|
|
BRECHT TİYATROSU MÜZELİK Mİ? ÇEHOV: SIRADANLIĞIN ALTINDAKİ BÜYÜK ÇATIŞMA JEAN GENET : KÖTÜLÜĞÜ KUTSAYAN AZİZ DARIO FO ‘SOYTARI’ BİLDİĞİNİ OKUR GIORGIO STREHLER TİYATRO BÜYÜCÜSÜZ KALDI TABORİ TİYATROSU VE “BİR CASUSA AĞIT” DARİO FO İTALYA’NIN ASİ ADAMI TOPLUMUN AYNASI TİYATRO DARIO FO ITALYAN ADALETİNE KARŞI ! FESTiVAL BRECHT’LE AÇILIYOR! SHAKESPEARE TİYATRONUN ÖLÜMSÜZ OZANI GEORGE GROSZ GROSZ’UN PORNOGRAFİK DÜNYASI MARTİN WALSER’E BARIŞ ÖDÜLÜ DOĞUMUNUN 100. YILINDA BRECHT 9. İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ’NİN ARDINDAN Roberto Cuilli "Riske Girebilmek Şart" OSCAR WILDE ÖLÜMÜNÜN 100. YILINDA Adnan Benk 'Camus Bir Manda mıdır?' İYİ SEYİRLER TÜRKİYE! C.BERND SUCHER TÜRK TİYATROSUNUN YÜZÜ BATIYA DÖNÜK ÖLÜMÜNÜN 250.YILINDA BACH BRECHT, KENDİ TİYATROSUNA DÖNDÜ TERRY SCHREIBER AMERİKAN USÜLÜ RUS YÖNTEMİ MARCELLO MASTROIANNI’DEN ANILAR PİCASSO’NUN DOSTLARI Sihirli Flüt'e Farklı Yorum PERDENİN ARDINDAKİLER THOMAS BERNHARD AVUSTURYA YAZARINA YENİDEN KAVUŞTU GOETHE-WEIMAR ÖLÜ OZAN VE KENTİ STRINDBERG 150 YAŞINDA JERZY GROTOWSKI YOKSUL TİYATROCUNUN ÖLÜMÜ BERLİN’DEKİ İSTANBUL SALZBURG FESTİVALİ IV.ESKİŞEHİR FESTİVALİ DIŞ BASINDA TİYATROMUZ ZÜRİH'TE GÖRÜCÜYE ÇIKIYORUZ |
|
![]()
|
Yeni Doğu’ya Açılan Kültür Kapısı
Sibel Arslan Yeşilay
90’lı yıllardan buyana İngiltere’de başlayıp hemen ardından Almanya’yı etkileyen bir genç yazarlar patlaması yaşanıyor. Özellikle bu iki ülkede dramatik edebiyat anlamında son yıllarda inanılmaz bir hareketlilik var. Bu hareket, biraz da genç kuşak izleyiciyi salonlara çekmenin çoşkusuyla olsa gerek, tiyatroları yeni yazar ve henüz sahnelenmemiş oyun avına çıkmaya zorluyor. Almanya’da yalnızca genç yazarların dünya prömiyerini yapmak üzere kurulan irili ufaklı birçok tiyatro kurulmuş olması, kimi tiyatro topluluklarının yalnızca yeni metinleri okuma tiyatrosu- happening arası performanslarla tiyatroculara ve izleyicilere sunma çabaları, bu patlamanın en somut örneklerini oluşturuyor. Ödeneklisinden özeline birçok tiyatro, “Oyun Yazarları Gecesi”, “Oyun Pazarı”, “Oyun Borsası” gibi isimler altında yazarların sahnelenmemiş oyunlarını okuma tiyatrosu formunda sunuyor. Yıllardır bu tür etkinlikleri izleyip, bizde neden bu tür çalışmalar yapılmaz, diye düşünürken Düsseldorf’taki Forum Freies Theater’dan (FFT)gelen “Yeni Doğu” projesinde çalışma önerisi, her iki ülkenin yazarlarını buluşturacak bir işbirliği olması açısından beni çok heyecanlandırdı. FFT’nin genel sanat yönetmeni Katrin Tiedemann ile işbirliği içinde 2005 sonbaharında başlayan “Türk- Alman Oyun Yazarları Atölyesi” başlıklı çalışma sürecimiz 29 Nisan 2006’da FFT’nin Düsseldorf’taki sahnesinde düzenlenen “Yazarların Uzun Gecesi”ye sona erdi. Tiedemann, Düsseldorf, Köln, Bonn ve Duisburg’u içine alan geniş kapsamlı “Yeni Doğu” projesine dahil ettiği bu uzun soluklu atölye çalışmasının globalleşen dünyamızda yeniden tanımlanan Doğu ve Batı kavramlarına ve Türkiye’nin tartışılan Avrupa Birliği’ne giriş sürecine Türk ve Alman yazarların bakışının ilginç sonuçlar doğuracağını düşünüyordu.
“YENİ DOĞU” “Yeni Doğu” projesi Doğu ile Batı arasındaki kültür alışverişini, Yakın Doğu’nun( Türk, Arap, İran) kültürünü, tüm renkleri içinde geniş bir yelpazede sunmayı hedefleyen ve birçok sanat dalını kapsayan Ren bölgesindeki önemli kentlere yayılan geniş kapsamlı bir etkinlikler dizisi.(Proje kapsamında gerçekleştirilen etkinlikler arasında Orhan Pamuk, Emine Sevgi Özdamar, Feridun Zaimoğlu, Adonis, Alev Alatlı okumaları, Ferhan-Ferzan Özpetek dinletileri de yer alıyordu.)
“Yeni Doğu” çerçevesinde FFT’nin düzenlediği “Türk-Alman Yazarlar Atölyesi” ni yürütmek üzere Almanya’dan Feridun Zaimoğlu’yla birlikte atölyeye katılacak genç yazarları belirlemek üzere çalışmalara başladık. Genç oyun yazarlarının Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkileri, iki ülke halkının perspektifinden diyalog imkanlarını ve ‘sınırlar’ı irdeleyen oyun metinleri oluşturmalarını hedefleyen çalışmalar için önce iki dilde ilan metni hazırlandı ve hem Almanya’da hem de Türkiye’de basın yoluyla projeye başvuru koşulları duyuruldu. Türkiye’den başvuran 11, Almanya’dan 10 yazarın başvurusu önce Düsseldorf’ta yapılan bir toplantıda değerlendirildi. Çalışma için Carsten Brandau, Cengiz Bayazıt ve Müşerref Öztürk’ün oyun taslakları seçildi.
ÜÇ GENÇ YAZAR 1970 Hamburg doğumlu, Alman dili ve Edebiyatı mezunu Carsten Brandau çeşitli tiyatrolarda reji asistanlığının ardından oyun yazmaya başlamış, çeşitli oyun yazma atölyelerine katılmış ve oyun yazarlığı dalında ödülleri olan genç bir Alman oyun yazarı. 1976 Mönchenglabach doğumlu Cengiz Bayazıt Alman dili ve Edebiyatı öğrencisi ve yazdığı 9 oyundan ikisi sahnelenmiş. Yazıları çeşitli dergi ve antolojilerde yayınlanan Bayazıt Türk kökenli Alman. Projeye Türkiye’den seçilen 1975 doğumlu Müşerref Öztürk ise 9Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde doktora yapıyor. Yazdığı radyo oyunları TRT’de yayınlanan Öztürk aynı zamanda TRT İzmir Radyosu ve Televizyonu’nda metin yazarı ve dış yapımcı olarak çalışıyor. Yazarları kısaca tanıttıktan sonra hemen çalışma sürecini anlatmayı sürdüreyim.
2005 yılı sonunda proje danışmanları bu kez yazarların da katılımıyla birkaç gün süren uzun soluklu bir çalışmayla sundukları taslaklar üzerinden nasıl ilerleyeceklerini, oyun yazma sürecinin ana hatlarını belirlediler. Genç oyun yazarlarından istenen Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkileri, iki ülke halkının perspektifinden diyalog imkanlarını ve ‘sınırlar’ı irdeleyen oyun metinleri oluşturmalarıydı. Bu çalışmalarda özellikle türban krizi, İslam, terörizm, Türkiye'nin AB'ne giriş süreci gibi ana hatlar altında; Avrupa'da güncelliğini koruyan, Türkiye'nin ve sorunlarının tiyatro bağlamında tartışılması hedeflenirken, aynı zamanda çağdaş tiyatroya da yeni temalar ekleme amacının da güdüldüğü vurgulandı. Atölyenin ilk ortak çalışmasının sonunda herkes yurduna döndü, çalışmalarını bireysel olarak sürdürdü. Ancak üç yazarın yazım aşamaları bu kez mail alışverişiyle FFT dramaturgu ve iki danışman tarafından izlenip değerlendirildi, öneriler, eleştiriler getirildi. Yazarlar bu öneriler ve eleştiriler doğrultusunda metinleri yeniden düzenlediler. Sonunda üç yazarın elinden çıkma üç yeni metin vardı karşımızda.
