ELEŞTİRİLER

1998-1999

MEDEA

KADIN İLE MEMUR

ALTIN GÖL

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

DOLU DÜŞÜN BOŞ KONUŞ

KANLI DÜĞÜN

1.İzmit Uluslararası Sokak Tiyatroları Festivali

IV.ESKİŞEHİR FESTİVALİ

SİHİRLİ FLÜT

PINA BAUSCH

KARANLIKTA KOMEDİ 

EŞİK

CYRANO DE BERGERAC

MİSYON-BİR DEVRİMİ ANMAK

BARIŞ

ACABA HANGİSİ?

MARTI

POPCORN

FERHAD İLE ŞİRİN

SEN HİÇ ATEŞBÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

URFAUST

BİR ÖLÜMÜN TOPLUMSAL ANATOMİSİ

MOLLY S.

KURBAĞA ÖYKÜLERİ

SUZUKİ

DANTON'UN ÖLÜMÜ

DENİZDEN GELEN KADIN

KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ

 
 

 

MEDEA

 

AŞK AÇLIĞI ÇEKEN MEDEA

 

   Taksim’in arka sokaklarında karşımıza çıkıyor Medea. Bir yandan öldürdüğü çocuklarının etlerini doğrarken, bir yandan da yemek tarifi yapan bir sunucunun konuğuyla sohbetini izliyor televizyondan. Belki de yemeğini bu tarife göre pişiripsunacak kendine ihanet eden kocasına. Twenty’de sergilenen “Medea” da sahne üzerindeki Medea’nın öyküsünü izlerken arkadaki dev ekrandan, hemen hergün izlediğimiz  kitsch görüntüler  akıyor ard arda.  Medea’nın ağzından önce çocukluğunu dinliyor, sonra da yaşamını altüst eden İason’la tanışmasına tanıklık ediyoruz.  İason ile Medea’nın farklı dünyaları, ikisinin birbirinden ayrımekanlarda ortaya çıkmasıyla yansıtılıyor. Birinin dünyası aşk ve tutkularla örülüyken, diğerinin yaşamını hükmetme hırsı belirliyor.   Aşk açlığı çeken genç kadı, görür görmez vurulduğu İason’un peşinden gitmek için ülkesine ihanet etmeyi, hatta sevgili kardeşini öldürmeyi bile göze alıyor.

      İtalyan asıllı yazar  Patrizia Filia’nın tek kişilik  oyunu  “Medea”, Sema Keçik, Selçuk Gürışık, Hüseyin Katırcıoğlu ve Selçuk Borak’ın  ortak çalışmasında,   kitsch pembe dizi ironisi yoluyla traji-komik yönü vurgulanarak  sahneleniyor.  Tek kişinin anlatımına dayalı metin, sahnelemede İason karakterinin eklenmesi, televizyon ekranının kullanımı ve imgelerin görselleştirilmesiyle etkileyici bir  dil yakalamayı başarıyor.

   İktidar, aşk, ihanetle yaşamı belirlenen, tutkularının ardından koşan bir kadının öyküsü “Medea”. İason’a duyduğu sevgi ona çok pahalıya malolsa da duygularıyla hareket eden, yüreğinin sesini dinleyen ve uğradığı ihanete en vahşi tepkiyi göstermekten kaçınmayan bir kadın.  Sema Keçik, yorumladığı Medea rolünde oyunculuktaki başarısını kanıtlıyan bir performans sergiliyor. Medea’nın herşeyi bir yana bırakıp tümüyle kendini adadığı, iktidar peşinde koşan duygusuz İason  (Hüseyin Katırcıoğlu) ise  tek boyutlu bir arabesk film kahramanı tavrıyla ele  alınarak, Medea’nın   trajedisinin absürdlüğü vurgulanıyor. Medea’nın acı ve tutku dolu, yürek burkan yaşamına karşın ekrandaki İason oldukça dingin, mesafeli, umursamaz ve kendinden emin. Belki de Medea gerçek İason’a değil, onun ekranda çizdiği imaja aşık oluyor.

   Oyunda anlatı iki oyuncuya paylaştırılarak, eşzamanlı ekran-sahne kullanımı başarıyla uygulanıyor, ancak sürekli ekrandan yansıyan görüntüler ve sesler, ilgiyi  daha çok  ekrana yönelterek sahnede olup bitenlerin izlenmesini güçleştiriyor. Son sahnedeki güncel politik göndermeler de, oyunun bütününe hizmet etmediği için ekleme gibi kalıyor. “Medea” , iktidar,  kan, şiddet, aşk, acı ve  ihaneti, bir  mitos karakterinin gözünden,  ince bir alayla, çağımızın  kitsch görüntüleri eşliğinde  günümüze   taşıyor.

Sibel Arslan Yeşilay  RADİKAL, 5.3.1998

 

 

 
 
 

KADIN İLE MEMUR

 

657 NO.LU ODA

 

 

    On üç yıldır çalıştığı bakanlıkta hergünkü  sıradan ve sıkıcı çalışmasını sürdürürken, odasına  giren  bir kadınla bütün dünyayı ve yaşamını sorgulamaya başlayan bir memurun öyküsünü anlatan “Kadın ile Memur” İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun yeni yapımlarından. Aldo Nikolai’nin yazıp Muhittin Yılmaz’ın çevirdiği oyunu Mazlum Kiper sahneliyor. Sahne tasarımı Barış Dinçel, giysi tasarımı Aysel Doğan, müzikleri Bora Ayanoğlu tarafından gerçekleştirilen “Kadın ile Memur”da Naşit Özcan ile Ayşegül İşsever rol alıyor.

     Sahnenin sol tarafında  yılların eskittiği hepsi eğilmiş, bükülmüş, masa sandalye, üst üste yığılı sararmış dosyalarla dolu dolaplar, Dali’nin resmini andıran erimiş uzamış bir saatten  oluşan  bir büro. Sahnenin gerisinde  ardına kadar açık ve odadaki diğer eşyalar gibi deforme olmuş bir kapı. Memurun 657 kapı numaralı bürosunun başarılı tasarımı genç dekoratör Barış Dinçel’e ait. 

     Sıkıcı, bıkkın, silik memurun hayatını bir anda  alt üst ediveren kırmızı giysili seksi kadın , kah tehdit ederek kah tatlılıkla zavallı adamı şimdiye dek hiç düşünmediği konularda adeta sorguya çekiyor. Kadının avucunun içine aldığı pısırık memurla ‘sohbet’inde demokrasi, devletin işleyişi, yönetenler, yönetilenler ilişkisi bıçak altına yatırılıyor. Kadın’ın gözünde devlet memurunun, işlemeyen bir devletin memurunun tek görevi, işlemesin diye devlete yardım etmektir. Evli, çocuklu, yıllardır aynı işyerinde hep aynı işleri yapan, heyecan ve ideallerden uzak, tekdüze bir yaşam süren bir memurun hayatına bomba gibi düşüp, şimdiye dek    üzerinde düşünmediği konuları irdelemesini sağlıyor Kadın. 

     “Hep masumları cezalandıran bir toplumda yaşıyoruz” . “Güzel ülkemizde her skandalın üzerine kum serpildiği, atılan kum miktarının skandalın büyüklüğüyle orantılı olduğu doğrudur. Kıyılarımız uzun olduğundan kumumuz da bitecek gibi değil”. Kadın’ın ağzından çıkan bu ve benzeri sözler oyunun  Türkiye  için yazıldığı izlenimi bırakıyor.

        İtalyan yazar Aldo Nikolai’nin kaleme aldığı oyun, doğrudan politik göndermelerle dolu, oyuncuya fazla olanak tanımayan bir metin. Mazlum Kiper, sahnelemede mekanik çözümlemelere yönelmiş. Sahnenin boş bölümü Memur ile Kadın’ın  içten konuştukları ya da erkeğin izleyiciye seslendiği anlarda kullanılıyor. Daha sonra sağ tarafa, büroya geçiliyor. Oyun boyunca dizginleri elinde tutan, olayların gidişine yön veren, güçlü, her şeyi bilen, her konuda fikir sahibi Kadın’da Ayşegül İşsever kullandığı sert ses tonu ve tavırlarıyla köşeli bir oyunculuk sergiliyor. Naşit Özcan ise, izleyiciyi güldürmek adına yerli yersiz birtakım jest ve mimiklerle memuru komik kılmaya çalışıyor. Çok güçlü olmayan  metin ancak ince ince işlenmiş bir sahnelemeyle  keyifle izlenebilir bir yapıma dönüştürülebilecekken, Kiper’in  rejisinde bu fırsatı kaçırdığı görülüyor. Sahnede izlediği çoğu bildik söz ve hareket cambazlıklarına gülebilen ve politik göndermelerin ülkemizle paralelliğini görmekten hoşlananlara tavsiye edilir.

Sibel Arslan Yeşilay  RADİKAL, 23.12.1999

 

 
 

 

 
 

ALTIN GÖL

 BİR GÜL GÖLE DÜŞERSE...

 

 

    Çoğumuzun  Katharine Hepburn ile Henry Fonda’nın oyunculuklarıyla anımsadığımız  “Altın Göl” adlı filmi aslında bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış. Ülkemizde ilk defa 15 yıl önce  Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen , Ernest Thompson’ın yazdığı “Altın Göl” , bu kez Gencay Gürün’ün çevirisi ve Hakan Altıner’in rejisiyle Tiyatro İstanbul yapımı olarak seyirci karşısına çıkıyor. Türk tiyatrosunun usta oyuncularından Haluk Kurtoğlu ile Nedret Güvenç’in başrollerini üstlendikleri “Altın Göl”,   aile , yaşlılık,  ölümü ve umudu hüzünle neşenin içiçe geçtiği bir dille anlatıyor.

    Hırçın, karamsar ve mızmız Norman ile yaşamaktan tad alabilen, doğaya tutkun, neşeli, sevecen Ethal için her zamanki gibi bir yaz mevsimi başlamıştır Altın Göl’ün kıyısında. Ancak kızları Chelsea’nın erkek arkadaşıyla birlikte ziyarete gelmesi aile içi hesaplaşmalara neden olacaktır. Norman’ın kızıyla arasının bozuk oluşunun nedenleri ortaya çıkacak, hırçın baba, kızının sevgilisinin küçük oğluyla tanışınca dünyaya başka türlü bakmaya başlayacaktır.

Norman’da başarılı bir oyunculuk sergileyen Haluk Kurtoğlu’nun karşısında, Nedret Güvenç , kocasının neredeyse tam tersi bir kişilik sergileyen, neşeli, güleryüzlü Ethal rolünün olanaklarını yeterince değerlendiremiyor.  Ethal karakterinin zayıf kalmasının bir nedeni de Hakan Altıner’in rejide bu iki farklı oyun kahramanı arasındaki dengeyi ve gerilimleri belirginleştirememiş olması. Evden ayrıldıktan sonra babasıyla arasındaki sürtüşme yüzünden uzun süre ailesini ziyaret etmeyen, ancak yıllar sonra babasının 80. yaşgünü için eve dönen Chelsea’da Çiğdem Tunç , inandırıcılıktan uzak, son derece yapay bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Sevgilisi Bill’de Cenk Sözeri ile çocukluk arkadaşı Charlie’de Murat Ahlatçı iki usta oyuncu karşısında ezilmeden oynuyorlar. Norman’la kısa sürede dost olan Bill’de ise küçük oyuncu Altay Fereli rahat tavırları ve sıcaklığıyla oyuna renk katıyor.

    İki oyuncuyu merkez alan ve fazla eylemin olmadığı, daha çok iç aksiyonların önem kazandığı “Altın Göl”, bu yaşlı çift arasındaki ilişkinin altı iyice beslense, belirleyici  anların içi sahnelemede ayrıntılı bir biçimde işlense, daha dinamik ve tempolu, rahat izlenebilir bir yapım olabilirdi.

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 26.11.1999

 
 
 

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI

 

AKVARYUMUN ZEHİRLİ SUYU

 

    Bir otelin lobisindeyiz. Nedeni belirsiz bir sokağa çıkma yasağının etkilediği müşterilerin aralarındaki ilişkileri, garip, gülünç durumları izliyoruz. Dış yüzeyi aynalı camlar sayesinde içeridekiler dışarıda olup biteni rahatlıkla görürken, dışarıdan içerisi görünmüyor. İzleyiciyi de otelin içine alan yorum sayesinde bizler, oturduğumuz koltuklardan dış dünyadaki kavga-gürültüyü, duvara yazı yazanları, polisten dayak yiyenleri görüyoruz. Ama asıl görülmesi gerekenler ‘içerdekiler’. Otel müşterileri memleketimizden insan manzaraları sunuyor. Gölgesinden korkan mı ararsınız, yönetici olduğu için  film yıldızının odasına girme hakkını kendine gören mi, hayatını askeri zaferlere endeksleyen mi ararsınız, olup bitenler karşısında hiç tepki göstermeyip bulmaca çözmeye odaklanan mı. Bu otelde her tür insandan birer numune var.

     Civan Canova’nın yazdığı “Sokağa Çıkma Yasağı”, geçen sezon İzmit Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmesinin ardından bu kez Şehir Tiyatrosu yapımı olarak Arif Akkaya’nın rejisiyle karşımızda.. Cüneyt Çalışkur İzmit’teki sahnelemede metne, absürd bir yorum getirmişti. Arif Akkaya’nın yorumunda ise politik boyut daha belirgin.  

     Kişilerin oda numaralarıyla anıldığı otelin lobiden ayrılmayan, olayları alaycı bir üslupla yorumlayan kişisi bay 302. Bay Resepsiyon’un varoluş nedeni sorgulamadan tüm emirleri uygulamak. Otelin müdürü ise o andaki ruh haline göre, bir takım saçma yasaklar koymakla meşgul. Her birey yasaklara karşı , kendi kimliğine göre tavır alıyor. Ancak bir yandan da çok normal bir durummuş gibi algılanıp sorgusuz sualsiz boyun eğiliyor yasaklara.

    Zuhal Soy’un sahne tasarımında otelin lobisini ve diğer odaları aynı anda görüyoruz. Mekan biraz fazla loş. Sahnenin sol köşesindeki kırmızı kadife kaplı locada olanca ihtişamıyla Muppet Show’daki yaşlı kuklaları andıran bay ve bayan 555 sürekli bulmaca çözüyor. Dramaturjisini Arzu Işıtman’ın üstlendiği oyunda Kahraman Acehan, Bercis Fesci, Cengiz Keskinkılıç, Turgut Arseven, Mehmet Bulduk, Hüsnü Demiralay, Ergun Üğlü, Sema Keçik, Yavuz Şeker, Süleyman Balçın, Uğurtan Atakan, Adnan Altay, Sevil Uluyol ve İlhan Kilimci rol alıyor.

