alan saflık ve utanmazlık
arasındaki karşıtlığı ele alması açısından metni şöyle değerlendiriyor:
“Bu oyun şu soruyu gündeme getiriyor: Içimizdeki kaos bizi nereye
götürüyor? Yaşamda kaosun izlerinin olması çok doğal, ama bu kaos
büyüdükçe doğallığını yitiriyor ve barbarlıkla sonuçlanıyor. HIçbir
ilerleme olanağı, geleceği olmayan bir adamın, onun tam tersine elinde
bir sürü olanak olan bir başka adamla karşılaşmasının öyküsü bu. Garga
da yavaş yavaş birkaç olanağa sahip oluyor ve saf idealizmini bırakıp
utanmaz bir adama dönüşüyor.”
Sibel Arslan
Yeşilay
|
| |
DENİZDEN GELEN KADIN
“Amerika’da genellikle naturalist tiyatro
yapılıyor. Seyirci rahatına düşkün. Seyircinin istediği tek şey sahnede
izlediği durumlarla özdeşleşmek. Herşeyi hazır ve paketlenmiş olarak
almak istiyor. Ama bence ideali seyricinin tiyatrodan çıkarken hala
izlediği oyunu düşünmesi ve soru sormaya devam etmesidir “ diyen tiyatro
dünyasının dev ismi Robert Wilson bu yıl da Tiyatro Festivali’nin
konukları arasında yer alıyor. Üstelik kısa bir süre önce ilano’da
prömiyeri yapılan son rejisi “Denizden Gelen Kadın”la. ‘Performans’ ile
opera karışımı yapıtlarını ‘opus’ olarak nietelendiren amerikalı
yönetmen postmodern tiyatronun temsilcisi. Geleneksel edebiyata dayalı
tiyatro anlayışına karşı müzik, resim, dil,dans ve mimarinin bileşimiyle
tiyatroda çokanlamlılık yaratma peşinde. Wilson, çok önem verdiği ışık
ve ses rejisiyle, yavaşlattığı, neredeyse otisitk izlenimi veren hareket
akışıyla dilin fonda bir gürültü olarak yer aldığı yeni bir tiyatro
anlayışına imza attı. Resim ve mimari öğrenimi gören Wilson için önemli
olan tiyatroda mekansal yapı ile bedensel anlatım ve çağrışımlara
dayalı bir ‘dil’ oluşturmak, bütün sanat dallarının kullanıldığı bir
yapıt yaratmak
Robert Wilson’ın izleyiciyi soru sormaya ve
yorum yapmaya iterken müthiş bir görselliğin ağır bastığı sahne diliyle
ilk kez on yıl önce Berlin’de tanışmıştım. Schaubühne Tiyatrosu’nda
Virginia Wolf’un “Orlando”sunu tek kişilik oyun olarak sahneye
aktarmıştı. Almanya’nın en başarılı kadın oyuncularından Jutta Lampe’nin
kusursuz biçimde yorumladığı “Orlando”, Wilson’ın olağanüstü dekoru,
müziği, ışığı ve rejisiyle seyirciyi çeşitli yüzyıllar arasında, çeşitli
ülkelerde gizemli bir yolculuğa çıkarıyordu. Sahnede teknolojiden sonuna
kadar yararlanırken izleyiciye bunu farkettirmeden hem yalın hem de son
derece görkemli bir tiyatro şöleni sunan Wilson ilk kez iki yıl önce
“Persephone” adlı yapımla Tiyatro Festivali’nin açılışını yaptığında
belki de hala “Orlando”nun etkisinde kaldığımdan biraz düşkırıklığına
uğradığımı itiraf etmeliyim. Ancak geçen yıl İstanbul’da verdiği
“Çalışmalar 1967-95” başlıklı gösteri-konferansla karizmasını ve
sanatını gözler önüne sermişti. Mayıs ayı başında Berlin’de izleme
fırsatı bulduğum ve Brecht’in 100. Doğumyıldönümü nedeniyle Berliner
Ensemble’da sahnelediği “Okyanus Üzerinde Uçuş”ta Brecht, Heiner Müller
ve Dostoyevski’nin kısa metinlerinden yola çıkarak tiyatroda görselliğin
sınırlarını zorlayan görkemli tabloları ve, mükemmeliyetçi oyuncu
yönetimiyle salondaki tüm seyiriciler gibi ben de büyülenmiştim.
Festivalde izleyeceğimiz “Denizden Gelen Kadın”
İbsen’in diğer oyunlarına oranla pek ender sahnelenen metinlerinden
biri. Şimdiye dek gerçekleştirilen önemli sahnelemelerinden birinde
hafif alaycı bir yaklaşımla, diğerinde ise anarşist-soytarımsı bir
evlilik öyküsü olarak yorumlanmıştı. Çocukluğu denizde geçen ve iki
çocuklu bir erkekle evlenen Ellida’nın açık denizlere ve yıllar önce
tanıştığı bir yabancıya olan tutku ve özleminin elel alındığı metin
Susan Sontag’ın uyarlamasında bazı oyun kişileri çıkarılarak 17
sahneye bölünmüş. Bir denizkızı gibi bütün gününü denizde geçiren
Ellida’ya üvey kızları hırçın davranmaktadır. Bütün hayali evliliği
nedeniyle tutsak olduğu fyorddan uzaklaşıp açık denizlere gitmek olan
Ellida’nın karşısına birgün aniden çıkıveren Yabancıondan kendisiyle
gelmesini ister. Kocası uzun bir tereddütten sonra Ellida’ya seçme
özgürlüğü tanır: ya kocasıyla kalıp eski yaşamını sürdürecektir ya da
hiç tanımadığı bir yabancıyla bilmediği bir dünyaya doğru yola
çıkacaktır. Ancak yaşamında ilk kez elde ettiği karar verme özgürlüğü
Ellida’nın kocasını seçmesine neden olur. Ibsen’in burada bitirdiği
oyununa Sontag bir başka final sahnesi ekleyerek sona erdiriyor
Ellida’nın öyküsünü.