ÜÇ YENİ OYUN Alman Carsten Brandau 11 Eylül’ün terör pilotlarından Ziyad Jarrah ile evli olan Ayşe’nin yaşamından bir geceyi anlatan “Biz Hiç Ayrılmayacağız” adlı oyununu kaleme almıştı. Geceleri kapıyı çalıp içeri giren erkekler çeşitli sorular sorup öyküler anlatırlar, kimi yalan söyler. Gelen erkeklerin içinde belki ölen kocası Ziyad’da vardır, ama kadın onu tanıyamaz. Brandau, neden bu oyunu yazdığının yanıtını şöyle veriyor:” “Biz Hiç Ayrılmayacağız” bir aşk öyküsü, ama uç noktada yaşanan bir aşk öyküsü. Aslında bu aşkın Batı kültürü almış Ayşe’yle Doğu kültüründen bir erkeğin ilişkisi oluşu, farklı kültürlerin karşılaşmasını içermesi tamamen tesadüf. Tabii ki oyunumda köktendinci Müslüman kültürü modern batı kültürüyle karşı karşıya geliyor. Ama ben oyunumda daha çok farklı kültürlerle yan yana büyümüş, bunu son derece olağan bulan bir kuşağın durumunu ortaya koymaya çalıştım. Bu yüzden bu oyun bence bir kuşak oyunu, aynı zamanda da trajik biçimde son bulan bir aşkın oyunu.”
Cengiz Bayazıt’ın yazdığı "Cafe Talas" yasadışı yollarda volta atan Maximilian’ın öyküsü. Yaşam ona hiç de adil davranmadığı halde, kaderini yendiğine inanır, çünkü dilediği her şey elinin altındadır: kendini yakın hissettiği dostları, ününü ve zenginliğini borçlu olduğu uyuşturucu satışları ve şiddet olayları. Günün birinde Maximilan nefes kesici bir ikilemle karşı karşıya gelir: bir yanda basit bir kıza beslediği tutkulu aşk, hatta onun uğruna değişme isteği, öte yanda mafyaya karşı verdiği ölüm kalım mücadelesi. Her şeyin belirleneceği o akşam Maximilian Türk dostlarının takıldığı Cafe Talas’ta oturur ve yaşamının muhasebesini yapar. Bayazıt bu oyunu yazma nedenini şöyle açıklıyor: “Ben ne Türk kültürünü iyi tanıyorum, ne de Alman kültürünü. Ama Almanya’da yaşayan Alman-Türk’leri çok iyi tanırım. Biz Alman-Türk’ler hiçbir kategoriye girmeyen özel bir türüz. Bu yüzden bu projeye kendi yaşantımdan ve çevremden yola çıkarak oluşturduğum “Cafe Talas” oyunuyla katıldım.” Müserref Öztürk “Göçmen Düğünü” adlı oyununda Doğu-Batı çatışmasını grotesk bir komedi olarak ele alıyor. Doğu’yla Batı’yı kendi içindeki çelişkilerle yaşayan İstanbul’da bir düğün salonunda geçen oyunda bir Türk aile ile bir Almancı aile odağında gelişiyor olaylar.. Doğuyla batı, geleneksel ile çağdaş olan, İstanbul’da yaşamakla Almanya’da yaşamak arasındaki çelişkiler ele alındığı oyunda Türkiye’de yaşanan çelişkilerin hemen tümü bir düğün salonuna sığdırılmış. Öztürk’ün projeye ilişkin görüşleri: "Yeni Doğu" projesini ilk duyduğumda beni en çok heyecanlandıran; kültürlerin birbirini tanıması amacına yönelik olmasıydı. Bana göre Almanya ile Türkiye iki farklı ülke değil, daha çok aynı ülkenin iki ayrı şehri gibi. Türkiye'de her ailenin Almanya'ya giden ya da Almanya'da ikamet eden -uzak ya da yakın bir akrabası vardır mutlaka. Bu tür proje çalışmaları, sadece Alman ve Türk vatandaşları için değil, Almanya'da yaşayan Türkleri anlamak açısından da büyük önem taşıyor. Dilerim, böylesi projeler daha sık hayata geçirilsin ve her iki kültürde varolan önyargılar en aza indirilsin, hatta mümkünse yok edilebilsin.”
YAZARLARIN UZUN GECESİ Artık oyun yazma süreci tamamlanmış, sıra Düsseldorf’ta tüm ekibin tekrar bir araya gelip eldeki üç metni nasıl seyirci karşısına çıkaracağını planlamaya gelmişti. 29 Nisan akşam 18.30’da FFT önünde başlayacak “Yazarların Uzun Gecesi”nde üç yazar tanıtılacak ve metinler okunacaktı. FFT’nin dramaturgu Christoph Rech ile Katrin Tiedemann, DRAMAKÖLN topluluğundan yönetmen Malte Jelden ve Oliver Krietsch-Mazura ile bir araya gelinerek oyun metinlerinin nasıl sahneye hazır hale getirileceği konusunda organizasyon yapıldı. Bir hafta süre vardı önümüzde, üç oyun ve bir avuç oyuncu. Ve DRAMAKÖLN’ün bir özelliği vardı, çok kısa sürede oyunları sahnelemeye yakın performanslarla seyirci karşısına çıkarmak. İki yönetmen sahne tasarımcısı Petra Maria Wirth’le birlikte hummalı bir çalışmaya koyuldular. Ve bir haftanın sonunda oyuncular İdil Üner, Christian Sengewald ( “Veda Vakti” filminin başrol oyuncularından), Carlos Lopez, Martine Schrey, Setffen Will’le birlikte harikalar yarattıklarına tanık olduk. Üç genç yazarın farklı yaşamlardan kesitleri anlattığı oyunlar Feridun Zaimoğlu’nun dediği gibi olabildiğince çokkülltürlülük klişelerinden uzak, farklı dillerde ve tonlarda anlatılmış üç ayrı dünyaydı. Oyunlarda karşıt dünyaları çarpıştırmak ve yaranın üzerini kapatmamak belki de en iyi çözümdü. Belki de bu yüzden ortaya çıkan yapıtlar uslu uslu Türk-Alman kültürlerini tartışan ya da egzotik metinler olmaktan çok uzak, zıtlıklarla dolu, heyecan verici, ekstrem yaşam öyküleri sunuyor.
Hürriyet Gösteri, Temmuz 2006
|
![]()
|
Berlin Schaubühne yapımı İbsen’in “Nora”sı özellikle yönetmen Thomas Ostermeier’in çarpıcı yorumu ve başrol oyuncusu Anne Tismer’in parlak performansıyla öne çıkan bir yapım
(Radikal Tiyatro Festivali Eki, 17 Mayıs 2004)
Henrik İbsen’in kadın haklarını savunan naturalist oyunu “Nora” Berlin Schaubühne yapımı olarak Thomas Ostermeier’in rejisiyle 14. Uluslar arası İstanbul Tiyatro Festivali’nde seyirci karşısına çıkıyor. Ibsen, Alman sahnelerinde sık sık boy gösteren bir yazar. Çeşitli tiyatro festivallerinde “John Gabriel Borkmann”, “Denizden Gelen Kadın”, “Yapı Ustası Solness” ya da “Bir Halk Düşmanı”nın son derece renkli sahnelemelerini izlemiştim. Geçen yılki Berlin Tiyatro Festivali’nde ise biri Ostermeier’in diğeri başka bir genç yönetmen olan Stephen Kimmig’in başarılı “Nora” yorumları adeta birbiriyle yarışıyordu. Üstelik Nora rolündeki iki oyuncu yorumlarıyla festivalde ödül aldılar. Schaubühne’nin genel sanat yönetmeni Thomas Ostermeier , daha çok genç yazarların metinlerini sahneye taşıyan bir yönetmen olarak klasik bir oyun olan “Nora”da büyük bir başarıyı yakaladı.
Festivaldan festivale koşan, başrol oyuncusu Anne Tismer’e başta Yılın Oyuncusu olmak üzere birçok ödül kazandıran, son olarak Avusturya’da “Nestroy” ödülü alan “Nora”nın başarısının sırrı nedir diye soracak olursak, cevabı sanırım, Ibsen’in 1879’da yazdığı metnin sahnelemede içeriğinden bir şey kaybetmeden günümüze taşınmış olması, oynandığı yıllarda yarattığı şok etkisini ve sarsıcılığını günümüz estetiğini yansıtan bir tiyatro diliyle yaratmasında yatıyor. “Nora” oynandığı yıllarda kahramanının kendi yolunu çizmek için kocasını ve çocuklarını terk edip gitmesiyle büyük yankılar uyandırmış, hatta İbsen tiyatro yönetimi tarafından oyunun sonunu değiştirerek Nora’nın evde kaldığı bir final yazmaya zorlanmıştı.