    Kapalı bir mekana belli bir süreliğine tutsak edilmiş bireyler arasındaki iletişimsizliği traji-komik biçimde ele alan, sahneleme ve oyunculuğuyla rahatça izlenebilen bir yapım “Sokağa Çıkma Yasağı”.  

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 3.12.1999

 

 

 
 

DOLU DÜŞÜN BOŞ KONUŞ

 

                                             İÇİMİZ DIŞIMIZ BİR Mİ?

 

       “Konuştuğumuz sırada sıkça aklımızın gerisinde bir başka diyalog sürer gider, bazen bize yol göstermek, bazen de korumak için. Bazen de bu aklımızın gerisindeki diyalog önde sürüp gidenden çok daha gerçektir” düşüncesinden yola çıkan Steven Berkoff,  insanların  su yüzüne çıkarmadıkları asıl düşünceleriyle, akıllarından geçirmedikleri halde ağızlarından dökülüveren fikirleri aynı anda gözler önüne seriyor “Dolu düşün Boş Konuş”adlı oyununda. Zuhal Olcay ile Haluk Bilginer’in kurduğu Oyun Atölyesi’nin ilk yapımı “Dolu Düşün Boş Konuş”u Haluk Bilginer’le birlikte çeviren Ferhan Şensoy, aynı zamanda oyunun yönetmeni.

     Haluk Bilginer ile Zuhal Olcay’ın yanısıra Güven Kıraç, Melek Baykal ve Sermiyan Midyat’ın rol aldıkları “Dolu düşün Boş Konuş”, Ferhan Şensoy’un sahnelemedeki zekice çözümleriyle ve bütün ekibin müthiş oyunculuklarıyla, temposunu bir an bile düşürmeyen keyifli bir komedi. 

    İngiliz tiyatro adamı Steven Berkoff, zekice esprilerle bezeli oyununda, toplumsal koşullanmalar, para tutkusu, karşısındakini kırma endişesi, gülünç olma kaygısı vb. yüzünden ‘içi dışı bir’ olamayan insanları, bizleri ele alıyor . Ve bütün bu kaygılar sonucunda içimizdekiler açığa çıkarıldığında ne denli komik duruma düşeceğimizi gösteriyor. Düşündüklerimizle söylediklerimiz arasındaki karşıtlığın bizleri nasıl sıkıntıya soktuğunu, insanoğlunun ne denli ikiyüzlü olduğunu, attığımız kahkahaların arasına hınzırca yerleştiriyor. Oyun kişilerinden biri asıl söylemek istediklerini dile getirirken diğerleri donup kalıyor. Neredeyse matematiksel bir sahne düzeniyle tıkır tıkır işleyen, dinamizmini hiç yitirmeyen  “Dolu Düşün Boş Konuş”un eksen kişisi Frank’te Haluk Bilginer her zamanki başarılı oyunculuğuyla izleyiciyi avucunun içine alıyor. Frank’in yapmacık tavırlı karısı Donna’da Zuhal Olcay, kendine güven duymayan, hassas arkadaşı Henry’de Güven Kıraç  başarılı kompozisyonlar çiziyor. Kaynana rolündeki Melek Baykal ile George rolündeki Sermiyan Midyat oyunculuklarıyla başarılı yapıma katkıda bulunuyor.

     Çeşitli kuruntularla kendini yiyip bitiren insanlara söyleyecek çok sözü var oyunun. Sahnedeki Frank’a, Donna’ya, Henry’ye gülerken kendi kuruntularınızı ve iç seslerinizle dış sesleriniz arasındaki farkları göz önüne getirdiğinizde, iyi ki gerçek yaşamda düşüncelerimiz bu oyundaki gibi ortalığa dökülmüyor, diye sevineceksiniz belki. Yeni bir tiyatro sezonunun başlarında yeni bir tiyatro topluluğu, Oyun Atölyesi, kesinlikle düş kırıklığına uğramayacağınız bir çalışma sunuyor “Dolu Düşün Boş Konuş”ta.      

Sibel Arslan Yeşilay  RADİKAL, 6.11.1999

            

 
 

KANLI DÜĞÜN

 

AŞK İLE ÖLÜMÜN VAHŞİ DANSI

 

     Sahnenin duvarları boydan boya kan kırmızı kadife perdelerle kaplı. Oyun boyunca bu göz alıcı kırmızı renk hakim her şeye. Güvey evlenme hazırlıkları içinde. Anne ise, gelinin eski nişanlısı, kan davası yüzünden ailesinini bütün erkeklerini öldüren düşmanlarının soyundan olduğu için  huzursuz. Düğün günü gelip çattığında, gelin ile  eski nişanlısı duygularına hakim  olduğu olamayıp  kaçınca küllenmiş kan davası yeniden alevlenir ve kan gövdeyi götürür.

 

         Lorca’nın ünlü oyunu “Kanlı Düğün”ün konusu kısaca böylece özetlenebilir. Ancak Mahir Günşıray, Devlet Tiyatrosu’nda sahnelediği “Kanlı Düğün” de metni ‘yeniden okuma’ yoluyla farklı bir biçimde yorumluyor.

         Roza Hakmen’in dilimize çevirdiği, müziği Turgay Erdener, kostüm tasarımı Gülhan Kırçova tarafından gerçekleştirilen yapımda Serpil Tamur, Ülkü Duru, Özlem Güveli, Serap Eyüboğlu, Alptekin Serdengeçti, Kürşat Alnıaçık, Suna Selen ve Seda Yıldız başlıca rolleri paylaşıyor. Sahnelemede,  metinde yapılan budamaların yanısıra , “Ferhat ile Şirin”de Yücel Erten’in  yaptığına benzer bir anlayışla,  Lorca’yı, şiirlerini ve dünyaya, tiyatroya ilişkin düşünceleri eklenmiş oyuna. Düğünün kanlı sonunda, gelinin kaçtığı Leonardo ile kocasının yanısıra Lorca’nın öldürülüşüne de tanık oluyoruz. Oyun boyunca, düğün hazırlıkları, düğün ve kaçış sahneleri sırasında, yaşanan iç savaşın sesleri duyuluyor.  

 

          Clauda Leon’un kumaşlar, tüller ve küçük aksesuarlarla yarattığı dekor tasarımı işlevsel ve başarılı. Düğün töreni ve dans sahneleri yapımın başarıyla kotarılmış yanları. Oyunculuktaki törensel tavır, zaman zaman başarıyı yakalasa da,  bir süre sonra tekdüzeleşip tempoyu düşürüyor. Yüzü beyaza boyalı oyuncu- Lorca’nın seyirciye yönelik anlattıkları oyunu kesintiye uğratıyor ve fazla kitabi kalıyor. Pablo Neruda “ Eski İspanyol tiyatrosu, Lorca’nın dizelerinde yenilenir. Ölüm ile aşk, maskeli ve çıplak ölümle, maskeli ve çıplak aşk, vahşi bir dans ederler” der. “Kanlı düğün”de de aşk – dizginlenemeyen tutkular- ile ölüm dans ediyor, etmesine de, bu dans biraz fazla stilize, vahşiliği biraz fazla budanmış ve -şairin düşünceleri fazlaca dile getirildiği için- durağan.     

 

        Lorca’nın bir gazete haberinden yola çıkarak yazdığı ve halk komedileriyle antik trajedilerin birleşimini, simgesellikle geleneksel öğeleri harmanladığı bir metin “Kanlı Düğün”. Ancak yazıldığı dönemin toplumsal çalkantılarıyla ve şairin yaşam öyküsüyle paralellik kurma çabası adına, çok söz söyleyen, ancak seyirciyi avucunun içine almaktan uzak bir biçimde sahneye aktarılmış. En iyisi, oyunun broşüründe yer alan Lorca’nın sözlerine iyice kulak vermek: “Tiyatro kağıttan dışarı yükselerek, insan haline gelen bir şiirdir, konuşur, bağırır, çaresizdir, ağlar.  Tiyatro, karakterlerinin şiirsel bir kıyafetle bezenmiş olarak sahneye çıkmalarına ve aynı zamanda karakterlerin etten kemikten bir biçimde ortaya konulmalarına ihtiyaç duyar.”

 

Sibel Arslan Yeşilay  RADİKAL, 27.10.1999

 
 
 

1.İzmit Uluslararası Sokak Tiyatroları Festivali

 

ÇAĞDAŞ BİR ŞAMAN

 

 

İZMİT- Henüz bir yaşındaki İzmit Şehir Tiyatrosu İzmitlileri tiyatronun farklı yüzleriyle tanıştırmaya devam ediyor. Açılışını 6 saatlik bir “Hamlet” maratonuyla gerçekleştiren tiyatro ardından sunduğu “Töre”, “Evlen-me” ve “Avluda” oyunlarına geçtiğimiz aylarda sunduğu “Mutfak Kazaları” adlı gösteriyi eklemişti. Bu kez de İzmit Fuar’ında  “1. Uluslararası Sokak Tiyatroları Festivali”ni  düzenleyerek sokaktaki insanı tiyatroyla tanıştırıyor.

   16 Temmuz’da İngiliz Topluluk Planet Delirium’un “Slick” adlı gösterisiyle açılışı yapılan festival 3 yabancı, 8 yerli topluluğun sunacağı gösterilerle 15 Ağustos tarihine dek sürecek.

Festival’e Fransa’dan katılan  ve üç akşam farklı performanslar sergileyen Denis Tricot’un son gösterisini izlemek üzere İzmit’e gittik.  Üç gün boyunca performanslar sırasında fuar alanında 500 metrelik yol boyunca onar metrelik gemi iskeletleri inşa edilmişti. Performasın son günü ise başında eski püskü şapkası, e pardesülü, gözlerinin çevresi beyaza boyalı Denis Tricot  yere değişik renklerde dört kare alan çizerek içlerine aynı renklerde boyalar döktü ve çizme, saman , bot vb. birtakım eşyalar yerleştirdi. Fuarı gezenlerin şaşkınlık dolu bakışları altında üç müzisyenin kakafonik konseri eşliğinde başladı gösteri. Seyirciler birbirlerine sorarak neler olduğunu anlamaya çalışırken  yere saçılmış eşyalar arasından toplayarak  içi saman dolu, kafası kafesten bir korkuluk yapan oyuncu, onu bir tabureye bağlayarak sırtına aldı , yerde sınırları oluşturan renkli metal levhaları da  toplayarak gemilere doğru yola çıktı, Tabii biz izleyiciler de onu takip ettik. Sırayla tüm gemi iskeletleri ateşe verilirken Tricot’nun ardında genç Türk tiyatro öğrencilerden 20 kişilik bir grubu kakafonik bir konser verdi. Müzik aletlerinden ve şamanı andıran devinimler yapan Tricot’nun elindeki metal levhaların çıkardığı seslerin oluşturduğu gürültünün yönlendirmesiyle fuar alanını dolaşarak gemilerin yakılışını izledik. 

   1996 yılında kurulan ve dans, müzik, heykel, tiyatro alanında disiplinlerarası çalışmalar sergileyen Denis Tricot Topluluğu şimdiye dek Fransa, Almanya, İsviçre, Hollanda ve İngiltere’deki çeşitli festivallere katılarak konserler, dans gösterileri, metin eşliğinde doğaçlama heykeller yapıp gösteri sonunda bu heykelleri yakarak ateş gösterileri gerçekleştirmiş. 1996 yılında Almanya’da düzenlenen bir sokak tiyatrosu Festivali’nde ödül alan topluluk, İzmit’teki ilk gösterilerinde de kağıttan heykeller ve Türk oyuncuların seslendirdiği şiirler eşliğinde sunmuşlar gösterilerini.

   Bizim izlediğimiz son gösterinin en ilginç yanı ise izleyicilerin müthiş bir merakla konunun ne olduğunu birbirlerine sormalarıydı. Gemiler yakılırken izleyicilerin ardından gelip ağaçlar arasında yanan gemi iskeletlerinin bir yangına meydan vermesini önlemek için gelen itfaiye aracındaki itfaiyeciler de meraklı gözlerle olan biteni izliyor ve “oyunun konusu nedir?” diye soruyorlardı. Gösteri sırasında Tricot’nun karşısına geçerek onun yaptıklarını taklit eden bir çocuk da  farkında olmadan gösterinin oyuncularından biri oluvermişti.  İzleyicilerin çoğunluğunun gösteriye ilişkin yorumu ise olayın bir protesto olduğu şeklindeydi. Ancak bu kez de neyin protesto edildiğini anlayamamışlardı. “Çevreci bir oyun herhalde.” “Denizcilikle ilgili bir şeye benziyor” şeklindeki yorumların yanı sıra “Ya, hiç de söyledikleri gibi komik değilmiş” şeklinde bir yorum da kulağımıza çalınanlar arasındaydı.

Fransız grup bir saat boyunca çevresine toplanarak soru dolu bakışlarla kendilerini izleyenleri heyecanlandırmayı, meraklandırmayı ve soru sordurmayı başaran ilginç bir gösteri sundu. İzmitlilere tiyatrodan kurtuluş yok. İzmit Şehir Tiyatrosu sokakta, meydanda, alışveriş merkezinde her an yeni bir etkinlikle karşılarına çıkıveriyor.