Wilson’ın Susan Sontag’ın uyarlamasından yola
çıkarak gerçekleştirdiği en yeni rejisini büyük bir heyecan ve merakla
bekliyoruz. Acaba bu kez nasıl bir ustalık sergileyecek Wilson, perde
açıldığında 19. Yüzyılın Norveç’inden nasıl bir manzara kucaklayacak
bizi, hangi görsel zenginliklere yelken açacağız “Denizden Gelen
Kadın”ın rehberliğinde?.
Sibel Arslan
Yeşilay
|
| |
|
| |
CAHIDE- O BIR EFSANE
Yazan: Nezihe Araz
Yöneten: Hakan Altıner
Müzik: Cenk Taşkan
Şarkı Sözleri: Mehmet Teoman
Koreografi: Uğurkan Erez
Dekor: Figen Soysal
Kostüm: Sadık Kızılağaç
OYNAYANLAR: Nükhet Duru, Alp Öyken,
Tomris Oğuzalp, Mehmet Ulay, Tamer Karadağlı, Ayberk Atilla, I.Hakkı
Şen, Özlem Çakar, Demet Meva
ERKEKLER VE
TİYATRO ARASINDA SIKIŞMIŞ BİR KADIN
Tiyatro ve erkekler dünyası arasında sıkışıp
kalan, genç yaşında hızla tırmandığı zirvede kalmak için didinen,
yaşamında attığı her yanlış adımla yavaş yavaş kendi sonunu hazırlayan
tiyatromuzun en önemi isimlerinden Cahide Sonku’nun yaşamından kesitler
sunulan “Cahide” oyunu bir yıl sonra büyük değişikliklerle yeniden
karşımıza çıkıyor. Nezihe Araz’ın kaleme aldığı Hakan Altıner’In sahneye
koyduğu “Cahide” bu kez farklı bir anlayışla ve daha önceki yapımdan
farklı bir oyuncu kadrosuyla Akatlar Kültür Merkezi’nde sergileniyor.
Geçtiğimiz yıl sahnelediği ve olumsuz
eleştiriler alan “Cahide”den pek memnun kalmayan Hakan Altıner bu kez
Nükhet Duru ve Mehmet Teoman’la çalışarak müziğin ağırlık kazandığı bir
yorum gerçekleştirmiş. Cahide Sonku’nun yaşamından kesitlerin epizodik
bir anlatımla ortaya konduğu oyun, sanat dünyasında Muhsin Ertuğrul’un,
özel yaşamında ise sevdiği erkeklerin yaşamını biçimlendirmeye, ona
belli bir yaşam tarzını empoze etmeye çalışmaları sonucu sanatla özel
yaşamı arasında bir seçim yapmaya itilen kadının dramını ele alıyor.
“Cahide” başrolü canlandıran Nükhet Duru’nun ikinci müzikal çalışması.
Oyunda Muhsin Ertuğrul rolünü, önceki yapımda olduğu gibi Alp Öyken
başarıyla canlandırıyor. Cahide’nin yaşamındaki belli anlar arasındaki
bağlantıyı ve olayları izleyiciye aktarmak görevi Anlatıcı’ya düşüyor.
Tamer Karadağlı Anlatıcı’nın yanısıra Cahide’nin ilk eşi Talat,
Cahide’ye hayran politikacı ve Zeki Müren rollerini de üstleniyor.
Mehmet Ulay ise Cahide’nin işadamı eşi rolünde. Ünlü yıldızı çekemeyen
meslektaşı Şaziye rolünde ise Tomris Oğuzalp var. Orkestra ve vokaller
eşliğinde söylenen şarkılarla gelişen oyunda Cahide’nin dertleştiği
Terzi Cemal rolünde Ayberk Atilla sevimli bir kompozisyon çiziyor. Ancak
oyunun genel havasında yapay ve abartılı bir oyunculuk hakim. Sanki kısa
kısa sahnelerin herbirinde yaratılması gereken duygusal, hüzünklü ya da
gerilimli atmosfer sağlanamıyor, ya da geçişlerde bu atmosferi yaratacak
zaman çok kısıtılı gibi. Ancak “Cahide”nin özenli bir çalışmayla
hazırlandığı anlaşılıyor. Nükhet Duru, şarkılardaki başarısını
oyunculukta - Cahide’nin duygusal gel-gitlerinde ya da
düşkırıklıklarında, özellikle de son sahnedeki hayata küsmüş alkolik
kadında- yakalayamasa da- sahne disipliniyle ve karizmasıyla diğer
oyuncuların karşısında ezilmiyor. Ayrıca yeni “Cahide”nin eskisinden
daha tutarlı,özenli ve düzeyli bir yapım olduğunu belirtmekte yarar var.
Sibel Arslan
Yeşilay
|