Çok farklı bir final İbsen oyunu ilk kaleme aldığında kahramanı Nora’yı oyunun sonunda intihar ettirmişti. Metne son şeklini verdiğinde ise Nora sadece evden çıkıp gidiyordu. Ostermeier’in 21. yüzyıla taşıdığı yorumunda ise Nora, Lara Croft’luğa soyunduğu son sahnede farklı bir finale imza atıyor. Birçokları 19. yüzyılda kadının toplumdaki rolünü tartışmaya açan bir oyunun bugün için geçerliliği olmadığını savunabilir. Ancak Ostermeier’in rejisi böyle düşünenleri hayal kırıklığına uğratacak. Çünkü Ostermeier “Nora”da temayı kadının kimlik mücadelesi olarak ele almamış, burjuva toplumunda aile ve evlilikteki ilişkileri psikolojik bireysellikten simgesel toplumsallığa uzanan geniş bir yelpaze içinde işlemiş. Bunu yaparken bir yandan psikolojik gerçekçi bir anlatımı tercih ederken, öte yandan da bu gerçekliği kabusa ve groteske kadar zorluyor. Üstelik televizyon dizilerinden aksiyon filmlerine, pop kültürüne kadar günümüzün estetik öğelerinden akıllıca yararlandığı sahnelemede hareketli, tempolu, bol sürprizli çarpıcı bir atmosfer yaratıyor. Jan Pappelbaum’un tasarımı olan dekorda ortasına kocaman bir akvaryumun bulunduğu lüks ve şık bir salon ile evin diğer odalarına, antreye çıkan basamaklar hem Nora ile Helmer’in yaşam standartlarına dair ipuçları verirken, hem de sahnelemede oyunculara müthiş oyun olanakları sunuyor.
Nora modern hapishanede Ostermeier, oyunu ekonominin etkisi altında belirlenen karıkoca ilişkisi temeline oturtuyor. Ekonominin yasalarına göre belirlenen yaşam biçimleri ve beden ölçüleri, marka giysiler, tasarımcı elinden çıkma evler vs. Böylece kocasının ‘minik sincabı’, ‘tarla kuşu’ Nora’nın bebek evi çıkışı olmayan bir multimedya hapishanesine dönüşüyor. Sahnede Anne Tismer’in canlandırdığı çağdaş Nora, son derece cool, istediği her şeye sahip genç, modern bir kadın. Kocası kariyer yapıyor, o da toplum içinde eşinin yanında kendini gösteriyor. “Nora” Anne Tismer’in oyunculuk gösterisi ve festivalde ilk kez karşımıza çıkan Thomas Ostermeier’in rejisiyle tanışmak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir yapım. |
|
Viyana’nın 1951’den bu yana düzenlenen en büyük ve köklü kültür-sanat festivali Wiener Festwochen, programıyla şaşkınlık yaratıyor.
7 Mayıs’ta başlayan, 20 Haziran’da sona erecek olan Wiener Festwochen Festivali’ne 19 ülkeden 53 prodüksiyon katıldı Bu 53 yapımdan 30’u tiyatro, 22’si ise müzik prodüksiyonu. Festival ayrıca “Arnold Schönberg’in Satranç Hamleleri“ ile “Yahudiler Kenti Viyana” adlı iki sergiye, iki de film retrospektifine yer veriyor: “Kontrol Toplumunun Sineması” ve Peter Lorre’nin 100. doğumgünü anısına düzenlenen“Cenette Bir Yabancı”.
Yazıya böyle ayrıntılı rakamlarla başlamamın nedeni, davetlisi olarak kısa bir bölümüne tanık olduğum festivalin büyüklüğü karşısında duyduğum şaşkınlık ve hayranlık. Avusturya’da özellikle kültür-sanat konusunda geleneğin ne kadar önemli olduğunu biliyordum, ama bu kadar çok etkinliğin, birbirinden ilginç yapımların arasında kaybolmadan seçim yapmanın insanı zorladığı bir festivale ilk kez katılıyordum ve Viyana’da kaldığım kısa süre içinde festivalden ancak tadımlık yapımlar izleyebildim.
Genç Sanatçılar Platformu: “forumfestwochen” Festivalde izleyebildiğim ilk oyun “Ivan Denizoviç’in Yaşamından Birgün” adlı Ukrayna yapımıydı. Soljenitsin’in romanından Andery Şoldak’ın uyarlayıp yönettiği oyun, eski bir kablo fabrikasında oynanıyordu. Seyirciler önce simsiyah örtülerle kaplı bir alanda epeyce sıkışık bir biçimde 10 dakika kadar bekletildikten sonra beyaz giysili, önlüklü ve başlıklı görevliler tarafından iki ayrı gruba ayrılarak salona alındı. Gulag adalarındaki her türlü insanlık dışı eylemi yaşayan tutukluların labirentler içinde fareler gibi dolaştırılmasından tecavüze uğramasına kadar birçok dehşet verici ayrıntıyı son derece etkileyici biçimde sahneye çıkaran sahnelemede özellikle oyuncuların performansı büyüleyiciydi. Yapım festivalin deneysel ve alışılmadık bir sahne diline sahip prodüksiyonların davet edildiği “forumfestwochen ff” başlıklı bölümünde yer alıyordu. 2002 yılında festivalde hayata geçirilen ve yöneticiliğini Stefan Schmidtke’nin üstlendiği bölüm oyunların yanı sıra düzenlediği atölyeler, söyleşiler ve sempozyumlarla genç sanatçılar için bir tiyatro laboratuarı işlevi görüyor. İlginç sahne performanslarının ve farklı projelerin izlenip tartışıldığı, son derece dinamik bir çağdaş tiyatro platformu oluşturan “forumfestwochen” kapsamında Ivan Vüripayev’in yazıp Viktor Rüşakov’un yönettiği “Oksijen” (Rusya), Vladimir ve Oleg Presniyakof’un yazıp Kiril Serebrenikov’un yönettiği “Terörizm” (Rusya), Jan Ritsema ile Byana Çveliç’in yazıp yönettiği “Boru Hattı” (Hollanda, Sırbistan-Karabağ), Robert Lehmeier’in Mozart’tan uyarlayıp sahnelediği “Cosi fan tutte” (Almanya) ve Simon Stephens’in yazıp Sebastian Nübling’in yönettiği “Herons” (Almanya/İsviçre) yer alıyor.
Festivalin ağır topları: Viyana Festivali’nin merakla beklenen yapımlarından biri, festivalin yöneticisi olan Luc Bondy’nin yönettiği bir Sophokles uyarlaması “Cruel and Tender”. Oyunun yazarı Martin Crimp, başrolü ise Partice Chéreau’nun “Intimacy” filminde göz kamaştıran Yeni Zelandalı yıldız Kerry Fox üstleniyor. Merakla beklenen bir başka yapım ise bir roman uyarlaması. Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si Hollanda’nın önde gelen yönetmenlerinden Guy Cassiers’in yönettiği üç bölümlük uzun soluklu tiyatro gösterisi. Euripides’in “Herakles’in Çocukları” adlı oyunu ünlü Amerikalı yönetmen Peter Sellars’ın rejisiyle Viyana’da parlamentonun tarihi salonunda seyirci karşısına çıkacak. Genç alman yazar Dea Loher’in “Klara’nın Bağlantıları” adlı oyunu da Polonyalı yönetmen Kristiyan Lupa’nın Çehovvari bir anlatım dili oluşturduğu rejisiyle işsizlik ve kimlik üzerine kurulu son derece başarılı bir çalışma olarak Viyana Festivali’nde ilgiyle izlenen bir yapım oldu.