Sibel Arslan Yeşilay   RADİKAL, 29.8.1998

 

 
 
 

ESKİŞEHİR FESTİVALİ

 

FESTİVALİN ÇOCUKLARI

     Eskişehirli çocuklar şanslı. 10-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan “IV. Uluslararası Eskişehir Festivali”, yetişkinlere yönelik programının yanı sıra , Çocuk Etkinlikleri başlığı altında geleceğin yetişkinlerine verdiği önemi gösteren kapsamlı bir program sunuyor. Zeytinoğlu Eğitim,Bilim ve Kültür Vakfı’nın düzenlediği festivalin  Çocuk Etkinlikleri, çocuk seyircilere özel olarak hazırlanmış bir konserle, Zürih Oda Orkestrası’nın sunacağı Saint Saens’ın “Hayvanlar Karnavalı”yla açılıyor. Geçen yıldan buyana Esen Çamurdan’ın düzenlediği Çocuk Etkinliklerinde yarının büyükleri hem konser, tiyatro ve sergileri  izleyecek, hem de ilgi alanlarına göre resim, ses ve hareket ya da tiyatro atölyesine katılarak yaratıcılıklarını ortaya koymaya çalışacaklar.  Eğitim-eğlence havası içinde çocukların yaratıcılıklarını belli bir sanat dalında ifade etmesine yardımcı olmayı amaçlayan “Eskişehir Festivali”kapsamındaki resim atölyesinde ,çocuklar  geçen yıl olduğu gibi kendilerine verilen konular ve kavramlarla ilgili düşüncelerini resim yaparak ortaya koyacak. Bazen önlerine biçiminden ne olduğu anlaşılmayan nesneleri diledikleri gibi boyayacak, bazen de dinledikleri müzik parçası, şiir, öyküyü renklerle ifade edecekler.

  Bu yıl Ses ve Hareket atölyesiyle ilk kez tanışacak Eskişehirli minikler. Çalışmayı Berlin Güzel Sanatlar Akademisi Oyun ve Tiyatro Pedagojisi öğretim görevlisi Karl A.S.Meyer yönetiyor. Değişik nesnelerden yola çıkarak her çocuk farklı bir ‘tipleme’ yaratacak, ardından bu tiplemelere uygun müzikleri bulacak, bunları birbirleriyle  karşılaştırarak küçük sahneler hazırlayacak . Bu çalışma onların ses ve hareket ilişkisini algılayarak, duyduğu sesleri bedensel devinimlerle ifade edebilmesini sağlamayı hedefliyor. Meyer’in 8-9 yıl kadar önce Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırma Laboratuarı’nda gerçekleştirdiği atölye çalışmalarına katılmış biri olarak, çocukların  Ses ve Hareket Atelyesi’nden büyük bir keyif alacaklarını şimdiden söyleyebilirim.

Tiyatro Atelyesi’ni yönetmek üzere dünya çapında ünlü Alman çocuk tiyatrosu Grips’ten Stefan Fischer Fels  konuk oluyor Eskişehir’e. Fels dört gün sürecek çalışmalarda çeşitli konular üzerinde doğaçlama yoluyla çalışarak, çocukların duygu ve düşüncelerini tiyatronun sözel ve bedensel anlatım olanaklarıyla aktarmalarını sağlayacak bir yaratıcı drama çalışması gerçekleştirecek.

Dörder gün sürecek atölye çalışmalarının sonunda çocuklar izleyici karşısında  gösteriler sunacak.

   Festival kapsamında düzenlenecek Resim Sergisi, ‘çocuk’ temasını taşıyan röprodüksiyon tablolardan oluşuyor. 15. Yüzyıldan günümüze yerli yabancı ressamların yer aldığı sergide çocuklar Turgut Zaim  ve Bruegel’in tablolarıyla Yap-Boz oynayacak, Velasquez’in “Flüt Çalan Çocuk” tablosunun parçalar halindeki giysisini bütünleyip giyecekler. Geçen yıl resim atelyesine katılanların çalışmalarıyla , Eskişehir İlköğretim Okulları arasında düzenlenen resim yarışmasının sonuçlarını kapsayan iki resim sergisi daha gezilebilecek.

   Almanya’dan Grips Tiyatrosu , atelye çalışmasının yanı sıra “Dikkat Sınır” adlı oyunuyla katılıyor festivale. İnsanlar arasındaki somut ve soyut sınırların anlamsızlığını ele alan oyun Türkçe sergilenecek. Slovaklar Kipling’in “Ormanın Kitabı” adlı yapıtını masalsı kukla gösterisi olarak sergileyecek. Ayrıca Yunanistan’dan bir çağdaş Karagöz gösterisi geliyor. Böylece çocuklar farklı konularda üç ayrı türde tiyatro yapımı izleme olanağı bulacak. Başta da söylediğim gibi Eskişehirli çocuklar çok şanslı.

 Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 15.10.1999

 
 
 

SİHİRLİ FLÜT

MOZART SİRKTE

 

BERLİN-   Yazar, yönetmen ve tiyatro oyuncusu George Tabori ilerleyen yaşına rağmen ard arda yeni oyunlar sahnelemeyi  sürdürüyor. Bu yıl Berlin Buluşması’na Beckett’in “Oyunun Sonu” adlı rejisiyle katıldıktan sonra, İstanbul Tiyatro Festivali’nde “Othello”da izlediğimiz dansçı, koreograf Ismael Ivo ile birlikte “Çıplak Michelangelo” adlı müzikali sahneledi. Bu günlerde ise  son rejisi “Sihirli Flüt”le yine alman basınının gündeminde. Sahne çalışmalarında sirkin büyüleyici etkisine sık sık başvuran, daha önce de çok sevdiği yazarlardan biri olan Beckett’in yapıtlarını sirkte sahneleyen Tabori bu kez Mozart’ın “Sihirli Flüt” operasını Berlin’de bir sirkte sahneye koyuyor.

    “Sihirli Flüt”te Papageno palyaço kostümleri içinde. Etrafında güvercinler uçuşuyor. Prens Tamino hüzünlü beyaz palyaçoya, sevgilisi Pamina bıçak atıcısının kızına, iyiliği,aydınlığı temsil eden Sarasto da sirk müdürüne  dönüşmüş Tabori’nin yorumunda. Operadaki bütün kişiler sirk kostümleri içinde parlıyor.

   Aşk sahnelerinin trapez gösterileriyle görselleştirildiği “Sihirli Flüt”, 84 yaşındaki usta yönetmenin yorum yapmaktansa her şeyi  ekibin yaratıcılığına bıraktığı izlenimi uyandırıyor. Sirk çadırının renkli dünyasında nefes kesen gösterileriyle izleyiciyi eğlendirmeyi hedefleyen bir gösteri “Sihirli Flüt”. İzleyiciyi de katılımcılığa sürükleyen gösteri , Papageno’nun sirkte düzenlediği bir parti havası içinde sürüyor.  

    Tabori, tiyatrodaki dördüncü duvarı yıkıyor. Üstelik izleyicileri de sahnede gördüklerinden büyülenmeye hazır birer çocuk haline sokuyor. Orkestra şefi, geçen yıl tekno “Don Giovanni”yi yöneten Christoph Hagel. 

   Mozart’ın 1791 yılında yazdığı ve ilk kez  30 Eylül 1791’de  Viyana’da sahnelenen “Sihirli Flüt” , büyük tiyatro ustasının elinde  develer, atlar, güvercinlerin çeşitli gösteriler yaptığı, bindir çeşit atraksiyonla örülü eğlenceli bir gösteri  haline gelmiş.

Derleyen : Sibel Arslan Yeşilay

 

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 22.8.1998

 
 
 

PINA BAUSCH

 

DANS TİYATROSU 25 YAŞINDA

 

   Keskin karşıtlıkların sanatı. Gürültünün sessizlikle, hızlının yavaşla, histerinin zarafetle olan kıyasıya karşıtlığının beden dilinde ifade edilmesi. Bütün bu saydıklarımız dans tiyatrosunun temel öğeleri. Farklı duyguların çarpışmasının sanatsal dilde bulduğu karşılık olan Dans Tiyatrosu yabancılaştırıcı bir atmosfer yaratarak yeni bir ifade biçimi koyar ortaya. Eyleme sıkı sıkıya bağlılık yoktur Dans Tiyatrosu’nda. İzleyiciye birden fazla anlam olanağı sunar. İlk ortaya çıktığı dönemlerde pek anlaşılmayan  ve çok eleştirilen Dans Tiyatrosu günümüzde  çağdaş tiyatro biçimleri arasında özgün bir yer edindi.

   Dans Tiyatrosunun öncüsü Pina Bausch’un  1973’te kurduğu Wuppertal Dans Tiyatrosu bu yıl  25 yaşına basıyor. İlk koreografi çalışmalarını 1960’lı yılların sonunda gerçekleştiren Bausch, Yeni Alman Dans Tiyatrosu’nun önde gelen temsilcileri ve yaratıcıları arasında yer alıyor. Dans Tiyatrosu denince akla ilk gelen isim olan Bausch Almanya’nın küçük bir kenti olan Wuppertal’deki tiyatrosunda dans ile tiyatronun anlatım biçimlerini harmanlayarak yarattığı yeni sahne diliyle , her yeni yapımı için dünyanın dört yanından eleştirmenleri ve sanatseverleri Wuppertal’e çekmeyi başarıyor.  Ürettiği yapıtlarında dansı teatral bir anlatım aracı olarak kullanan sanatçı, kendini koreograf olarak değil, dans tiyatrosu yazarı olarak adlandırıyor.

   Dansta teknikten çok duyguları ve insan ilişkilerinin boyutlarını ön plana çıkarmayı yeğleyen Bausch ekibiyle birlikte  yarattığı farklı çalışmalarıyla  önceleri Almanya’da anlaşılmaz bulunurken, bugün artık Wuppertal’i dans tiyatrosunun Avrupa’daki merkezi durumuna getirmeyi başardı. Duyguların dürüstlükle ve gözlemlerin net bir biçimde aktarılması Bausch’a göre  Yeni Dans Tiyatrosu’nun temelini oluşturuyor. Dansın çağdaş bir dil haline gelmesinde Bausch’un geleneksel anlatım biçimlerini yok eden çalışmaları büyük rol oynadı ve dünya çapında tanınan, her yeni çalışması merakla beklenen koreograflar arasında yer almasını sağladı. Yapıtlarını ‘Dans Operası’, ‘Operet’ ya da ‘oyun’ olarak nitelendiren sanatçının koreogafilerinde  revü,müzikal ve vodvilden yola çıkılarak oluşturulan anarşist bir biçim göze çarpar. Montaj tekniğiyle yapılan serbest çağrışımlara dayalı tablolar zincirinde belli bir bütünlüğü olan bir öykü anlatılmaz, duyguların çatışması beden diline dönüştürülür.

    Wuppertal Dans Tiyatrosu’nda dansçılar sahne üzerinde tüy kadar hafif devinimlerle uçuşan kanatsız melekler olarak değil, iç çatışmalarıyla, duygusal çelişkileriyle kanlı canlı insanlar olarak çıkar karşımıza. Dış dünyanın insanların iç dünyasına, bedenine yansıması ve duyularla bedenin buna verdiği karşılık yansıtılır.

    Koreograf Pina Bausch, dünya çapında ün kazandırdığı “Wuppertal Dans Tiyatrosu”nun kuruluşunun 25. Yılını görkemli bir festivalle kutlamaya hazırlanıyor. 9-31 Ekim tarihleri arasında  gerçekleştirilecek olan festivalde dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen grupların gösterilerinin yanısıra Wuppertal Dans Tiyatrosu’nun repertuarındaki yedi oyun da sergilenecek.  Tüm dünyadan dans tiyatrosu otoritelerinin ve meraklılarının katılacağı festival kapsamında, Mayıs ayında İstanbul tiyatro Festivali’nde izleyicileri büyüleyen “Cam Temizleyicisi” yapımı da sergilenecek.

Sibel Arslan Yeşilay

 

 
 

KARANLIKTA KOMEDİ        

Yazan: Peter Shaffer

Çeviren: Yıldız Serpen   

Rejisör: Lawrence Till   

Dramaturg: Lale Eren        

Sahne Tasarımı: Ethem Özbora   

Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova     

Işık Tasarımı: Yakup Çaltık

Oynayanlar: İsmail Hakkı Sunat, Sevinç Yıldız, Nurinisa Yıldırım, Atilla Olgaç, Saydam Yeniay, İsmail İncekara, Simay Küçük

 

                                                           KARANLIĞIN KUDRETİ 

    İstanbul Devlet Tiyatrosu sezonu İngiliz yazar Peter Shaffer’ın “Karanlıkta Komedi” adlı oyunuyla açtı. Peter Shaffer Türk izleyicilerinin yabancısı olmayan bir yazar. Yıllar önce Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Amadeus” oyunu ile geçen sezon Hadi Çama Yeditepe oyuncularının sergilediği “Küheylan”ın yazarı.  Mozart-Salieri çatışmasını ele alan oyundan uyarladığı ve Milos Forman’ın yönettiği “Amadeus” filminin senaryosuyla Oscar alan İngiliz yazar daha çok fars ve psikolojik aile oyunlarıyla tanınıyor. Şaşırtıcı bir çok yönlülükle ele aldığı temaları ve çeşitli  sahne teknikleri kullanımıyla en çok sahnelenen yapıtlara imzasını atan Shaffer , oyunlarında tarihsel ve mitolojik malzemeyi modern psikolojinin perspektifinden değerlendiriyor.

Yazarlığa takma isimle polisiye romanlar yazmakla başlayan Shaffer, oyun yazarı olarak “Amadeus”la dünya çapında üne kavuştu.

    İlk kez 1965’te sahnelenen  “Karanlıkta Komedi” yazarın Pekin operasındaki  ‘kurmaca karanlıkta düello’ fikrinden esinlenerek yazdığı, karanlıkla aydınlığın yer değiştirmesi üzerine kurulu, görüntü ile gerçeğin karşıtlığını yansıtan bir “kara-komedi”. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda konuk İngiliz yönetmen Lawrence Till’in sahneye koyduğu “Karanlıkta Komedi” Londra’da, heykeltraş Brindsley’nin önemli konuklar beklediği evinde  elektriklerin kesilmesiyle bir gece boyunca gelişen garip, gülünç durumları göz önüne seriyor.

    Oyun başladığında kapkaranlık bir sahneyle karşılaşan ve yalnızca oyuncuların seslerini duyabilen izleyiciler   ancak elektrikler kesildikten sonra sahnede olan biteni tümüyle görmeye başlıyor. Çakmak veya mumla Bringsley’nin salonu biraz olsun aydınlığa kavuştuğunda bu kez sahne ışıkları kararmaya başlıyor. Gerçek ile görüntü arasındaki  insanı derin düşüncelere yönelten karşıtlık Shaffer’in oyununda müthiş bir durum komedisine dönüşüyor. Karanlıkta kimsenin görmediğini düşünerek dilediği gibi davranan  oyun kişilerini  ve düştükleri durumu  apaçık görüyorsunuz.