Festivale Ibsen Damgası Almanca konuşulan ülkelerin sahnelerinde sık sık boy gösteren Hernik Ibsen bu yıl Viyana Festivali’ne damgasını vuruyor. Ibsen’in festivalde sunulan Schaubühne yapımı “Nora”sı, geçen yıldan buyana başarısıyla birçok ödül alan, festivalden festivale koşan bir yapım. Ostermeier’in yerinde bir tercihle günümüze taşıdığı ve biraz değiştirdiği metin en az Ibsen’in ilk oynandığı dönemde koparttığı gürültüyü koparacak şiddette sarsıcı bir finalle noktalanıyor. Ostermeier başka bir Ibsen oyununu “Yapı Ustası Solness”i Burg Tiyatrosu ile Festival ortak yapımı olarak sahneliyor. Oyunun başrolünde ise Burg Tiyatrosu’nun efsanevi oyuncusu Gert Voss yer alıyor. Festival süresince izlenebilecek üçüncü Ibsen ise usta rejisör Peter Zadek’in sahnelediği Berliner Ensemble yapımı “Peer Gynt”. www.festwochen.at
|
![]() |
Muzaffer İzgü “SINIR”da devlet politikası gereği birbirine düşman olması gereken iki askerin, kendilerinden başka kimsenin bulunmadığı bir sınır boyundaki ilginç ilişkileri, dostlukları, kavgaları, dünya görüşleri, olası bir savaşla ilgili kaygıları ve eve dönüş özlemleri duygu ve mizah yüklü bir dille anlatılır. Ayda bir kez ellerine geçen mektuplarla, komutanlarının yeni emirler vermek için kendileriyle yaptıkları telefon görüşmeleri dışında neredeyse dünyadan tecrit edilmiş bir yaşantı sürdüren Yuan ile Mati, tek teselliyi kurdukları dostlukta bulur ve bir an önce askerliklerini bitirip evlerine, karılarına, çocuklarına kavuşma düşleri kurarak günlerini geçirmeye çalışırlar. Bir yandan dünyadan kopuk, her şeyden uzak yaşarken, bir yandan da telefonun öteki ucundan gelen sesin verdiği emirlere boyun eğmek, ülkelerinin komşu ülkeyle olan ilişkisine göre birbirlerine karşı tavır değiştirmek zorunda kalırlar. Bir an için kendilerine dikenli telden başka bir şey ifade etmeyen sınır, birkaç dakika içinde vatanlarının savunulması, hatta uğrunda can verilmesi gereken en önemli hazinesi haline gelebilmektedir. Mati’nin mantığıyla, Yuan’ın duygusallığı ve otoriteye boyun eğmesi arasındaki ikilemin altını çizen “Sınır” aynı zamanda insancıllık ile siyasi otorite çatışmasını da hicvediyor. Birlikte çamaşır yıkayıp sıkan, bir ayağı kendi ülkesinin, öteki ayağını diğer ülkenin toprağına uzatıp birlikte yemek yiyen, içki içen Yuan ile Mati, böyle yakınlaştıkları anlarda başkanlarının birbirlerine ters ters bakan resimlerinin üstlerini örterler, midelerindeki şarap sucuk koalisyonunu kutlarlar. Ancak ertesi gün ayıldıklarında durum değimiş Sevinya ile Nevinya birbirlerine savaş ilan etmiştir. Tabii bu durum Yuan ile Mati’nin tavırlarını değişmesine neden olur. Bir gece önce sarhoş olup silahını sınırın ötesinde bırakan Mati’yi esir alıverir Yuan ve onu öldürmeye kalkar, çünkü yukarıdan gelen emirlere göre Nevinya düşman ülkedir, Nevinyalı bir asker de doğal olarak düşmandır ve öldürülmesi gerekir. Duygusallıkla otorite arasında gidip gelen Yuan önce Mati’ye karısına son defa mektup yazması için izin verir, daha sonra da onu öldürmeye kıyamaz. |
|
BRECHT TİYATROSU MÜZELİK Mİ?
Aristotelesçi tiyatroya karşı çıkıp epik tiyatro kuramını ortaya koyan Bertolt Brecht’in Helena Weigel’le birlikte 1949 yılında kurduğu, epik tiyatro okulu niteliği taşıyan Berliner Ensemble yıllardır Alman basınında en çok tartışılan, her yeni oyunuyla çeşitli polemiklere yol açan, müzelik olup olmadığı tartışılan, dünya çapında tanınan bir tiyatro. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra Brechtçi çizgisini sürdürüp sürdürmeyeceği ele alınan, sürekli değişen genel sanat yönetmenleriyle gündeme gelen Berliner Ensemble ile günümüzde Brecht’in yeri ve önemi İstanbul’da iki panele konu oldu. Alman Kültür Merkezi’nin düzenlediği Brecht dizisi çerçevesinde AKM Oda Tiyatrosu’nda sergilenen Berliner Ensemble Afişleri sergisi, konserler ve Brecht filmleri gösterimlerinin yanısıra iki gün boyunca (13.03.1997-14.03.1997) Brecht ve tiyatrosu tartışıldı. Özellikle öğrencilerin yoğun katılımının göze çarptığı “Gelenek ve Yeniden Başlama- 1989’dan Sonra Berliner Ensemble” başlıklı ilk panelde Berliner Ensemble dramatugları Baerbel Jaksch ile Holger Teschke’nin yanısıra Zeliha Berksoy ile Yılmaz Onay konuşmacı olarak yer aldı. Jaksch ile Teschke, Doğu Almanya’da devlet tiyatrosu olarak etkinliklerini sürdüren Berliner Ensemble’ın kurulduğundan buyana varolan ideolojinin sınırlarını aşmaya çalışarak epik tiyatro estetiğini hayata geçirdiğini, ancak 1989 yılındaki dönüşümden sonra yapısını ve repertuarını değiştirmek zorunda kaldığını, buna paralel olarak izleyicisiyle ilişkilerinin de farklılaştığını dile getirdiler. Duvar açıldıktan sonra Genel Sanat Yönetmeni olarak beş tiyatro adamının atanması Almanya’da büyük yankılar uyandırırken, Heiner Müller, Peter Palitzsch, Matthias Langhoff, Peter Zadek ve Fritz Marquardt, tiyatroyu özelleştirip, oyuncu sayısını azaltarak konuk oyunculardan yararlanarak Berliner Ensemble’ı eski parlak günlerine geri döndürmeye çalıştılar. Beşli yönetimden sonra genel sanat yönetmenliğine geçen, Mayıs ayında tiyatro Festivali’nde “Arturo Ui” rolünde izleyeceğimiz Almanya’nın star oyuncusu Martin Wuttke ise Brecht’in mirasçılarıyla anlaşamadığı için istifa ettikten sonra, bugün tiyatro üç kişi tarafından idare ediliyor. Geleceğinin belirsizliğine karşın bu kadar yönetim ve ideoloji karmaşası arasında 1998 yılında Brecht’in 100.doğum yıldönümüne hazırlanan Berliner Ensemble, dramaturglarının konuşmasından edindiğimiz izlenime göre duvarın yıkılışına ve onu izleyen gelişimlere hazırlıksız yakalanarak toplumsal gelişimlerin gerisinde kalmasının ceremesini çekiyor. Ancak 1995 yılında Heiner Müller’in sahneye koyduğu “Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi” oyunuyla yeniden kapalı gişe oynayan ve tiyatro çevreleri tarafından övgüyle söz edilen Berliner Ensemble, Teschke’nin dediği gibi “ cevapların verildiği değil, soruların sorulduğu yer “ olmayı başardığı sürece ayakta kalabilecek. “Brecht Artık Kimin Umurunda?” ikinci panelin konusuydu. Panele katılan Yücel Erten, Zehra İpşiroğlu, Kerem Karaboğa, Yılmaz Onay, Baerbel Jaksch ile Holger Tescke bu kez, ölümünden buyana dünyada gerçekleşen değişimlerin ışığında Brecht’in bugün bizler için ne ifade ettiğini kendi deneyimlerinden yola çıkarak ifade ettiler. Evet, 1960’la tiyatroda yeni atılımlara yol açan yazar, dramaturg, yönetmen, kuramcı Bertolt Brecht bu gün artık kimlerin umurundaydı, yoksa kimsenin umurunda değil miydi? Devlet Tiyatroları yönetmeni Yücel Erten, Brecht projesine izin vermeyen Devlet Tiyatroları yöneticilerini örnek vererek, Brecht’in bugün hala Türkiye’ye söyleyecek sözü olduğu için bazı çevreler tarafından korkulan bir yazar olduğunu dile getirdi.
|
|
ÇEHOV SIRADANLIĞIN ALTINDAKİ BÜYÜK ÇATIŞMA
“Sahnede herşey tıpkı yaşamda olduğu gibi karmaşık ve aynı zamanda basit olmalıdır. İnsanlar yemek yerken, şans yüzlerine güler ya da tüm yaşamları alt üst olabilir”, “sahne yaşamın özünü ifade eden bir sanattır, bu özü aşırı ayrınıtlarla doldurmak gereksizdir” diyen çağdaş dram sanatının büyük yazarlarından Çehov, yapıtlarında bu özü, şiirsel çağrışımlarla duyarlılıkların karmaşık örgüsü içinde yansıttı. Söylenen ve söylenmeyenden - belki de söylenemeyecek olandan - oluşan olaylı dialoglardan, suskunluklardan, görünürde birbiriyle bağlantısız repliklerden, yani insanların kendilerini ve karşılarındakini aldattıkları konuşmalardan yola çıkarak, insanın gündelik gevezelikler ve kalıplara sığınarak söylediklerini ve gizlediklerini yapıtlarında insanın gerçeği olarak biçimlendirdi. Onun kılı kırk yararak ortaya koymaya çalıştığı gerçek, ancak belli bir mesafeden ve keskin bir ironiyle yansıtılabilirdi. Melchinger “Çehov’un oyunlarında yarattığı atmosfer, izleyiciyi duyarlılığa boğup düşünmesini unutturan bir izlenimci atmosfer değildir. Onun atmosferi sözcüklerin yanında, ardında ve ötesinde oynanması gereken yoğun bir gerçekliktir” diye tanımlıyor yazarın oyunlarındaki havayı. Yazarlığa ilk adım attığı yıllarda “şakalar” olarak nitelendirdiği vodville farsı birleştiren tek perdelik komediler yazan Çehov, yalnızca Rusya’nın devrim öncesi durumunu ele almakla kalmayıp, karakterlerin psikolojik çözümlemesini yaparak, yaşamsal sorunlarını simgelerle yoğunlaştırdığı öyküleri ve dış eylemin neredeyse hiç olmadığı, gücünü iç aksiyondan alan, lirik dialoglardan oluşan oyunlarıyla dünya çapında tanındı. Çehov oyunlarında dramatik çelişki karakterlerin iç dünyasında gizlidir ve yalnızca banal gündelik konuşmaların arasında dolaylı olarak ortaya çıkar. “Martı”, “Vanya Dayı”, “Vişne Bahçesi”, “Üç Kızkardeş” gibi başyapıtlarında, çok katmanlı ve ayrıntılı karakter çözümlemeleriyle, yaşadığı dönemin soylular dünyasını betimler, ve tarihsel bir çağın çöküş arifesindeki atmosferini, yeni bir döneme geçişin sıkıntılarını ironik bir dille vurgular. Stanislavski’nin deyişiyle “Çehov’un yapıtları, güncel yaşamı canlandırmalarına karşın, temelde rastlantısal ya da kişisel olanı değil, insana özgü olanı işleyen, felsefi düşünceye dayandıkları için bitmeyen, tükenmeyen bir kaynaktır” .
|
|
|
JEAN GENET KÖTÜLÜĞÜ KUTSAYAN AZİZ
Böyle tanımlamıştı kendini :’korkak, hain, hırsız ve eşcinsel’. Babasının kim olduğu belli değildi. Doğumdan sonra annesi tarafından terkedilmiş, yetiştiği yetimhaneden 10 yaşındayken kaçmıştı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde hırsızlık, kaçakçılık gibi suçlarla sürdürdü yaşamını. Yaşamının büyük bir bölümünü cezaevlerinde geçiren, 1948 yılında ömür boyu hapse mahkum edildiğinde Gide, Cocteau, Sartre ve Picasso’nun cumhurbaşkanına verdikleri dilekçeyle cezası affedilen Fransız edebiyatının en aykırı isimlerinden Jean Genet 19 Aralık 1910’da Paris’te doğdu. Yazarlık yaşamına 1942 yılında cezaevinde yazdığı “Çiçeklerin Meryem Anası” adlı romanıyla başlayan Genet, yapıtlarında kendi yaşamında yola çıkarak fahişelik, eşcinsellik, ihanet ve suç işleme temalarını şiirsel bir dille ve duyarlılıkla yansıttı. Genelgeçer toplumsal değerleri yerle bir ederek anti-ahlakçı anlayışı stilize etti. 1950’lerde tiyatroya yönelerek toplumdışına itilenlerin gözünden elit ideoloji, değer yargıları ve hiyerarşik toplumsal yapılanmaları sarsıcı bir dille sorguladı. Otobiyografik yanı ağır basan ilk oyunu “Gözetimevi”nde kendi değer sistemine göre oluşturduğu bir karşı-dünya tasarladı. “Balkon” adlı oyununda toplumu, insanların düşlerini gerçekleştirdikleri bir genelev olarak ortaya koydu. Ülkemizde iki farklı rejiyle sahnelenen “Hizmetçiler”de, hizmetinde oldukları hanımefendiyi öldürmek isteyen iki hizmetçinin ritüelini ele alarak ezen-ezilen ilişkisini farklı bir bakış açısıyla yansıttı. Türkçede en son yayınlanan otobiyografik yapıtı “Hırsızın Günlüğü”nde toplumdışı insanları yaşantılarına içerden bir bakış yöneltti. Varoluşsal kimliksizliğin tiyatrosunu yaratan Genet’nin yapıtlarında kimliksizliğin, sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımına dayalı toplum düzeninden kaynaklandığını gösterilir. Oyunlarında geleneksel olay örgüsünü ve psikolojik yapıyı kırarak, grotesk bir anlatıma yönelik, karşılıklı kimlik değiştirmelere dayanan bir yapı gözlemlenir. Tiyatroda izleyicinin sahnedeki oyun kişileriyle özdeşleşmesine olanak tanımayan bir teatrallik yaratmak için, karakterleri ortadan kaldırıp, oyun kişilierinin yalnızca canlandırdıkları metaforları yansıtmasını sağlamaya çalışan yazar, oyunlarıyla tiyatroyu kökenlerine, ritüele geri döndürür. Bu törensellikte gerçek yaşamdan gözlemlediği örneklerden yola çıkar. Genet’nin “Balkon” adlı oyunu ilk kez sahneleyen Peter Zadek, Genet tiyatrosunun çekicliğini şöyle dile getirir: “Genet, bize dünyamızın makyaj gibi sahte olduğunu ve bu yüzden de tiyatronun - Genet’nin hayata bakış açısında olduğu gibi- mükemmel bir ayna olabileceğini düşündürüyor. Bir başka deyişle Genet tiyatrosu soyut, stilize ve teatraldir. Böylelikle gerçeği yanılsamacı tiyatrodan çok daha başarılı bir biçimde tanımlayıp yansıtır.” “ Dünyaya karşı koyabilmem için, dünyanın değişmesini istemiyorum” demişti bir söyleşide. Yaşama veda ettiği 1986 yılından buyana dünya pek değişmedi ve kötülüğü kutsayan ‘Aziz ‘ Genet yapıtlarıyla dünyaya karşı çıkmaya devam ediyor. |
|
|
DARIO FO ‘SOYTARI’ BİLDİĞİNİ OKUR
Ünlü tiyatro adamı Dario Fo, geçtiğimiz Çarşamba günü Stockholm’de düzenlenen bir törenle Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Isveç Akademisi Dario Fo’ya vermeyi kararlaştırdığı ödül yüzünden eleştiri oklarına hedef oldu. Birçok eleştimen Fo’nun edebşyatçı değil, hokkabaz olduğunu söyleyerek, ödül almasına karşı çıktı. 71 yaşındaki Italyan tiyatrocu Dario Fo’nun ödül törenindeki konuşmasının başlığı “Açıksözlü Hokkabazlara Karşı” oldu. Bu başlık 13. Yüzyıl Italyası’ndaki bir kanuna gönderme yapıyordu. Bu kanuna göre herkes, yanına fazla yaklaşan bu meslek grubuna mensup kişilere dayak atma hakkına sahipti. Fo’nun bu tarz konuşması törene katılan izleyicileri çok eğlendirdi. Ödül törenine katılmak için Stockholm’e gitmeden önce yaptığı söyleşide Fo, kendisine yönelik saldırıları dile getirdi.
SORU: Ödülün açıklanmasından sonra saygıdeğer Isveç Akademisi, insanların karşılıklı olarak birbirlerini yetkisizlik ve oportunizmle suçladığı bir tımarhaneye döndü.
DARIO FO: Bu rahatsızlığın sebebi ben değilim. Isveç Akademisi son yıllarda bir değişim geçirdi. Artık farklı ölçütleri aş göste alıyor. Geçenlerde biri bana şöyle dedi: “15 yıl önce ödül için güçlü adaylar arasında yer aldığın zaman, Stockholm’de ödülü almak için frak giymeyeceğini açıklamıştın. Şimdi ödülü alırsan inandırıcılığın kalmayacak.” Bunu ancak benim bir istisna olduğumu söyleyerek cevaplayabilirim. 10 yıl önce Akademi de bir istisna yapmıştı: önce bir Yahudi’ye, sonra da bir zenciye ödül vererek.
SORU: Yani, bu resmi törende ‘soytarı’nın sahneye çıkma tehlikesi yok. Öyle mi?
DARIO FO: Şöyle diyelim, konuşmamı kendi tarzımda yapacağım. Herkesn yaptığı gibi hazır bir metni okumaktansa, bir tiyatro soytarısı olarak kendi yöntemime başvuracağım.
SORU: “Angaje edebiyat”ın Nobel Ödülü’ne layık görülmesi sizin için ne ifade ediyor?
DARIO FO: ‘Angaje edebiyat’ın ödül alması, hırsla Nobel Ödülü almayı bekleyenlere bir darbe oldu. Ben bir istisnayım ve edebiyat ‘apartheid’ının dışında hareket ediyorum.
SORU: Her türüyle iktidar sizin düşmanınız. Siz yaşamınız boyunca birçok düşman edindiniz: siyasetçiler, kilise gibi.
DARIO FO: Düşmanlar yaşamın bir parçasıdır. Düşman olmadan aş gös yüzeysel, aynı zamanda da üstesinden gelinmesi kolay olurdu. Önce düşmanlar savaşa teşvik eder insanı. Sözlerim dikkate alındığı için ve büyük bir izleyici kitlesine sahip olduğum için yaptığında ısrar eden biriyim. Nobel ödülüyle birlikte çok daha fazla dikkate alınır oldum. Benim bu açık tavrıma karşı olan tepkiler şimdi daha da arttı. Nobel benim daha fazla dikkate alınmamı sağldı.
SORU: Italya’nın sizin gibi bir ‘soytarı’ya ihtiyacı var mı? DARIO FO: Yalnızca Italya’nın değil, bütün ülkelerin, sevimsiz gerçekleri açıkça dile getiren bir soytarıya ihityacı vardır.
SORU: Sizin hala Italya’da oynayabileceğiniz salon bulma sorununuz var. Hatta yaşamayı seçtiğiniz Milano sizi düşkırıklığına uğrattı.