   Müstakbel kayınpederine şirin görünmek için seyahatteki komşusunun antika eşyalarını evine getiren Brindsley, önce ışıkların kesilmesi, ardından kayınpederinin gelmesiyle zor anlar yaşıyor. Üstelik aynı akşam ünlü bir milyarder heykellerini görmeye gelecektir. Tabii bu arada eski sevgilisi ile eşyalarını aldığı eşcinsel komşusu da eve gelince işler çığrından çıkıyor. Karanlıktan yararlanıp  komşusuna ve kayınpederine görünmeden eşyaları yerine götürüp kendi eski püskü sandalyelerini karanlıkta eve taşımaya çalışırken başına gelmedik kalmıyor kahramanımızın.

     Oyun kişilerini tipler olarak değil, karakterler olarak sahne üzerine getirmek istediğini belirten yönetmen Till, izleyiciyi güldürmek adına kaba hatlı bir komediden, abartılı oyunculuktan kaçınmış görünüyor. Ancak oyunun en çok aksayan yanı temposunun düşüklüğü. Shaffer’ın oyunu  daha tempolu ve canlı oynansa, izleyiciye hoşça vakit geçirtecek, son derece eğlenceli bir oyun. “Karanlıkta Komedi”de Brindsley’i İsmail Hakkı Sunat, nişanlısı Carol’u Sevinç yıldız, komşusu Miss Furnival’ı Nurinisa Yıldırım, müstakbel kayınpederi Atilla Olgaç,  eçcinsel komşuyu Saydam Yeniay, elektrikçiyi İsmail İncekara, Brindsley’nin eski sevgilisini ise Simay Küçük canlandırıyor. Sahne Tasarımı Ethem Özbora, Giysi Tasarımı Gülhan Kırçova tarafından gerçekleştirilen  yapım metnin sunduğu komedi olanaklarını sahneye taşıyamıyor. Oyuncuların komedinin gerektirdiği kıvraklığı bir türlü yakalayamadığı, ağır-aksak ilerleyen  oyunu  canlandırmaya , Brindsley rolündeki İsmail Hakkı  Sunat’ın başarılı oyunculuğu ve tüm çabaları  ne yazık ki yetmiyor. Oysa oyunun bir senaryo, bir Commedia dell’arte metni gibi ele alınmasını isteyen Shaffer , yönetmen ve oyunculara müthiş  yorum olanakları sunuyor.

Sibel Arslan Yeşilay

 

  

 
 

EŞİK

 

KÖYDEN İNDİM ŞEHİRE

    “Eşik, halkımızdan söz etmeye çalışan bir oyun...Onları anlatmayı denedim yazdıklarımla... Bunu yaparken de gerçeklerini bilmezlikten, acılarını görmezlikten gelemez, dillerine kayıtsız kalamazdım... Türkülerini yok sayamazdım... Kulaklarımı tıkayamazdım çığlıklarına... Halkımız Eşik’e konu ettiğim ve edemediğim daha bin türlü acı çekiyorsa bu acıları görmezlikten gelmem neyi değiştirir ki... Olsa olsa beni kör bir yazar, dilsiz bir sözcü yapardı... Tasarladığım tiyatro da işlevsizleşirdi.” Böyle diyor “Eşik”in genç yazarı Hasan Erkek, oyunun broşüründe. Ve yazısında yerli yazarın yapıtlarının bize özgü olması gerektiğinden söz ederek, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmış bir yazarın yerliliğinin tartışmalı olduğunu savunuyor. Yerli yazarın hangi konuları ele alması gerektiği ve kime yerli yazar denilebileceği tartışmasına girmeyip, sözü Şehir Tiyatrolarının yeni yapımı “Eşik”e getirmek istiyorum.

    “Eşik”, 1 Ekim’de Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde ilk kez izleyici karşısına çıktı. Yönetmen Nurhan Karadağ, köyden kente göç olgusunun ortaya çıkardığı sorunları ele alan  oyunda stilize bir tiyatro dili ve bedensel anlatımını  öne çıkaran bir sahneleme  gerçekleştirmiş. Daha çok köy seyirlik oyunları üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nurhan Karadağ, genç yazar Hasan Erkek’in ilk kez izleyici karşısına çıkan yapıtını sahnelemeden önce, oyuncularla birlikte , kırsal kesimden İstanbul’a göç eden çeşitli aileleri ziyaret edip gözlemlerde bulunmuş.

   “Eşik”, köylerinde tüm mallarını satıp kente yerleşen bir ailenin öyküsün anlatıyor. Halil (Metin Çeliker) ailesini geçindirmek için sabah akşam çalışırken, büyük oğlu Kerem ( Eraslan Sağlam) üniversitede okumak üzere İstanbul’a gider. Kızları İpek(Hümay Güldağ), anne Feride (Nilgün Kasapbaşoğlu) ve Mıstık (Serhan Arslan)  gündelik yaşamda  karşılarına çıkan kent kültürüne uyum sorunlarını çözmeye çalışırlar. Kent kültürünün temsilcisi olarak komşu Mehpare (Ümran İnceoğlu) ile kızı Sevil’i (Zümrüt Erkin) tanırız. Özellikle İpek, Sevil’in rahat tavılarından, bir sevgilisi olmasından ve annesinin buna ses çıkarmayışından etkilenir ve onu örnek alır kendine. Ancak kent yaşamı, köyden geçenlere karşı acımasızdır. Aile ardı ardına kendi kültürüne ve yaşamlarına ait değerleri birer birer yitirmeye başlar. Çok sevdikleri küheylanı satmak zorunda kalmaları, trafik kazaları vb.

    Her oyun kişisinin, kendi düşlerini, sorunlarını dile getirdiği bir türküsü var. Yalnız kaldıklarında bu türküleri söylemenin yanı sıra, çok sevdikleri keklikleriyle paylaşıyorlar dertlerini. Köyden  geldiklerinden beri, her şeyiyle öykünerek uyum sağlamaya çalıştıkları şehirde kendi kültürlerinden ellerinde kalan belki de tek varlıkları, bu keklik.

    Aslında “Eşik”in , şimdiye dek roman ve oyunlarda ele alınan köy-kent kültürü çatışmasına yeni bir boyut ya da bakış açısı getirdiği söylenemez. Kırsal kesim insanının saflığı, kentliler tarafından küçümsenmesine eklenen trajik olayların üst üste gelmesi ve metinde sürprizlere yer verilmemesi ilk bakışta dikkat çekiyor. Çok bilinen bir konuyu ele almasına karşın “Eşik”, reji ve oyunculuk açısından  yapmacıklıktan uzak, inandırıcı bir tablo çiziyor. İddialı bir yapım değil “Eşik”, ancak kendi içinde tutarlı ve izleyicinin kendi yaşamından kesitler bulabileceği bir yapım.
 

Sibel Arslan Yeşilay     RADİKAL, 16.11.1998

 
 

CYRANO DE BERGERAC

Yazan  : Edmond Rostand

Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil

Yöneten: Işıl Kasapoğlu

Sahne Tasarımı: Hakan Dündar

Kostüm Tasarımı: Serpil Tezcan

Işık Tasarımı: Önder Arık

Özgün Müzik: Joel Simon

Koreografi : Erdal Atik-Murat Ersan

Oynayanlar: Bülent Emin Yarar, Taner Birsel, Meral Bilginer, Cengiz Baykal, Özgür Erkekli, Kubilay Karslıoğlu, Ali Fuat Çimen, Zeynep Erkekli, Merih Atalay, Burak Şentürk

 

SEVGİYİ FISILDAYAN ADAM

    Yakışıklı ve iki lafı bir araya getiremeyen bir erkeği mi sever kadınlar, yoksa ruhunun güzelliği yüzüne yansımamış esprili, çirkin bir şairi mi? Bu soru 1897’de sorulup olağanüstü  bir şiirsellikle  cevaplandığından buyana bütün dünya tanıyor bu ince ruhlu şairi. Konuşması ve hazırcevaplılığıyla çevresindekileri büyüleyen, ancak kendini çirkin bulduğu için , delice aşık olduğu kuzenine bir türlü açılamayan, yüreğindeki sevgiyi ancak güzel bir delikanlının ağzından dile getirebilen bu kişi ,  romantik kahramanların  en ünlüsü Cyrano de Bergerac.  Edmond Rostand’ın   ölümsüzleştirdiği sivri dilli, uzun burunlu  Cyrano, yazıldığından buyana en çok sahnelenen oyunlar arasındaki yerini koruyor .Büyük oyuncu Constant Coquelin için yazılan oyun, günümüzde de  iki Fransız oyuncuya , Jean-Paul Belmondo’ya sahnede, Gerard Depardieu’ya ise beyazperdede müthiş oyunculuk zaferleri tattırdı.

     17. Yüzyılda yaşamış Cyrano de Bergerac’ı konu alan aynı adlı yapıtıyla Rostand , dönemin naturalist eğilimlerine karşı klasik koşuklu dram geleneğini izlemiş ve karmaşık olayların ortasına yerleştirdiği romantik kahramanı, trajik öğelerle şaka ve ironin iç içe geçtiği yapısı ve diliyle Fransa’nın neo-romantik tiyatrosunun doruk noktasını oluşturmuştu.

      Artık bizim de bir Cyrano’muz var. Devlet Tiyatrosu’nda sergilenmeye başlayan “Cyrano de Bergerac”ı Işıl Kasapoğlu sahneliyor. Cyrano rolünü ise,  son yıllarda başarılı yorumlarıyla tanıdığımız Bülent Emin Yarar  üstleniyor. Yapımın görsel atmosferini büyük bir başarıyla yaratan incelikli ve özenli sahne tasarımı Hakan Dündar, kostüm tasarımı  Serpil Tezcan imzasını taşıyor. .

   17. yüzyılda , barok dönemin aşırı süslü ve gösterişli Paris’inde geçen ve tümüyle oyunun başkişisi  sivri dilli şair, korkusuz ve yenilmez silahşor Cyrano’nun kuzeni Roxanne’a  duyduğu aşk ekseninde gelişen oyunun arka planında Fransa ile İspanya iç savaşının halkı sürüklediği sefalet aktarılıyor.  Kasapoğlu’nun  yorumunda bir karmaşa atmosferi hakim sahneye. Oyuna pek katkısı olmayan bir kalabalık  sürekli hareket halinde. Rostand’ın metni sahneye yalnızca sözsel olarak aktarılıyor. Sahnede gördüğümüz Cyrano, çevresindekileri güldürmek için komiklikler yapan, abartılı tavırlar takınan bir ‘tip’e dönüşmüş.  Roxanne’ın dışındaki diğer oyun kişileri de abartılı ve gülünç tipler. Rejide bir muğlaklık seziliyor. Eğer sahnelemede Cyrano ve çevresindekilerin dilinin  ve  tutumlarının bugün gülünç göründüğü  vurgulanmak isteniyorsa, izlediğimiz yapımda bu da net bir biçimde anlaşılmıyor. Eğer yönetmen, böyle bir şeyi aklından bile geçirmeyip, yalnızca komik öğelerin altını çizmek istediyse, o zaman bu çizginin biraz  kalın olduğu görülüyor.  Oyunculuk açısından da bekleneni vermeyen yapımda  Cyrano’un ünlü tiradı son derece düz bir yorumla aktarılıyor, baştan beri sürekli herkesi güldüren ve vurdumduymaz biri izlenimi yaratan kahramanın ikinci perdedeki hüzünlü hali, bu yüzden yeterince inandırıcı olamıyor.   Oysa , Burgonya otelinin salonundaki tiyatro gösterisinde , halkın her kesiminden insanını birarada gösteren   ilk sahneyle oldukça başarılı bir giriş yapılmıştı. Şair ruhlu  Ragueneau’nun lokantasındaki eğlenceli havanın yansıtıldığı bölüm de  başarıyla kotarılmıştı.    

Klasik yapıtları izleme olanağını pek de bulamadığımız sahnelerimizde , neredeyse 30 yıldır  ortalıkta gözükmeyen büyük aşık, nüktedan  Cyrano hazır ülkemize gelmişken izlemekte ve doğrunun, ezilenin yanında yer alan, kimseye dalkavukluk etmeyen kahramanın sözlerine kulak vermekte  yarar var.     

Sibel Arslan Yeşilay   RADİKAL, 22.11.1998

 
 

MİSYON-BİR DEVRİMİ ANMAK

 

ÖLÜM DEVRİMİN MASKESİDİR 

“Oyun yazarken sürekli olarak değişik maskeler takıyor, rollere bürünüyorsunuz. O maskelerin arkasından konuşuyorsunuz. Tiyatroyu işte onun için seviyorum. Bir şey söyleyebilir, ardından bu söylediğime karşı çıkabilirim. Çelişkilerden kurtulmanın yolu tartışmaktan ve tiyatrodan geçer. Bu nedenle de tiyatroda söz ön plandadır. Fikirler sözcüklerin içindedir ve onlar tarafından yönlendirilir”. Yapıtlarında sürekli olarak insanları tarihle, geçmişle, suçlarıyla ve ihanetleriyle yüzleştiren alman tiyatro adamı Heiner Müller’i tiyatroseverler önce iki oyunuyla , TiyatroFestivali’ne katılan “Dörtlü” ve “Prometheus”la, son olarak ise Berliner Ensemble’da yönettiği Brecht’in “Arturo Ui’nin Önlemez Yükselişi”  yorumuyla tanıdılar.

    Şimdiye dek  yalnızca bir oyunu, “Hamletmakinesi” türkçeye çevrilen , çağımızın en önemli ve en tartışmalı yazarlarından  Heiner Müller , “Misyon-Bir Devrimi Anmak” adlı oyunuyla ilk kez Şehir Tiyatroları sahnesinde.  Şehir Tiyatroları yapımı “Misyon”un yönetmeni ise , yazarın son rejisi “Arturo Ui”de Müller’in asistanlığını yapan Paul Plamper. Yazdığı ve yönettiği oyunlarda izleyiciyi anlam üretmeye iten yazarın diğer oyunları gibi “Misyon” da, kolayca ‘tüketilebilen’ bir oyun değil. Yapıtlarının çoğunda mitolojik öykülerden, romanlardan, ya da oyunlardan yola çıkan Müller “Misyon”u da Anna Seghers’in ‘Darağacındaki Işık’ adlı öyküsünden esinlenerek yazdı. Üç kişinin monologu olarak, ya da üçe bölünmüş bir monolog şeklinde yazılmış  metinde. Fransız Devrimi’nin ardından  Jamaika’da bir köle isyanı düzenlemekle görevlendirilen biri köylü, biri köle sahibi, diğeri ise eski bir köleden oluşan üç kişinin öyküsü anlatılıyor. Ancak bu anlatım düz bir çizgide gelişmiyor, zaman ve mekan, düşler ve gerçekler iç içe geçerek devrim karşısındaki üç ayrı tutum ortaya konuyor: proleter tutum, burjuva devrim sempatizanlığı ve orta yol.  Yazara göre bu orta yol anarşist ya da saçma olarak gördüğümüz kurtuluş hareketlerinin temel koşuludur.