DARIO FO: Düşkırıklığına uğratmadı, daha çok bana savaş açtı. Nobel ödülünün bana verileceğinin açıklanmasından sonra Şehir Meclisi’nde kıskançlık aş gösterdi. Meclis’te bana şehrin onur ödülünün verilip verilmeyeceği tartışıldı üç saat boyunca. Bana hakaret ettiler. Ama ben hiçbir zaman için onuruma meclisin bir şenlik düzenlemesini istemedim. Ben ödülü arkadaşlarımla birlikte , öğrenim gördüğüm Brera Akademisi’de kutlayacağım. Şehir Meclisi’nden bir kutlama beklemiyorum, çünkü şehir yönetimini değersiz buluyorum.
|
|
|
GIORGIO STREHLER TİYATRO BÜYÜCÜSÜZ KALDI
“Biz oyuncuların kaderi, toplumumuzun tarihsel gelişiminde ileriye dönük bir rol oynamaktan başka bir şey değildir. Sahnede oynadığımız tüm roller, yaşamda oynamamız gereken bu rol için bir bahanedir. Mesele kendimizi, bu rolümüze aşkla, bilinçle vermemiz”(‘Karanlıktaki Işık’, Zeynep Oral) demişti GIorgio Strehler. 76 yıllık yaşamı boyunca tiyatro adamı rolüne aşkla vermişti kendini. Tiyatro yaşamına 1940’da oyunculukla başlayan Italyan yönetmen Strehler 947 yılında Paolo Grassi’yle birlikte kurduğu, Italya’nın ilk ödenekli tiyatrosu olan Piccolo Tiyatrosu’nda yaptığı sahnelemelerle büyük bir başarı kazandı. Geleneksel tiyatroyla ulusal Italyan tiyatrosunun bileşimini gerçekleştirerek evrensel bir tiyatro dili yarattı. Tarih bilinci içinde yaşamla birlikte tiyatroyu yüceltme uğraşı veren Strehler ahnelemeleriyle Avrupa’da büyük başarı kazandı, Isviçre, Almanya ve Avusturya’nın önemli tiyatrolarında oyunlar sahneledi. Özellikle Shakespeare, Goldoni ve Brecht sahnelemeleriyle tiyatro dünyasına yepyeni bir estetik görüş getirdi ve politik tiyatroya yön verdi. Tiyatro çalışmalarının içeriği ve tekniğiyle, yarattığı eşsiz görsellikle Avrupa tiyatrosunu ve genç yönetmenler derinden etkiledi. 1970 yılında rejisini üstlendiği Brecht’in “Mezbahaların Kutsal Johannası” Italyan tiyatro tarihinin en pahalı ve görkemli yapımı olarak büyük yankı uyandırmıştı. Brecht 1956 yılında “Üç Kuruşluk Opera”yı izlediğinde “oyunumu yeniden yaratmış” demişti Strehler için. Her oyun ve opera sahneleyişinde müzikal gücü, şiirsel gerçekçiliği ve biçemsel tutarlılığıyla yapıtları adeta yeniden yaratıyordu ‘tiyatro büyücüsü’ Strehler. Bu yıl mayıs ayında Istanbul’a gelen ve Piccolo Tiyatrosu’nun kurluşunun 50.yılı nedeniyle Istanbul Tiyatro Festivali’nde onur ödülü alan Strehler düzenlediği basın toplantısında Türk tiyatrosunun gelişimine ilişkin önerilerde bulunmuştu, sahnelediği. “Köleler Adası” adlı oyunla istanbullu sanatseverleri büyülemişti . Tiyatronun ‘bir aşk, bir sevgi eylemi’ olduğuna inanan, öncü tiyatronun simgesi haline gelen ünlü tiyatrosuna gereken ödeneği sağlayabilmek için yıllar boyu Italyan yöneticilerle tartışan, bu nedenle Piccolo Tiyatrosu’nun yöneticiliğinden birkaç kez ayrılıp sonra yeniden görevine dönen Strehler restore edilen Piccolo tiyatrosunu 1998’de Mozart’ın “Cosi fan tutte” operasıyla açmayı planlıyordu. Tiyatronun politik ve sivil anlamdaki önemini vurgulayarak hümanist bir ‘Avrupa’ tiyatrosu oluşturmak için çalışmıştı. “Tiyatro anlatılamaz, ancak iyi ya da kötü yapılır” diyen Strehler ‘in dilimize çevrilen “Insanca Bir Tiyatro” adlı kitabı ( Mitos Boyut Yayınları) yönetmenin tiyatro çalışmalarını, özellikle Goldoni ve Brecht deneyimlerini , önemli sahneleme çalışmalarını ele aldığı, onun tiyatroya bakışının gözlenebildiği bir yapıt. Tiyatro onun için “ biçimsel olmayan, diyalektik bir bi rarada yaşama biçimini bulmak için çağımız insanının yalnızlığını kırmaya yönelik sürekli bir çaba”ydı ve yaşamı boyunca yalnızca belli bir kesime değil toplumun her kesiminden insanlara ulaşacak bir tiyatro yapmaya çalışmıştı. Dünya tiyatrosu Strehler’in ölümüyle ‘büyücü’sünden mahrum kaldı.
|
|
|
TABORİ TİYATROSU VE “BİR CASUSA AĞIT”
George Tabori, Alman tiyatrosunda Brecht’ten sonra oyun yazarlığı, yönetmenlik, tiyatro yöneticiliği ve oyunculuğu bir arada yürüten belki de tek tiyatro adamıdır. Aynı zamanda amerikanca yazan, almanca konuşan ve reji yapan ingiliz pasaportlu bir Yahudi olarak Alman tiyatrosunun son kozmopolitlerinden biri ve 1933 Almanyası’ndan kaçıp sürgünde yaşayan kuşağın son tanıklarındandır. Ülkemizde pek tanınmayan, çağdaş tiyatronun önemli isimlerinden Tabori, annesinin mucizevi bir biçimde toplama kampına gönderilmekten kurtuluşunu anlattığı “Annemin Cesareti” adlı oyunuyla ilk kez 1995 yılında Istanbul Tiyatro Festivali’nde tiyatroseverlerin karşısına çıkmıştı. ABD’de yaşadığı yıllarda Brecht’in oyunlarını ingilizceye çeviren Tabori’nin oyunları Peter Hall ve Elia Kazan tarafından sahnelendi. Aynı zamanda sinema çalışmalarını sürdürdü ve “I Confess”( Itiraf Ediyorum) adlı senaryosu Alfred Hitchcock tarafından sinemaya aktarıldı. Almanya’nın birçok kentinde tiyatro yöneticiliği yapan Tabori yazdığı ve yönettiği oyunlarla günümüzün önde gelen Avrupalı tiyatro adamları arasında özgün bir yer edindi. Ailesini Ausschwitz kampında yitiren Tabori’nin oyunlarında otobiyografik deneyimler ve Yahudi sorunsalı kendine özgü bir mizahla yoğrularak biçimlenir. Oyunlarında taşlamadan melankolik istihzanın uç noktalarına kadar uzanan değişik biçimlere yönelir. Tabori tiyatrosunda şaka ile acı, aşk ile ölüm, ötekine duyulan özlem ile ölüm isteği hep yüzlerini ve rollerini karşılıklı olarak değiştirmek isteyen çiftler aracılığıyla yansıtılır. “Bir Casusa Ağıt”ta Tabori üç casusun geçmişleriyle hesaplaşmalarından yola çıkarak, insan ilişkilerini ve “ihanet”i sorgular. İhanet temasının çeşitlemelerini sergilerken oyunda kimin kime ihanet ettiğini önemsemez. Bu ihanetleri bir araç olarak kullanarak anlatmak istediklerini mizahi bir dille yansıtır. Diğer oyunlarında olduğu gibi bu oyunda da geçmişteki deneyimlerinden yararlanan Tabori, oyundaki Yahudi Zucker karakteri yoluyla Yahudilerin her yerde itilip kakıldığını vurgularken Yahudiliğin eleştirisini de yapar. iki erkek ve bir kadın arasında geçen “Bir Casusa Ağıt” aşk ve cinselliğin traji-komik saplantılar olarak ele alındığı, psikoterapinin yaşam savaşının bir parçası olarak işlendiği, ölümün bedensel ve zihinsel çöküş olarak kıvrak bir dille yansıtıldığı başarılı bir kara mizah örneği . İstanbul Devlet Tiyatrosu Program Dergisi
|
|
|
DARIO FO İTALYA’NIN ASİ ADAMI
Oyunlarında keskin toplumsal eleştiriyi komedi öğeleriyle ustaca ortaya koyan Italyan yazar, yönetmen ve oyuncu Dario Fo, yaptığı ‘halk tiyatrosu’yla geniş seyirci kitlelerine ulaşmayı ve devlet desteği olmadan yalnızca seyircinin ilgisiyle ayakta kalmayı başarıyor. Dario Fo, “Ortaçağ soytarılarının, iktidarı eleştiren ve ezilenleri koruyan geleneksel yapısını eserlerinde işlemesi” ile 1997 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Isveç Akademisi “Dario Fo, kahkaha ve ciddiyeti harmanlayarak, gözlerimizi toplumdaki suistimaller ile adaletsizliklere ve bunların yerleştirilebileceği daha geniş bir tarihsel perspektife karşı açmıştır” şeklindeki açıklamasıyla Italyan tiyatro adamının 44 yıllık sanat yaşamı boyunca sürdürdüğü politik tavrını ortaya koyuyor. Keskin yergi ve hicivleriyle sağcı çevrelerin tepkisini çeken Fo, karşılaştığı hiç bir engele boyun eğmeden inandığı yolda yürüdü ve bunun sonucunda hiç tiyatroya gitmemiş insanları bile tiyatrosuna çekmeyi başardı. Çünkü Fo’nun dili, sokaktaki insanın kullandığı dil. Tiyatrosunda halkın günlük yaşamda karşılaştığı olayları mizahla yoğurarak, hem eleştirel hem de eğlenceli bir dille yansıtıyor. “Halk”ın yazarı Fo’nun tek amacı, yazdığı, yönettiği ve oynadığı oyunlarla “halk”a hitap etmektir. Her türlü adaletsizliğe, haksızlığa, soygun düzenine, din sömürüsüne oyunuyla tepki vererek halkla bütünleşmeyi başaran Fo’nun oyunları dünyanın birçok ülkesinde sahneleniyor. Dario Fo, Isveç Akademisi’nin son yıllarda geçirdiği değişimden ve farklı ölçtüleri gözönüne almasından yola çıkarak, yaptığı ‘angaje’ edebiyatın ödül almasını “Ben bir istisnayım ve edebiyat ‘apartheid’ının dışında yer alıyorum” diye açıklıyor. Akademi’nin kendisinden önce de, bir zenciye ve bir Yahudiye ödül vererek istisna yaptığını düşünüyor. Iktidarın her çeşidine karşı olan, yaptığı tiyatroyla geniş bir seyirci kitlesinini yanısıra politika ve kilise çevresinden birçok düşman kazanan Dario Fo, düşmanların yaşamın bir parçası olduğu görüşünde. Düşmanlar olmadan herşeyin çok yüzeysel ve üstesinden gelinmesinin çok kolay olacağına inanıyor. Nobel ödülüyle birilkte yaptıkları, söyledikleri daha fazla dikkate alınan Fo’ya karşı olanların tepkileri de büyük ölçüde arttı. Bu yüzden Akademi, bir edebiyatçıya değil, hiç te ‘edepli’ olmayan bir hokkabaza ödül verdiği için eleştiri oklarına hedef oldu. Dario Fo ise yalnızca Italya’nın değil, bütün ülkelerin, sevimsiz gerçekleri açıkça dile getiren ‘soytarı’lara ihtiyacı olduğu konusundaki inancını vurguluyor.
|
|
|
TOPLUMUN AYNASI TİYATRO
Bir 27 Mart’ta daha Dünya Tiyatro Günü kutlanacak. Bu yıl Çetin Altan tarafından kaleme alınan Dünya Tiyatro Günü bildirisi okunacak sahnelerde. Basında günün ‘anlam ve önem’ine ilişkin yazılar çıkacak. Televizyon haberlerinde gişe önünde bekleşen ya da salona giren izleyicilerin görüntüsü eşliğinde tiyatrodan söz edilecek ve bazı tiyatroların bu gece oyunlarını ücretsiz sergileyecekleri dile getirilerek ‘haydi tiyatoya’ mesajı verilecek. Belki bir kanal haber bültenine bir tiyatrocuyu konuk edecek. -Tabii aynı gün ünlü ‘sanatçı’larımızdan birinin yeni bir kaseti çıkmamışsa ya da herhangi bir ünlümüzün adı uyuşturucu vs. olayına karışmamışsa-. Tiyatro, ‘cesur sevişme sahneleri’ ya da ‘oyuncuya tokat atan seyirci’ gibi ilginç olaylar yaratmadığı sürece bir daha ekranlarda boy göstermeyecek. Basında ise flaş isimlerin rol aldığı oyunlara ilişkin büyük fotoğraflı kısacık yazılar yer alacak her zamanki gibi. Kapağı televizyona atanlar, söyleşilere “bir sanatçı olarak” diye başlayan cümleler kurup tiyatroya dönmek istediklerini ya da mutlaka tiyato yapmak istediklerini dile getirecekler. Özel tiyatrolar devlet desteğinin azlığından ve dağılımın eşitsizliğinden dem vururken, yine sade suya tirit yapımlar, özensiz reji, oyunculuk ve derme-çatma dekorlar eşliğinde izlenecek ve -alışkanlık gereği- alkışlanacak. Yine oyuncu olmayan, yakışıklı ya da ‘çok komik’ ünlülerin tek kişilik gösterileri, avuç dolusu para dökülerek bol kahkaha ve stres atmak isteyenler tarafından doldurulacak. Seyiriciye saygı duymak, ona kaliteli bir şey sunmak adına yola çıkılmadan gerçekleştirilen yapımları izleye izleye, sahne üzerinde her izlediğini tiyatro, sahneye çıkan herkesi de oyuncu sanmaya başlayan bir izleyici kuşağı en kötü, en özensiz oyunları bile ayakta alkışlayacak. Sıkıldığı, uyukladığı, bir an önce bitmesini dilediği oyunlarıbile ayakta alkışlayan izleyici, belki de pop şarkıcılarının konserlerinde ayılıp bayılan, histerik çığlıklar atan hayranlarının tavrından bir etkilenme, sanatçıya saygı göstermenin bir yolu olarak görüyor bunu. Belki de izleyicinin ilk görevi biletini almak, uslu uslu oyununu izledikten sonra da mutlaka alkışlamak gerekir diye düşünüyor. Izleyicisini yetiştiremeyen bir toplumda beğeni düzeyi düşük kitleleri eleştirmenin pek bir anlamı yok aslında.. Çevremde hayatında hiç tiyatroya gitmemiş o kadar çok insan görüyorum ki. Hatta nasıl bir yer olduğunu bilmedikleri için gitmeye çekinen insanlara bile rastladım. Bu durumda tiyatroya gidenlerin de her izlediklerini çok beğenmeleri fazlasıyla normal. Ne de olsa karşılaştırma şansları pek yok. Sunulan oyunlar -birkaç istisna dışında- nitelik açısından aşağı yukarı aynı. .Kaliteli işler yapıldığında seyircinin anlamayacağı ya da ilgi göstermeyeceği gibi bir düşünce hakim tiyatrocular arasında. Halbuki ucuzluğa kaçmadan, sanattan ödün vermeden üretilen kaliteli oyunları bulup salonu dolduran nitelikli bir izleyici kitlesi de var., sayıları çok fazla olmasa da. Tiyatromuz bu tür izleyicinin sayısını artırmaya, ya da varolanların beğeni düzeyini yükseltmeye çalışsa belki de aynı kitle televizyondaki abuk sabuk dizileri sanat eseri saymaktan vazgeçmeye başlar. Tiyatromuzda bir de her zaman tartışılan oyun yazarlığı sorunuyla karşılaşıyoruz. Bu sezon ödenekli tiyatrolarda yerli yazarların oyunlarına ağırlık verildi.. Ancak sezonun başarılı yapımlarına göz attığımızdahepsinin yabancı yazarların yapıtları olduğu ortaya çıkıyor -“Bir Casusa Ağıt” Tabori, “Kafkas Tebeşir Dairesi” Brecht, “Balkon”Genet, “Godot’yu Beklerken” Beckett, “Sanat” Reza, “Alacaklılar” Strindberg. Yazarlarımız kızacak ,ama ne yazık ki Türk Tiyatrosu’nda özgün bir dil ve biçem geliştiren, farklı konuları ele alan, ya da bilinen konulara farklı bir açıdan yaklaşan, her sahnelemede yeni yorumlama olanakları sunan oyunlarımız pek az..Evet, hep söylendiği gibi tiyatro toplumun aynası. Şu anda Türkiye’de nasıl bir toplumda yaşıyorsak onu yansıtıyor tiyatromuz. Beğenilerimizin düzeyini, haksızlıklara tepkisizliğimizi, ‘sanat’ ve ‘sanatçı’ kavramlarını ne denli ucuzlattığımızı, tam da seviyemize uygun bir biçimde yansıtıyor. Her toplum layık olduğu tiyatroyu izler!
|
|
|
DARIO FO DARIO FO ITALYAN ADALETİNE KARŞI !