      İhanet ve ölümle yüzleşiyoruz, düş-gerçek, görev-duygu çatışmalarına tanık oluyor, tarihi sorguluyoruz. Bütün bunları seyirci olarak  koltuğumuzda yapabilmemize, sahnede izlediğimiz parçalı yapıyı bütünleştirmemize izin veriyor Müller’in metni ve Plamper’in rejisi. Sahneden sürekli sorular soruluyor  salona doğru. Yanıtları bizim aramamız bekleniyor. Bir çözüm, bir çıkış yolu , hazır ve tek anlamlı bir öneri sunulmuyor, çatışmalar, sorunlar, karşıtlıklar şaşırtıcı sahnelerle ard arda üzerimize geliyor. Metinde yer almayan ve bugünden geçmişe bakan bir ön oyunla açılan“Misyon” da  Murat Daltaban, Selçuk Soğukçay, Ahmet Özaslan, Bensu Orhunöz, Ezgim Kışlalı, Naci Taşdöğen ve Ayla Algan rol alıyor.  Ayla Algan’ın denizci rolünde olağanüstü bir performans sergilediği yapımda Bensu Orhunöz ile Ezgim Kışlalı’nın etkileyici yorumları dikkat çekiyor. Bir düş-karabasanın anlatıldığı  asansör sahnesi, metindeki   etkileyici dilin sahne üzerindeki  tam karşılığı gibi. Keşke bu sahne  Naci Taşdöğen’in gereksiz yere izleyiciyi güldürme çabalarıyla kesintiye uğratılmasa , diye düşünüyor insan. Nurullah Tuncer’in dekor tasarımı son derece başarılı ve rejiye katkıda bulunuyor. Yer yer  sözleri  izlemenin zorlaşması dışında çarpıcı, etkileyici bir yapımla karşı karşıyayız.

   Müller “Misyon”u  1980’de Doğu Berlin’de güncel bir oyun, 1982’de ise Batı Almanya’da, Bochum’da ise uzak bir masal olarak sahnelemişti. Genç yönetmen Plamper’in “Misyon”u  ise ülkemiz için metni, sahnelenişi ve kolay lokma olmayışıyla  farklı ve çarpıcı bir yapım  olarak  karşımızda. Şiddet ve fantaziyi sınırsızca kullanarak  tarihle ve yazılı metinlerle hesaplaşan, çağımızı sorgulayan bir düşünür, yazar, yönetmen, dramaturg, kısacası önemli bir tiyatro adamı olan Heiner Müller’in  dünyasıyla tanışmaya ne dersiniz?   

Sibel Arslan Yeşilay

 

 
 

BARIŞ

 

SAVAŞMA! BARIŞ! 

Bundan 5 yıl önce uğramıştı “Barış” İstanbul’a. Yeryüzündeki herhangi bir savaşın ortasında, bir sığınakta, savaşın soğuk nefesini ensesinde hisseden  bir avuç insan Aristophanes’in “Barış” oyununu oynayıp avunmaya çabalıyordu, barışa kavuşma umuduyla. Zeynep Avcı’nın uyarladığı oyunu Işıl Kasapoğlu Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda sahnelemişti. İ.Ö 421 yılında yazılan ünlü komedinin bir başka uyarlaması ise Yücel Erten tarafından yapılmış ve sahnelenmişti. Yalnızca metnini okuyabildiğim bu uyarlamada da  oyun içinde oyun anlayışı geçerliydi ve günümüze göndermeler yapılıyordu. Kemal Kocatürk’ün ilk reji denemesi olarak ortaya çıkan Şehir Tiyatrosu yapımı “Barış”ta ise Azra Erhat’ın çevirisi temel alınmış.

    Yaşadığı  dönemin koşullarına göndermeler yapan, politikacıları, tragedya yazarlarını, isim vererek karikatürize eden, komedilerinde savaş ve barış, eğitim, felsefe, adalet ve devlet mekanizması gibi çetin konuları, gerçek yaşam ile masalsı fantazi arasındaki karşıtlıkta buluşturan Aristophanes’in  , “Kömürcüler” ve “Lysistrata”nın yanısıra  barış konusunu ele aldığı üçüncü oyunu “Barış”. Beslediği  bokböceğinin sırtına binerek Tanrılar katına çıkıp , Barış’ı yeryüzüne indirmek isteyen bağcı Trygaios’un  - aynı zamanda da insanoğlunun barışa ulaşma- serüvenini ele alan oyunun ilk sahnesinde  iki tepeceğin üzerinde , efendilerinin bokböceğini beslemek için dur durak bilmeden tezek hazırlayan iki kölenin sızlanmaları yükselir. Bağcı Trygaios bokböceğiyle çıkagelir ve Olimpos’a uçmaya çalışır. Milleti adına Tanrı Zeus’tan savaşı bitirmesi için ricacı olacaktır. Ezop’un  masalında olduğu gibi , bu kutsal böceğin sırtında ulaşıverir Tanrılar katına. Ancak  Zeus ve  diğer Tanrılar, meydanı Savaş Tanrısı’na bırakıp uzaklara gitmiştir. Yıllar boyu süren savaş yüzünden sefil olan kahramanımız Barış’ı   kapatıldığı inden çıkarmak için elinden geleni yapmaya çalışır.

    Daha önceki Barış uyarlamalarında olduğu gibi Kemal Kocatürk de, “Barış”ı oyun içinde oyun şeklinde sahnelemiş. Trygaios rolündeki  Engin Alkan dışında, Arif Akkaya, Kubilay Penbeklioğlu, Murat Bavli, Alper Kul ve Fırat Tanış  birden fazla rolde karşımıza çıkıyor.

Altı oyuncunun Aristophanes’in “Barış” adlı oyununu oynarken, zaman zaman rollerinden çıkıp  birbirleriyle tartışmaları ya da metindeki izleyicinin anlamayacağı bazı noktaları açıklamaları eğlenceli bir biçimde   sunuluyor. İ.Ö. 5.yüzyılda yaşayan barışsever bağcı rolünde Engin Alkan, yazara, yönetmene, diğer oyunculara ve seyirciye sataşırken sahne ile salon arasında sıcak bir iletişim kurmayı başarıyor. Tümüyle seyirciye yönelik, ondan doğrudan tepki bekleyen bir yapım “Barış”. Barış tanrıçasının hapsedildiği yerden çıkarılması için seyirciden tezahürat yapması, şarkı söylemesi isteniyor, bazen seyircilere sataşılıyor vb. Göstermeci anlayışla sahnelenen oyunun dans( Çiğdem Gürel) ve müzikleri (Deniz Noyan) sahnedeki eğlenceli havayı pekiştiriyor. Son yıllarda başarılı sahne tasarımları gerçekleştiren Nurullah Tuncer’in yalın ve işlevsel dekoru, “Barış”ın görsel atmosferini zenginleştirir nitelikte.

    Barış Tanrıçası başta olmak üzere bütün roller erkek oyuncular tarafından canlandırılıyor.

Seyirciyi güldürmeyi başaran sahnelemede dramaturji çalışmasının eksikliği gözleniyor. Örneğin  Arif Akkaya’nın canlandırdığı I.Köle ve Hermes rollerinin   neden Commedia dell’Arte tarzını andıran bir tavırla oynandığı,  Aristophanes’in metninde, Trygaios’un Barış’la birlikte yeryüzüne indirdiği Hasat ve Şenlik Tanrıça’ları  yerine oyunun sonunda neden  yalnızca Barış’ın yeryüzüne indiği, metinde  Hasat Tanrıçası’yla evlenen bağcının, Kocatürk’ün yorumunda neden Barış Tanrıçasıyla evlendiği sorularına net bir cevap bulamıyoruz.  2500 yıl önceden bugüne seslenen ve insanoğlunun bunca zaman içinde pek fazla ilerleme kaydetmediğini gösteren “Barış”, dört dörtlük olmasa da, ilk reji çalışması olmanın getirdiği kimi zayıflıkları ve karmaşayı taşısa da, şenlikli, eğlenceli, bir yapım. Kendi yaptığı espriye kendi gülen kimi stand up’çıların ya da sağlam komedi metinleriyle bile seyirciyi güldüremeyen ‘komedi’lerin cirit attığı bir dönemde gönül rahatlığıyla hoşça vakit geçirebileceğiniz bir yapım “Barış”.

Sibel Arslan Yeşilay

 
 

ACABA HANGİSİ?

 

UÇARI YILDIZIN YATAK ODASI

 

  Oscar ödüllü, ünlü ve tabii ki kaprisli bir Hollywood yıldızının her yanı pembe yatak odası. Yıldızımız  alkollü araç kullanmaktan geceyi karakolda geçirmiş ve hala kendine gelememişken, salonda bir grup gazeteci olayı sıcağı sıcağına hayranlarına aktarmak için sabırsızlanmaktadır. Zavallı menajeri Sam, bir yandan gazetecileri oyalamaya çalışıp bir yandan da Lily’nin şımarıklıklarıyla uğraşırken, birden ikizi Deborah çıkar ortaya. Lily’nin aksine son derece düzenli, mütevazı bir yaşam süren  Deborah, Lily’i yola getirmek , ona yardım etmek için Holywood’a gelmiştir.  Kurnaz menajerin aklına hemen  , gazetecilerle görüşmeye ve öğleden sonraki dizi çekimine Deborah’yı Lily kılığına sokarak  göndermek gelir. Bu arada evin cin hizmetçisi de Lily’i kaçırma planları kurmaktadır. Böylece Lily’nin yatak odası, bin bir türlü entrikaya, karmaşık ve gülünç ilişkilere sahne olur.

   Tiyatro İstanbul yapımı “Acaba Hangisi?”nde iki yıl aradan sonra tekrar sahneye dönen Nevra Serezli, kişilikleri , kültürleri ve yaşam biçimleri birbirine  taban tabana zıt ikiz kız kardeşler Lily ve Deborah’yı büyük bir ustalıkla canlandırıyor. Sahne trafiğinin oldukça hızlı aktığı oyunda Serezli  müthiş bir hızla taşralı , mazbut rahip karısıyla, kokain çeken, ayyaş, şımarık , erkek düşkünü yıldız arasında mekik dokuyor. Barillet ve Gredy’nin yazdığı, akıcı, keyifle izlenen  komedide, yaşanan kargaşanın mimarı,  menajer rolünde Argun Kınal  yeterince kıvrak bir oyunculuk sergileyemiyor. Kendisinin de kırdığı ceviz bini aşan, ancak ünlü yıldızların korkulu rüyası dedikodu yazarı Charlene rolünde Mübeccel Vardar son derece başarılı bir tiplemeyle karşımıza çıkıyor. “Acaba Hangisi?”nin bir diğer başarılı oyuncusu ise  Emin And.  And, dinine bağlı, tavuklarıyla ve gösterişsiz karısıyla tekdüze bir yaşam süren ve baldızını da Tanrının yoluna çekmeye çalışırken, kendisi yoldan çıkan rahipte sevimli bir tipleme çiziyor. Oyunda hizmetçi Yvette’i Mihrace Yeken, uşak Odillon’u Metin Arslan, Lily’nin genç kocasını ise Özgür Özgülgün canlandırıyor.

   Semra Karamürsel’in çevirip Gencay Gürün’ün sahnelediği “Acaba Hangisi?”, yanlış anlamalar, karmaşık aşk ilişkileri ve entrikalarla bezeli eğlenceli bir bulvar komedisi. Nilgün Gürkan’ın dekorlarını gerçekleştirdiği oyunun Hollywood dünyasının görkemli çizgilerini taşıyan  göz alıcı kostümleri ise Sadık Kızılağaç imzasını taşıyor. Günlük yaşamın stresinden iki saatliğine uzaklaşıp hoşça vakit geçirmek isteyenlere.  

Sibel Arslan Yeşilay Radikal

 
 
 

MARTI

 

“MARTI”NIN KANATLARI

  1886 yılında, Petersburg’ta ilk kez sahnelenişi, Çehov’u düş kırıklığına uğratan, ancak iki yıl sonra Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski’nin rejisiyle müthiş  başarı kazanan ve yazarın başyapıtları arasında yer alan “Martı”, Rus yönetmen Jossef Raykhelgaouz tarafından Kent Oyuncuları’nda sahneleniyor.

 Rusya’nın önemli tiyatrolarından “Skola Sovremennay Pyes”in Genel Sanat Yönetmeni olan ve daha çok çağdaş Rus yazarlarının yapıtlarını sahneleyen Raykhelgaouz, , Çehov’un ünlü yapıtını mizahi boyutunu vurgulayarak ve sıcak, yapmacıklıktan uzak bir anlatımla sahneye aktarıyor.

 Gerçeği, sözcüklerin ötesinde, gündelik gevezeliklerin ardına büyük bir ustalıkla yerleştiren Çehov’un yapıtlarındaki atmosferi, kişilikleri, ilişkileri, çatışmaları yorumlamada yönetmene ve oyuncuya ağır bir sorumluluk düşer. Sahnede herşeyin tıpkı yaşamda olduğu gibi, karmaşık ve aynı zamanda da basit olması gerektiğini savunan yazarına  uygun bir tavırla yorumlanıyor “Martı”. Oyun kişilerinin özlemleriyle gerçeklik, yapmak istedikleriyle yapabilme güçleri arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklanan komedi unsurlarının altı çiziliyor. Genç oyun yazarı Treplev’in  eski tiyatro anlayışına karşı çıkarak yazdığı ve sevdiği kız Nina tarafından oynanan ‘oyun’ sahnesi son derece başarılı ve esprili  bir biçimde ele alınıyor. Üstelik bahçeye kurulan bu sahne oyun boyunca , oyun kişilerinin düşlerini, arzularını canlandırdıkları bir mekan olarak kullanılıyor. Başarılı oyun yazarı Trigorin, ünlü tiyatro oyuncusu Arkadina, oyuncu olmak isteyen Nina ve genç yazar Treplev dışındaki tiyatroyla ilgisi olmayan karakterler de  de bu sahneye çıkıp iç dünyalarında sahneledikleri oyunu oynuyorlar.

   Sürekli sanat ve edebiyat ve tiyatrodan söz eden karakterlere karşın herşey aşk etrafında döner “Martı”da.. Arkadina yazar Trigorin’i sever, Trigorin Nina’ya ilgi duyar, Treplev Nina’ya aşıktır, kahyanın kızı Maşa Treplev’e, öğretmen Maşa’ya, Polina  Doktor’a aşıktır. Düşkırıklıkları  ve özlemlerini gerçekleştirememenin acısı içinde yaşamlarını sürdüren kişilerin arasındaki görünürdeki basit diyaloglarla gelişir oyundaki aksiyon.

    Yıldız Kenter,  geçmişteki başarılı günlerine özlem duyan Arkadina’nın olumlu ve olumsuz yönlerini, iç dünyasındaki çalkantıları ustalıkla yorumluyor. Ünlü ve kadınların çekiciliğine karşı koyamayan yazar Trigorin’de Müşfik Kenter, sıkışıp kaldığı göl kıyısından oyuncu olma umuduyla Moskova’ya giden, ne aşkta ne de tiyatroda umduğunu bulan Nina’da Tilbe Saran müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Umutsuz aşkıyla sanatta yeni arayışlar arasında gidip gelen Treplev’i Ayhan Kavas başarıyla yorumluyor. Hayatta hiçbir isteğini gerçekleştirememiş yaşlı ve hasta Sorin’de Şükran Güngör , Doktor’da  Mehmet Birkiye, Şamrayev’de Köksal Engür, Polina’da Kadriye Kenter  renkli Çehov portreleri olarak karşımıza çıkıyor. Dekoru Duygu Sağıroğlu, kostümleri Sevim Çavdar tarafından gerçekleştirilen  “Martı”,  ince ince işlenmiş ve büyük bir başarıyla yorumlana karakterleri ve bıçaksırtı komedi-trajedi dengesiyle , son derece sıcak, insancıl ve modern bir Çehov yorumu. Gerçekle ‘oyun’ arasında gidip gelen, düşlerini kendi sahnelerinde gerçekleştirmek isteyen bir grup insanın gündelik yaşamdaki sıkıntıları, sevinçleri ve aşklarının müthiş bir doğallıkla, yapmacıklıktan uzak bir anlatımla yansıtıldığı dört dörtlük bir tiyatro olayı. Sakın kaçırmayın!

Sibel Arslan Yeşilay

 
 

 

POPCORN

PATLAMIŞ MISIRIN ŞİDDETİ

    Hiç nedeni yokken seri cinayetler işleyen ve ülkenin her yanında aranan bir katil-çift ansızın karşınıza çıksa ne yapardınız? Herhalde televizyon ya da sinemada izlerken duyduğunuz heyecan ve merakın yerini aniden  müthiş bir ölüm korkusu alırdı. Ve şiddeti sorgulamaya başlardınız. Şiddet ve cinselliği filmlerinde bolca kullanarak büyük bir ün yapan film yönetmeni Bruce,  evinde iki azılı katille karşılaşınca, durumun hiç te filmlerindeki gibi olmadığını görür. Şiddet film karelerinde değil, odasının içindedir çünkü. Yarattığı ‘sanat eserleri’ndeki gibi, seyirciyi nasıl etkileyebilirim, hangi sahnede daha çok kan gösterirsem daha popüler olurum kaygısı değil, kendisiyle ve şiddetle hesaplaşmadır artık söz konusu olan , canını nasıl kurtaracağı düşüncesidir. Oyun yazarı, oyuncu, senarist, program yapımcı ve sunucusu Ben Elton, 1996 yılında yayımlanan “Popcorn” adlı romanında medyadaki şiddet ve cinsellik sömürüsüyle toplumun bu konulara duyduğu ilgiyi eleştiriyor. Daha sonra oyunlaştırdığı “Popcorn”, iki yıldır Londra’da ve çeşitli Avrupa ülkelerinde büyük ilgi çeken bir yapıt.

    Tarık Günersel’in özenli bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı“Pocorn”, Dormen Tiyatrosu’nda Haldun Dormen tarafından sahneleniyor. Dormen Tiyatrosu’nda izlemeye alışık olduğumuz türden bir oyun değil bu. Dekorunu Osman Şengezer, kostümlerini Güler Yiğit’in gerçekleştirdiği  yapımda her an patladı, patlayacak diye korku içinde beklediğimiz silahların gölgesinde, çağımızın amansız illeti toplumsal histeriyi, seyirlik olarak pek sevdiğimiz cinsellik ve şiddetin medya tarafından sömürülerek insanları nasıl bir açmaza ittiğini irdeliyor. Zekice kurgusuyla insanı avucunun içine alıveren oyunun yazarı Ben Elton’ı, önceki yıllarda Tiyatro Stüdyosu’nun sahnelediği “Derin Bir Soluk Al” adlı oyunundan tanıyoruz.   

    Bruce’un malikanesinin salonunda uzun süre ‘aykırı’ yönetmen Bruce Delamitri’nin Holywood sinemasını eleştiren, kendi sanatı üzerine attığı nutku dinliyoruz. Ancak 57 kişinin öldüğü ‘aksiyon filmi’ “Sıradan Amerikalılar” filmiyle Oscar alınca ‘aykırı’lığından anında vazgeçen yönetmenimiz, Palyboy güzeli oyuncu adayını aynı gece eve atıyor. Ancak evde onu bekleyen “mağaza katilleri”yle karşılaşınca durum değişiyor. Gayet mutlu başlayan gecesi, boşanmak üzere olduğu karısı, kızı ve yapımcısının da gelmesiyle tam bir kabusa dönüşüyor.

    Gerilimli, yazarın kıvrak diliyle soluk soluğa izlenen “Popcorn”un katil çifti rolünde  Güneş Berberoğlu ile Halit Ergenç oldukça başarılı. Şebnem Özinal’ın soyunarak ünlü olan ve  her fırsatta oyuncu olduğunu  dile getiren Brooke rolünde  belli bir düzeyi tuturduğu söylenebilir. Bruce’un para düşkünü alkolik karısı rolünde Gülbin Yeşil  etkili bir oyun çıkarırken,  Kerem Atabeyoğlu Bruce’un kişiliğini ve ruhsal durumundaki değişimleri yansıtmada yetersiz kalıyor.

   “Popcorn”da, haber bültenlerinden spor programlarına kadar televizyonu her açtığımızda – ne yazık ki-  maruz kaldığımız, tekrar tekrar gözümüze sokularak bize kanıksatılan cinsellik ve şiddetin medya tarafından nasıl sömürüldüğü ortaya konmuyor yalnızca. Seyirci olarak, buna izin verdiğimiz, izlediğimiz ve merak ettiğimiz için bizler de payımızı alıyoruz Elton’ın keskin ve ironik  eleştirisinden. Çünkü şiddet, sinema ya da televizyon izlerken patlamış mısır yemek kadar eğlenceli ve zararsız değil. Her an ekrandan, beyazcamdan çıkıp bütün ‘şiddet’iyle burnumuzun dibine kadar sokulabilir.

 

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 14.1.1999

 
 

FERHAD İLE ŞİRİN

 

İÇİNDEN NAZIM GEÇEN MASAL

 

     “Hapiste insanın vakti çoktur, hapishane iş temeli üstüne kurulmamışsa. Kurulmuşsa yorgunluktan düşünmeye vaktin kalmaz sanıyorum. Ama benim yattığım hapishanelerde düşünmekten başka yapacak iş yok gibiydi... Çağdaş piyeslerde monologların hemen hemen ortadan kalktığını düşündüm. Monologların geliştirilmesiyle, yeni bir açıdan işlenmesiyle iç dünyamızın sahnede başrollerden birini oynayabileceğini keşfettim. “Ferhad ile Şirin”de bu icadımı gerçekleştirmeye çalıştım. “Ferhad ile Şirin”de kahramanlar bir yandan birbirleriyle konuşuyor, bir yandan da akıllarından geçenleri birbirlerine değil, seyircilere söylüyordu.”

Ünlü halk masalı Ferhad ile Şirin’den yola çıkarak masal ile gündelik yaşamı birleştirdiği ve tam adı “Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarı’nın Suyu” adlı  oyunu hakkında böyle yazmıştı Nazım Hikmet.Üçüncü sınıf bir oyun yazarı olduğunu söyleyerek kendine haksızlık eden Hikmet’in “İvan İvanoviç Var Mıydı Yok Muydu?” adlı oyunu1991’de Kenan Işık tarafından başarıyla sahnelendiğinde, oyun yazarı olarak yönetmene farklı yorum olanakları sunduğu göz önüne serilmişti. Ülkemizde sık sık  sahnelenen ve filme de çekilen “Ferhad ile Şirin” ise  son olarak “Mutlu Son”daki rejisini zevkle izlediğimiz Yücel Erten tarafından sahneleniyor.

    Dekor-kostüm tasarımı Metin Deniz tarafından gerçekleştirilen  “Ferhad ile Şirin” tam bir masal atmosferi içinde başlıyor. Rengarenk giysiler içindeki çok uzun boylu, maskeli kahramanlarımız güzeller güzeli Şirin’in hasta yatağının başucunda genç kızın iyileşmesi için neredeyse bir mucize beklemektedir. Bu arada yazının başında alıntıladığım gibi, birbirleriyle konuşmanın yanı sıra iç sesleriyle asıl düşündüklerini dile getirirler. Örneğin Mehmene Banu, kızkardeşinin hastalığına çok üzüldüğünü söylerken, bir yandan da  makyajının akıp akmadığını merak eder, Hekimbaşı Şirin iyileşmezse kellesinin vurdurulacağını düşünür vs. Erten, söylenen sözler ile  dile getirilmeyen düşünceleri   yaratıcı bir çözümle yansıtıyor bu sahnede. Ancak işin masal kısmı buraya kadar. Birden bir baskınla yarıda kesiliyor masal ve perde kapanıyor.

Sahne önündeki bir eski radyodan hükümdarın buyruğu duyuluyor. Perde yeniden açıldığında bu kez oyunun yazıldığı yılların Türkiyesi’yle karşılaşıyoruz.  Metinde bir değişlik yapılmazken sözlerle eylemler birbirine karşıtlık oluşturuyor. Mehmene Banu’dan kaçan iki aşığa işkence yapılırken Mehmene Banu kız kardeşine  “Dizin çok acımadı ya...” diyor mesela. Ya da kızkardeşini kurtarmak için güzelliğini veren Mehmene Banu’nun çirkin olduğu dile getirilirken hoş ve alımlı bir kadın olarak görüyoruz onu. Hikmet’in metinde  monologlar yoluyla oyun kişilerinin iç dünyasını yansıtma deneyini, Yücel Erten söylenenler ile yapılanları ters yüz ederek daha ileri bir boyuta taşıyor. Üstelik  Nazım Hikmet’i de katarak, bütün oyunu Hikmet’in hapishanedeki odasında  oyunu yazarken kafasında canlandırdığı sahneler olarak yorumluyor.  “Ferhad ile Şirin”oyunuyla Hikmet’in gerçek yaşamı, kendisini ziyarete gelenler ve cezaevindeki kader arkadaşlarıyla ilişkileri içiçe geçerek, 1940’lı yılların gerçekliği, halk masalı ve Hikmet’in dört duvar arasındaki yaşamından oluşan üç ayrı düzlem eşzamanlı olarak sahne üstüne aktarılıyor. Başarılı yapımın aksayan  yönleri ise bu üç düzlemin- dramaturji çalışmasının eksikliği yüzünden- zaman zaman kesişememesinden ve ikinci perdenin sonlarına doğru  temponun düşmesinden kaynaklanıyor. Yönetmenin sahnelemede kendi yorumuna verdiği önem kadar oyunculuklar üzerinde durmadığı görülüyor. Ferhad’da Hakan Vanlı’nın, yüzünde hiç değiştirmediği hüzünlü ifadesiyle, Şirin’de Bengisu Karahan’ın tekdüze oyunculuğunun  karşısında Ustabaşı/Nazım’da Mümtaz Sevinç, Mehmene Banu’da Sermin Hürmeriç, Vezir’de Levent Öktem, Hekimbaşı/Derviş’te Okday Korunan ve Şerif’te Mahmut Gökgöz başarılı oyunculuklarıyla göz dolduruyor. Galası büyük ozanın doğumgününde gerçekleştirilen “Ferhad ile Şirin” Nazım Hikmet’e güzel bir yaşgünü armağanı. 

 

Sibel Arslan Yeşilay  RADİKAL, 23.1.1999

 
 

SEN HİÇ ATEŞBÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

BİR DEMET ATEŞBÖCEĞİ

 

   Beşiktaş Kültür Merkezi’nin salonunda yerlerimizi aldık. Yılmaz Erdoğan’ın yeni oyununu izleyeceğiz. Salonun ışıkları karardı ve oyun başladı. Projeksiyondan yansıyan görüntülerde bir çekim hazırlığı izliyoruz. Kameraman ve sunucu çekime başlamak üzere yaşlı kadının hazırlanmasını bekliyor. Geveze ve sürekli espri yapan yaşlı kadın albümünü açarak yaşam öyküsünü anlatmaya başlıyor. Ardından perdenin açılmasıyla kadının doğduğu güne doğru geçmişe bir yolculuğa çıkıyoruz. Dört basamaklı sayıları kağıt kaleme sarılmadan çarpabilen üstün zekalı Gülseren’in yaşamının önemli evrelerine tanıklık ediyoruz. 1948 yılında dünyaya gelen Gülseren’in ve aile çevresinin  öyküsü anlatılıyor “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?” adlı oyunda.

    Demet Akbağ’ın Gülseren rolünü büyük bir başarıyla canlandırdığı oyunda, sevilen televizyon dizisi “Bir Demet Tiyatro” ekibi rol alıyor.Gülseren’in annesi Zerrin Sümer, babası Salih Kalyon, komünist amcası Serhat Özcan, dinci dayısı Bican Günalan tarafından canlandırılıyor. Sinan Bengier, Şebnem Sönmez, Gürdal Tosun, Figen Evren, Neslihan Yeldan, Can Kahraman, Caner Alkaya, Celal Tak, Deniz Özerman, Vural Çelik, Handan Güngör, Işık Düzen ve Nusret Karakuş’un diğer rolleri üstlendikleri oyunu izlerken ister istemez   “Bir Demet Tiyatro”yu anımsıyoruz. Toplum içinde farklı davranan, düşüncelerini açıkça söyleyen, ateşböcekleriyle konuşmak gibi garip alışkanlıkları olan Gülseren’in dışlanma sürecinin,  yaşlı Gülseren’in albümünden yola çıkarak geri dönüşlerle anlatılmasına Yılmaz Erdoğan’ın mizahı eşlik ediyor. 

Gülseren ve ailesinin öyküsüne paralel olarak Türkiye’nin geçirdiği evreler de sıralanıyor,  1960 ihtilali, 12 Mart ve 12 Eylül  dinci dayısı ile komünist amcasına karşı polislerin tutumuyla veriliyor.  Yılmaz Erdoğan ise  Mükremin tiplemesinden uzaklaşarak ciddi, ağırbaşlı bir televizyon sunucusu olarak çıkıyor izleyenlerin karşısına, tabii canlı olarak değil de videodan.     

   Ali Cem Köroğlu’nun özenli , titiz dekoru ve Ayçın Tar’ın başarılı kostüm tasarımıyla katkıda bulunduğu  “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?”, “Bir Demet Tiyatro” dizisini sevenlerin beğenerek, gülerek  izleyeceği bir yapım.  İzleyenlerin kahkahalarla izlediği, yer yer hüzünle gülümsemenin iç içe geçtiği oyun,  projeksiyonun fazlaca kullanımıyla ve formatıyla tiyatrodan çok televizyon filmine  yakın duruyor. Maliyetinin 100 milyar lira olduğunu öğrendiğimiz yapım, BKM Oyuncuları’nın dört sezondan beri oynadığı “Otogargara” gibi uzun süre oynanacağa benziyor.

Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL, 4.2.1999

 
 

KAYIPLAR

 

CESETLİ NEHRİN KADINLARI

    “Tasarladığım roman, diktatörlüğün gizli polislerinin elinde kaybolan binlerce erkeği ve pek çok kadını işlemektedir. Bu insanlar geceyarısı evlerinden alınıp götürülmüş ya da gündüz gözüyle sokak ortasında kaçırılmıştır, onları bir daha da gören olmamıştır. Yakınları, sevdikleriden ayrılmakla kalmamış, onların hayatta olup olmadığını bile bilememiştir. “Kayıplar” evlerinden, işlerinden, çocuklarından edilmiş, hatta mezarlarından da yoksun bırakılmıştır. Sanki hiç yaşamamışlardır”. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun “Kayıplar” adıyla sahnelediği “Dullar” romanının konusunu böyle özetliyor Güney Amerikalı yazar Ariel Dorfman. Yazar, daha çok 90’lı yıllarda dünya çapında başarı kazanan, filme de çekilen “Ölüm ve Kız” adlı oyunuyla tanınıyor. 1996’da yayınlanan “Okur” adlı edebiyatta sansürü ele alan  oyunuyla da büyük bir başarı elde eden Dorfman, henüz bir yaşındayken, askerler iktidarı ele geçirince ailesiyle birlikte ülkeyi terkedip ABD’de yaşamaya başladı. 10 yıl sonra Şili’ye yerleşerek yüksek öğrenimini tamamladı. 1973’te Allende’ye karşı yapılan darbe yüzünden burayı da terk etmek zorunda kaldı. Amerika’da North Caroline’da Durham Üniversitesi’nde verdiği Edebiyat derslerinin yanısıra New YorkTimes’a yazdığı yazılar, romanları ve öyküleriyle ABD’nin en tanınan latin amerikalı yazarı oldu. Ancak 1992’de yurdunda dönebilen yazar, Santiago Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

    Yeniden “Kayıplar”a dönecek olursak, Dorfman’ın ele aldığı, hiç te yabancısı olmadığımız bir konu, AST yapımı olarak Rutkay Aziz’in rejisiyle izleyici karşısında. Dekor-kostüm tasarımını Metin Deniz’in gerçekleştirdiği yapıma  tümüyle toprak rengi hakim. Perde açıldığında Toprak rengi kumaşlarla çevrelenen sahnede bir nehrin kıyısında bekleşen hüzünlü kadınları görüyoruz. Yüksekçe bir yerde oturup hiç konuşmayan yaşlı bir kadın ise günler geceler boyu yerinden kımıldamadan büyük bir umutla ‘kaybolan’ oğlu, babası ve kocasının gelmesini bekliyor. Bekleyiş ve umutla umutsuzluk arasındaki gel-gitlerin hakim olduğu son derece hüzünlü, zaman zaman dehşet verici bir atmosfer hakim sahneye. Polisin gözaltına aldığı ve aylar, hatta yıllar boyu kendilerinden haber alamadıkları erkeklerini bekleyen kadınlar, nehrin sürüklediği ve tanınmayacak haldeki  her cesede kocası ya da  oğlu olduğu gerekçesiyle sahip çıkmaya çalışıyor. Canlısını elde edemediği yakınlarının hiç olmazsa ölü bedenine kavuşma umuduyla nehirden ayrılmıyorlar. Jan Kott “Antigone niçin intihar etti?” başlıklı yazısında bu olguyu  şöyle açıklar: “Bir ölünün, gözle görülür son işareti, dünyadaki son varoluşu mezardır. Mezarı, sanki ölünün kendisi ziyaret ediliyormuş gibi ziyaret edilir.Bir yakınımızın mezarının olmaması, bedeninin ne zaman nereye konulduğunu bilmemek , hayatta kalan yapılmış bir haksızlıktır.”      

    Son derece etkileyici bir metin “Kayıplar”. Yazar rolünü Kerim Afşar’ın, yaşadığı onca haksızlığın ardından erkeklerini yitiren kadınlara önayak olup sessiz bir direniş başlatan yaşlı Sofia rolünü Nurşim Demir’in üstlendiği yapımın ise çok parlak olduğunu söylemek güç. Yüzbaşı’yı canlandıran Altan Erkekli’nin sahnede olduğu anlar dışında tekdüze, temposu düşük, ancak Dorfman’ın sözlerinin izleyiciye geçebildiği nitelikteki “Kayıplar”ı izlemeyi güçleştiren diğer bir etken de oyunun baştan sona loş bir ışık altında oynanması. Mesajı olan, ancak teatral açıdan izleyiciyi pek doyurmayan bir yapım.

 Sibel Arslan Yeşilay , Radikal

 
 

URFAUST

KURŞUNİ TEORİDEN YAŞAMIN YEMYEŞİL AĞACINA

 

   Her yanı tozlu, kalın cilti kitaplarla kaplı çalışma odasında   titrek, yaşlı adam, felsefe, tıp,ilahiyat, astroloji gibi konulardaki engin bilgisine karşın, sonsuz bilgiye ulaşma adına  büyüye verir kendini. Karşısına çıkan Mefisto, onu dilediği yaşama ulaştıracaktır. Faust’u, teorinin kurşuniliğinden kurtarıp ona yaşamın yemyeşil olan altın ağacını sunacaktır. Sınır tanımaz biçimde dünyayı kavrama isteği, ölçüsüz özlem ve ihtiraslarıyla, hatalarıyla, günahlarıyla, diğer insanlardan farklı, çizgi dışı bir kişiliktir Goethe’nin yarattığı Faust karakteri. Almanya’da Goethe yılı olarak  1999 boyunca, doğduğu kent Frankfurt ile yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Weimar başta olmak üzere birçok

kentte Goethe’nin çeşitli yapıtları farklı yorumlarla sahnelenirken İstanbul Alman Kültür Merkezi’nin katkılarıyla ,  “Urfaust” adlı oyunu genç alman yönetmen Philippe Besson tarafından Devlet Tiyatrolarında sahneye kondu.  Büyük Alman ozanının yaşamı boyu üzerinde çalışıp 60 yılda tamamladığı başyapıtı “Faust”ta işlediği temaların hemen hepsinin nüvesi bulunur , “Faust”un taslağı niteliğindeki “Urfaust”ta. Ard arda sıralanan kısalı, uzunlu 22 sahneyle 1480-1540 yılları arasında yaşayan Dr. Johann Faust’un yaşam öyküsünden yola çıkılarak , bir bilim adamının sınırsız öğrenme ve sınısrız aşk tutkusu lirik bir dille  aktarılır. Yönetmen Besson, fragmandaki eksik sahneleri Brecht’in yazdığı ara metinlerle doldurarak bir anlatıcı yoluyla izleyiciye aktarmayı yeğlemiş.

   Yalın, naif bir sahnelemeyle izleyici karşısına çıkan yapıtın en belirleyici özelliği , Faust’un trajedisi içine serpiştirilen komedi ağırlıklı bölümler. “Bazıları ‘Urfaust’ta, yani bir trajedide komik sahneler olur mu, diye sorabilir. Evet,  bu trajedide komik sahneler, şakalar var! Genç Goethe ‘Urfaust’ yazdığında büyük bir sanatsal etki altındaydı: Shakespeare’i okumuştu”. Brecht, böyle söylerek metindeki meyhane ve öğrenci sahnesinde Goethe’nin trajedi formu içine komedi unsurunu ustaca yerleştirmesine dikkat çeker. Yönetmen Besson da Brecht’in bu düşüncesinden yola çıkarak, gerçekten bu iki sahnede hoş bir atmosfer yaratıyor. Ayrıca Faust’un aşık olduğu Gretchen’i elde etmek için komşu kadın Marthe’nin bahçesinde Marthe ile Mefisto’nun gezintilerinde de aynı gülmece anlayışını yaratmayı başarıyor. Bunda , oyun boyunca zeki, esprili, hazır cevap Mefisto’yu canlandıran Şahin Çelik’in yanısıra, şeytana bile pabucunu ters giydirecek Marthe’yi canlandıran Seral Gözler’in başarısı etkili oluyor.

İlk sahnede yaşlı bir bilge olarak tavırları ve sesini kullanımıyla başarılı bir Faust çizen Musa Uzunlar, Mefisto’yla yaptığı anlaşma sonucunda gencecik bir delikanlıya dönüşen Faust’taki değişimleri, içdünyasındaki fırtınaları, Gretchen’e ölçüsüz tutkusunu aynı düzeyde yansıtamıyor. Gamze Yapar ise  uzun sarı  saçları ve masum görünüşü dışında Gretchen karakterini inandırıcı bir biçimde yansıtmada yetersiz kalıyor. Bilim adamı kılığına giren Mefisto’nun karşısına çıkan, dünyadaki herşeyi bilme tutkusu içindeki şaşkın öğrenci rolünde Funda Eskioğlu son derece sevimli bir tip çiziyor. Diğer rollerde Özlem Güveli, Alptekin Serdengeçti, Ercüment Serpil ve Alper Develioğlu’nun düzeyli oyunculuklarıyla göz doldurdukları “Urfaust”ta Wagner ve anlatıcı olarak Adnan Biricik , Brecht’in dizeleriyle bize öykünün eksik kısımlarını sevimli bir tavırla aktarıyor.

   Ahmet Cemal’in yetkin bir çeviriyle dilimize kazandırdığı “Urfaust”un başarısında payı olan isimler arasında, birkaç aksesuarla  başka bir mekana dönüştürülüveren işlevsel ve başarılı dekorun yaratıcısı Orhan Alpaslan, döneme uygun kostümleri yaratan Serpil Tezcan, sahneler arasındaki geçişi ışık değişimleriyle destekleyen Önder Arık ve müziğiyla Babür Tongur yer alıyor. Goethe’nin 250. doğum yıldönümünde, yazarın ülkemizde ilk kez sahnelenen gençlik yapıtı, eli yüzü düzgün bir yapım olarak karşımızda. 

Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 14.3.1999

 
 

 BİR ÖLÜMÜN TOPLUMSAL ANATOMİSİ

HAYDAR HAYDAR!

Sibel Arslan Yeşilay

 

     Büyülü bir dünyadır sahne. Bir insanın  yaşamı boyunca başına gelmeyecek olaylar iki saat boyunca sahnedeki kahramanın başından geçebilir. İhtiraslar, kötülükler, acılar, sevinçler bir anda gözünüzün önünde geçit yapıverirler. Harikulade düşlere dalabilir, kapkara kabuslara tanıklık edebilirsiniz. Günlük yaşamın hay huyu içinde gözden kaçırdığınız kimi ayrıntılar içinizi acıtabilir. Olaylara bambaşka bir gözle bakabilirsiniz salondan ayrılırken. Bir sözcük, bir hareket ya da  bir sahneyi taşırsınız dışarıdaki  dünyaya. 

    Sezon boyunca sahnelenen yapımları kaçırmamaya çalışan biri olarak bu duygulara her zaman kapılamadığımı itiraf etmeliyim. “Bugün tiyatroya gidin, ister ‘Oidipus’ oynansın, ister ‘Othello’ ya da ‘Gecede Davul Sesleri’ farketmez; eğer oyun sekizde başlıyorsa, sekizbuçuktan tezi yok, yüreğiniz daralmaya başlar. En geç dokuzta, artık tek şey düşünürsünüz: ,’Bitsin artık!’ .” der  Brecht bir yazısında. Ve  oyun izlerken çoğu zaman onun bu düşüncesine kapılmamak –ne yazık ki- mümkün olmuyor.

   İstanbul Devlet Tiyatrosu, Oktay Arayıcı’nın  “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” adlı oyununu Can Gürzap’ın rejisiyle sergilemeye başladı. Dekor tasarımı Ethem Özbora, Kostüm tasarımı Mihriban Oran tarafından gerçekleştirilien oyunda  Nişan Şirinyan, Erkan Taşdöğen, Ali Fuat Çimen, Haluk Kurtoğlu, Metin Beyen, Kemal Bekir, Murat Karasu, Burak Şentürk, Rüçhan Çalışkur,Selçuk Kıpçak, Hanife Şahin, Sıdıka Şenkan, Seval Gökçe, Levent Güner, Damla Özen rol alıyor.

   “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi”nin Can Gürzap tarafından 1978-79 sezonunda Devlet Tiyatrosu’nda ilk sahnelenişi büyük yankı uyandırmış ve Arayıcı’ya TDK ödülü kazandırmış.

Her oyununda farklı biçimleri deneyen yazarın ‘seyirlik tragedya’ olarak nitelendirdiği oyun, yine yazarının deyişiyle “Osmanlı’nın son zamanlarından başlayarak günümüze gelen ve bu noktadan geleceğe köprü kuran panoramik bir bakış içinde, sosyo-ekonomik ve politik yapıyla, düzenle hesaplaşmadır.” 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesi’nde toprak reformu uygulamasının yarattığı şaşkınlık ortamında işlenen bir cinayetin faillerinin araştırması üzerine kurulu oyun, üç Araştırıcı’nın yıllar önce işlenen cinayet nedeniyle tanıkları sorgulamaları, sorgulananların yıllar önce kaydedilmiş seslerinin dinlenmesi  ve anlatılan olayların sahnede canlandırılmasıyla gelişir.

Can Gürzap, metni  yazarın tüm reji direktiflerine sadık kalarak   sahneye aktarmayı seçmiş.  Bütün oyuncular sahne üzerinde yanyana dizilmiş iskemlelerde oturuyor ve sırası gelen sahne önüne gelip rolünü oynadıktan sonra yerine dönüyor. Metnin içerdiği üç ayrı düzlem –sorgulama,  kaset kayıtları ve  olayların canlandırılması- dümdüz bir biçimde verildiği için ve metnin karmaşık yapısı nedeniyle  sorgulanan insanların  söz ettikleri birçok isim ve olayın ne olduğunu kavramakta güçlük çekiyorsunuz ilk önce. Tek anlaşılan Haydar adlı birinin öldürülmüş olması. Kısa kısa sahnelerle bir episoddan diğerine geçildiği, bu geçişlerin çok yüzeysel bir şekilde halledildiği yapımın en büyük eksikliği, metin üzerinde çalışma yapılmamış olması. Olayların gelişimini anlaşılır kılacak bir çalışmaya ve yirmi yıl içinde gerçekleşen değişimler gözönüne alınarak  tekdüze ve sıkıcı olmayan bir sahneleme anlayışına başvurulmadığı için “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” hain ağa, kan davalı iki aşiret arasında kalan zavallı köylü kızı, çıkarcı kaymakam, işbilir avukat ve kentte ‘bilinçlenen’ temiz kalpli Haydar gibi klişe tiplerin geçidi olmaktan öte gidemeyen renksiz, soluksuz bir yapım.   

 
 

MOLLY S.

HER YER KARANLIK

Sibel Arslan Yeşilay

     Aksanat’ın minik sahnesinde üç insan birbirleriyle dialog kurmadan uzun uzun kendilerini ve diğer iki kişiyi anlatıyor. Oyun boyunca yanyana bile gelmiyor bu üç insan. Doğuştan kör Molly, garip tutkular peşinde koşan kocası Frank ve mesleğindeki parlak günlerin özlemini çeken doktor Rice. “Molly S.- Görmeye Dair”de bu kişilerin  aktardıkları yaşantıları yoluyla üç ayrı yaşam biçimine tanık olurken, ‘gören’ insanlar olarak pek de üzerinde durmadığımız ‘görme’ olgusunun boyutlarının bilincine varıyoruz. Bugüne dek kaliteli yapımlara imzasını atan Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu , İrlandalı yazar Brian Friel’ın “Molly S.” adlı yapıtını Türkiye’de ilk kez izleyici karşısına çıkarıyor.

   İrlanda’nın önde gelen oyun yazarlarından Friel , orta sınıf bir katolik ailede yetişti ve protestanlarla katolikler arasındaki çatışmaları yaşadı. İkinci sınıf vatandaşlık olgusunu birçok oyununda ele alan yazar, ilk büyük başarısını, ülkemizde de Kent Oyuncuları tarafından  sahnelenen  “Ver Elini Yeni dünya” adlı oyunuyla kazandı. Tony ödülü kazandığı “Lughnasa’da Dans” adlı oyunu 1991’de Broadway’de kazandığı büyük başarının ardından geçtiğimiz yıl filme çekildi ve başrolünü Meryl Streep üstlendi. 1994’te Friel tarafından sahnelenen son oyunu “Molly Sweeney”,  Oliver Sacks’ın “Karısını Şapkayla Değiştiren Adam” adlı çok satan romanından uyarlandı. Zeynep Avcı’nın türkçeye çevirdiği oyunu Işıl Kasapoğlu yönetiyor. Çevre düzeni Duygu Sağıroğlu’na, müzikleri ise Joel Simon’a ait .  

    Molly çocukluğundan buyana gözleri görmeyen, ancak babasının ona bitkileri ve nesneleri dokunarak tanımayı öğretmesiyle, körlüğünü bir eskiklik olarak yaşamayan, kendine özgü bir dünya kurmuş,  kendisiyle barışık bir insan . 40 yaşına geldiğinde Frank’le tanışır. Frank, mavi sırtlı somon üretiminden benekli minik İran keçisi yetiştirmeye, balinaların göz yapısından Etiyopya’daki iri arı çeşitlerine kadar birçok garip konuyu araştırmaya dalan, tutkulu ve ilginç bir tip. Molly’yi de araştırdığı bu garipliklerden biri olarak ele alır ve onun mutlaka gözlerinin açılmasını ister. Böylece sıcak iklime alışkın İran keçilerini İrlanda’da yetiştirmeyi denediği gibi gözleri görmeyen, ama bu durumundan hiç yakınmayan Molly’i gören insanlar kategorisine sokarak yeni bir deneme yapmaya kararlıdır. Bu kararının en büyük destekçisi ise Dr. Rice'dir. Her iki erkek Molly’nin düşüncelerine önem vermeden kendi açılardan çok önemli olan bu ameliyat için onu ikna ederler. Ameliyat gerçekleşir.

   Ustaca kurgusuyla üç oyun kişisinin ağzından dinlediğimiz bu öykü düz ve kesintisiz bir çizgide aktarılmıyor.  Herkesin kişisel yaşantısının, komplekslerinin  de araya serpiştirildiği kesintili, ancak seyircinin ilgisini, merakını bir an bile yitirmesine olanak tanımayan üç kişilik bir monolog “Molly S.”  Tilbe Saran,yaşamı  babası, kocası ve doktoru tarafından belirlenen, kısıtlanan Molly’de unutulmaz bir performans gösterirken  Köksal Engür, uçarı, sevimli bir maceracı olarak yorumladığı Frank’te izleyiciyi bol bol gülümsetiyor. Cüneyt Türel’in Doktor Rice’i  kendisiyle sorunları olan, Molly’yi iyileştirip tekrar başarılı olmaya çalışan, dingin bir karakter.  Işıl Kasapoğlu’nun oyun kişilerinin iç dünyasını ön plana çıkarmayı yeğlediği yalın reji, başarılı oyuncuların desteğiyle son derece etkileyici. Çarpıcı metni, incelikli rejisi ve oyunculuklarıyla ilgi ve merakla izleyeceğiniz bir yapım “Molly S.”

RADİKAL, 27.3.1999

 
 

KURBAĞA ÖYKÜLERİ

İKİ MİNİK KURBAĞA

Sibel Arslan Yeşilay

     “Oyunun geçtiği belli bir yer yok. Yaşananlar her yer ve herkes için” diyor BİLSAK Tiyatro Atölyesi “Kurbağa Öyküleri” için.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 19-21 Mayıs tarihleri arasında Aziz Nesin Sahnesi’nde izleyici karşısına çıkan “Kurbağa Öyküleri”Arnold Lobel’ın 7-8 yaş grubu çocuklara yazılmış kısa öykülerinden sahneye uyarlanmış.Birbiriyle dost iki kurbağanın naif bir biçimde yansıttığı dostluk, kıskançlık, umut, korku, paylaşma duygularını ele alan bir yapım. Birbirinden bağımsız görünen on bölümden oluşan oyunda, insana dair tüm duygular basit, samimi bir şekilde mavinin hakim olduğu saydam bir sahnede Nihal G. Koldaş ile Ceysu Koçak’ın oyunculuğuyla sizleri çocukluğunuzdaki saf dünyaya geri götürecek.

    Bu dünyada irade gücünü sınamaya çalışan, yalnız kalmak istemeyen, kendisine mektup gelesini bekleyen, dünyanın en iyi dansçısı olduğunu düşleyen, cesur olduğunu kanıtlmaya çalışan, uzun kış aylarından sonra baharı özlemle bekleyen iki minik kurbağa yoluyla, bu son derece basit insanlık durumlarını aynı derecede yalın ve çocuksu yaklaşımla, neredeyse saydam bir oyunculukla yansıtan Koldaş ile Koçak’ın yorumları Baba Zula’nın müziği, minicik sahneyi saydam bir ortama dönüştüren dekor ve ışık tasarımıyla kısa bir süreliğine de olsa yetişkinleri çocukluğna döndüren bir yapım “Kurbağa Öyküleri”.

    Bugüne kadar Sevim Burka’ın “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar”, Stephen Poliakoff’un “Gitmeden Önce”, Melih Cevdet Anday’ın “Müfettişler”, Edward Bond’un “Savaş Oyunları” ve Heiner Müller’in “Hamlet Makinesi”nden yola çıkarak gerçekleştirdikleri “Park Yapılmaz” gibi nitelikli be tiyatroda farklı tatlar arayan izleyiciye yönelik yapımlarından tanıdığımız BİLSAK Tiyatro Atölyesi bu kez çocuklara yönelik bir öyküden yola çıkarak yetişkinlere sesleniyorlar.

Sibel Arslan Yeşilay, RADİKAL, 20.5.1999

 
 

 

SUZUKİ


 Türkler arasında bir garip Alman


Berlin Tiyatro Festivali'ne katılan 'Baracke' topluluğu 'Suzuki' adlı oyunda, Türklerin tamirhanesine gelen bir Alman'ın yaşadığı karmaşayı anlatıyor

BERLİN - Berlin'deki Tiyatro Festivali'ne iki yapımla katılan 'Baracke' (Baraka) adlı tiyatroda 'Suzuki'yi izliyorum. Sezon boyunca Alman basınında olumlu eleştiriler alan bu oyunu izlemek için birden fazla nedenim var. Birincisi, Baracke'de izlediğim yapımların her birinin etkileyici olmasıydı. İkincisi, 'Suzuki'nin Berlin'de yaşayan genç Rus yazar Aleksey Şipenko'nun yazdığı, Almanya'da yaşayan Türklerle ilgili bir oyun olması. Sonuncusu ise yeni bir tiyatro olmasına karşın her yapımı büyük yankı uyandıran Baracke'de Türk oyuncuların rol alması.
Tiyatro, isminden de anlaşılacağı üzere bir baraka. Berlin'in ünlü Deutsches Theater'in yeniliklere açık sahnesi. Genç yönetmen Thomas Ostermeier'in Genel Sanat Yönetmenliği'ni üstlendiği tiyatronun küçücük salonundayız. Bu kez sahne tam bir araba tamirhanesine dönüşmüş. Bir yanda çalışması imkânsız görünen eski bir Citroen. Ortada ise kıpkırmızı bir Porsche duruyor. Arabanın çevresinde büyülenmişçesine devinen, elleri yüzleri yağ içinde tamirciler. Sahnenin arkasındaki camlı büyük kapıdan sokaktan gelip geçenleri izliyoruz. Bazen de sokaktakiler durup içeriye bakıyor. Yağmurdan sırılsıklam olmuş bir adam giriyor içeri. Fakat tamirhanedekilerden biri bile dönüp bakmıyor. İçeri giren Alman yazar Klaus Klaus Suzuki'yi görmek istediğini söylüyor. Bizimkiler ise ona beklemesi gerektiğini söyleyip eline bir çay tutuşturuyor.
Türklerin tavırlarını garipseyen Klaus çalan müziği dinleyip çevreyi incelerken tamirciler dışarı çıkıp ondan tamirhaneye göz kulak olmasını istiyor.
Tamirciler kendi aralarında Türkçe olmayan garip bir dille konuşuyor. Ortamın ve insanların farklılığından şaşkına dönen yazar, oyunun sonunda nedensiz yere bir başka Alman'ı Türklerden birinin hediye ettiği bıçakla öldürüyor. Tamirhaneye adım attıktan sonra bütün değerleri, düşünceleri allak bullak olan ve iç dünyasında yaşadığı karmaşanın sonucunda cinayet işleyen Klaus rolündeki Falk Rockstroh'in büyük bir başarıyla oynadığı oyunda Cem Sultan Ungan, Aykut Kayacak, Adnan Maral, Metin Tekin, Tuncay Gayfıanal, Şükriye Dönmez ve Andre Szymanski rol alıyor.
Absürd bir oyun 'Suzuki'. Absürd ve bir o kadar etkileyici. Yazar Şipenko, Alman mentalitesinden, insanların iç dünyasına gereken önemi vermemelerinden yola çıkarak bu oyunu yazdığını söylüyor. Almanya'nın ruhsuz bir ülke olduğunu savunuyor. "Oyunumda Türkler arabayla oynayan çocuklar. Ve ben onlar için başka bir Türkçe yarattım. Oyunu yazar Klaus'un gözünden yazdım. Türkçe bilmediği için konuşulanları 'kürdi mürdi' diye işitiyor." Oyunculardan Aykut Kayacık, provalar sırasında, pencerenin dışında, yani sokakta oynanan bıçaklama sahnesi sırasında yoldan geçen bir Alman'ın polise haber vermesiyle ambulans ve polislerin geldiğini anlatıyor.

 Sibel Arslan Yeşilay RADİKAL 28.6.1998
 
http://www.radikal.com.tr/1998/08/03/kultur/03sar.html
 

 
 

DANTON'UN ÖLÜMÜ

Şarap kırmızısı Danton


Salzburg Festivali, sanatseverleri Avusturya'nın bu küçük kentine çekiyor. Robert Wilson'ın sahnelediği 'Danton'un Ölümü'nde, oyunun her kahramanı farklı bir renkle sahnede yer alıyor

SALZBURG - 78. Salzburg Festivali Peter Zadek'in sahnelediği Brecht ile Kurt Weill'in 'Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü' adlı yapıtıyla açıldı. 30 Ağustos'a dek sürecek festivalde klasik müzik konserleri, opera, tiyatro oyunları, film gösteriminin yanı sıra bu yıl ilk kez programa 'Konuk Yazar' bölümü de