Milano- Nobel ödüllü Italyan tiyatro adamı Dario Fo, yeni oyunu “Marino libero! Marino é innocente!” de, Italya’yı sarsan bir hukuk skandalını hicvediyor. Lotta Continua hareketinin eski liderlerinden Adriana Sofri, Giorgio Pietrostefani ve Ovidio Bopmressi ‘nin 1972 yılında Milano’da bir komiseri öldürttükleri gerekçesiyle 22 yıl hapse mahkum olduğu davayı konu alan oyununda Dario Fo, adeta Italyan hukuk sistemine meydan okuyor. Yazıp yönettiği ve oynadığı oyunlarda Italyan toplumunun her kesimindeki adaletsizlikleri, yolsuzlukları karikatürize ederek kendine özgü mizahıyla yoğuran Fo’nun son oyunu, Istanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”adlı oyunuyla da bağlantılı. Sözkonusu oyunda Dario Fo, 1969’da yaşanan gerçek bir olayı, bir anarşistin sorgu sırasında işkence yapıldıktan sonra karakolun penceresinden atılarak öldürülmesini ele alıyordu. Bu olayda ve oyunda yer alan, ‘uçan’ anarşisti pencereden atan polislerin şefi komiser Calabresi hakkında Lotta Continua dergisinde oldukça saldırgan yazılar çıkmış, komiserin 1972 yılında evinin önünde kurşunlanarak öldürülmesinin ardından bütün şüpheler Lotta Continua’da yoğunlaşmıştı. Ancak cinayete ilişkin ipuçu bulunamamıştı. Cinayetten altı yıl sonra hareketin eski üyelerinden Leonarda Marino ortaya çıkarak, cinayet sırasında kullanılan arabayı kendisinin çaldığını ve katilin adının Luigi olduğunu itiraf etmişti. Bunun üzerine Sofri, Peitrostefani ve Bompressi tutuklandı ve uzun yıllar süren duruşmalarda sanıkların suçsuz olduklarını söylemelerine ve Marino’nun çelişkili ifadelerine rağmen savcılık ve hakimin üç eski militanı suçlamaya karalı olduğu anlaşılıyordu. Dario Fo, “Marino libero! Marino é innocente!” oyununda , aralarında , cinayetin işlendiği 1972 yılında henüz doğmamış olan gençlerin de bulunduğu seyircileri, Sofri davasının geçmişini özetleyerek yeni gelişmelerden haberdar ediyor.Üç saat süren tek kişilik maratonu boyunca Marino’nun çelişkili ifadelerini, yalanlarını birer birer ortaya koyarak gerçeklerle karşılaştırıyor.Tabii herzamanki usta komedyenliğiyle.izleyiciyi kahkahalara boğarak , mahkeme tutanaklarına geçen ifadeleri grotesk tavırlarla yansıtıyor.. Fo, gerek “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”nde, gerekse yeni oyununda ele aldığı Sofri davasında, Italyan adaletinin, tıpkı bir zamanların Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, bazı suçları belli insanlara yüklemeye kararlı tavırlarıyla gerçekleştirilen komploların bugün hala devam ettiğini oyunlarıyla ortaya koyuyor. Italya mizahçılara bol bol malzeme sunan ülkeler arasında.yer alıyor. Ve Dario Fo, bu malzemeyi, insanları olayların ardındaki gerçekleri görebilmelerini sağlamak için tüm sonuna kadar etkili bir biçimde kullanıyor.
|
|
FESTiVAL BRECHT’LE AÇILIYOR!
Bu yıl onuncusu düzenlenen Istanbul Tiyatro Festivali, Brecht’in doğumunun 100. Yılı kutlamaları çerçevesinde, efsanevi Brecht yorumcusu Milva’nın konseriyle açılıyor. Geçtiğimiz yıl Festival’de onur ödülü alan ve 1997 yılında yitirdiğimiz italyan tiyatro yönetmeni Strehler’in sahneye koyduğu “Milva Yeni Bir Brecht Söylüyor- Ay Herzaman Parlamaz” adlı gösterinin en önemli özelliği Brecht’in günümüzün bakış açısıyla yeniden yorumlanması. Resitalde sunulacak yirmiyi aşkın şarkıda savaşçı, didaktik ve ideolojik Brecht’ten eser yok. Strehler’in Milva’yı ideal bir Brecht yorumcusu olarak keşfettiği 30 yıl öncesine oranla şairin daha az ateşli şarkılarını dinleme olanağı bulacağız.. .Konserde Brecht Strehler’in yorumuyla insancıllığını yeniden kazanıyor ve saf lirik şair kimliğine bürünerek karşımıza çıkıyor. Brecht’in, gençliğinde Münih’teki meyhanelerde dostlarına gitar çalarken bestelediği ve bizim için yeni olan şarkıları Milva’nın sesinden dinleyeceğiz. Strehler’in seçtiği, Brecht’In ‘politik’ değil, ‘insan’ yanını ortaya koyan balad’larda ironik ve duygusal yönü vurgulanıyor. Milva’nın 60’lı ve 70’li yıllardaki “Ben Bertolt Brecht” konserlerinde yer almayan şarkıların eklendiği gösteri, Milva ve Strehler’in ‘yeni’ Brecht’i eskisinden daha az iddialı, daha melankolik ve daham umutsuz olarak karşımıza çıkacak. Genç Brecht’In düşünceleriyle olgun Brecht’In düşkırıklıklarının paralel olarak yansıtıldığı resitalde Milva’yı 60’lı yıllarda üne kavuşturan “Marie Sanders’in Ağıdı”, “Bilbao Song” ve “Surabaya Johnny” şarkıları da yer alıyor.Çoğu az bilinen aşk şarkıları ve şiirlerini Milva’nın güçlü sesinden dinleyeceğiz. “Brecht’in ışıltılı keskinliği bize dün, zamanın vahşetine karşı çıkmamızı buyururken, bugün sanki geçmişin yanlışları için merhamet duymaya yöneltiyor.Ama bunlar zaten bizi, herşeye rağmen umuda bağlayan, ya da gelecek duygusunu hissetmemizi sağlayan, birbirine simetrik iki durum değil mi? “
|
|
|
SHAKESPEARE TİYATRONUN ÖLÜMSÜZ OZANI( 23.4.1564- 23.4.1616)
“Ne yaldızlı hükümdar anıtları, ne mermer / ömür süremez benim güçlü şiirim kadar, / seni pasaklı zaman pis bir mezara gömer, / Ama satırlarımda güzelliğin ışıldar” diyordu Shakespeare bir sonesinde. Gerçekten de şiiriyle ve yarattığı şiirsel, ölümsüz tiyatro yapıtlarıyla 400 yıldan buyana satırlarında sanatının güzelliği ışıldamaya devam ediyor. Tıpkı yaşamı konusunda olduğu gibi yarattığı yapıtların değerlendirilmesinde de yüzlerce yıldır yapılan yeni yorumların tükenmediği ve tükenmeyeceği büyük tiyatro dehası ve ozan William Shakespeare 23 Nisan 1564’de doğmuş, ve yine 1616 yılının 23 Nisan’ında yaşam veda etmişti. Shakespeare dışında hiç bir yazarın yapıtı bugüne dek dünyanın her yerinde birbirinden son derece farklı yorumlarla sahnelenmedi, hiç bir yazarın yaşamına ilişkin bu denli çelişkili bilgiler verilmedi. Yaşamı hakkında elde sağlıklı veriler olmadığı için Shakespeare’in aslında gerçek bir kişi olmadığı, eserlerinin başka ünlü isimlere ait olduğu iddia edildi. Son olarak geçenlerde ölüm maskının Shakespeare’e ait olmadığına ilişkin haberler çıktı. Shakespeare’in bütün bunlara verebildiği yanıt ise ardında bıraktığı 37 oyun ve 100’ün üzerinde sone oldu.Bu yapıtlar ise günümüze kadar hala tiyatrocuların kendi yeteneklerini ve yaratıcılıklarını sınadıkları, yeni denemeler yaptıkları sınırsız birer hazine değerini taşıyor. Shakespeare hakkında bilinmeyen ya da çelişkili bilgilerin yanısıra, yaşamı hakkında kesin olarak bilinenlerden kısaca söz edelim. 1616’da Stratford upon Avon’da doğan Shakespeare, 1582’deAnne Hathaway’le evlendi, bu evlilikten Susanna, Judith ve Hamnet adlı çocukları oldu. 1588’de Londra’da tiyatro çalışmaları yapmaya başladı, çıraklık, oyun yazarlığı ve oyunculuk derken 1599 yılında açılan Globe tiyatrosunun sahiplerinden biriydi. Daha sonra Stratford’a geri dönerek sakin bir yaşam sürdü. Oyunlarının 18’i yaşarken yayımlandı. Tüm yapıtları ise ilk kez 1623 yılında arkadaşları tarafından yayımlandı. Tarihsel içerikli tragedyalar, komedyalar ve simgelerle yüklü masalsı oyunlarından oluşan yapıtlar üreten deha için Flaubert “dünyanın vicdanı” diyordu. “Bütün dünya bir sahnedir” diyerek yapıtlarında dünyayı, tüm karmaşıklığı, karşıtlıkları, dehşeti ve güzelliğiyle yansıttı. Shakespeare sahnelemek isteyenlere şöyle seslenir Brecht : “ Shakespeare’i çok açık, net şeyler söyleyen biri olarak göstermekten daha aptalca bir tavır olamaz. O, doğası gereği açık bir yazar değildir.” Belki de Brecht’in dediği gibi açık bir sanatçı olmayışı, yapıtlarında tarihin her döneminde farklı yorumlara olanak tanıyan açık uçlu bir biçemi yeğlemesi -tabii oyunlarının dilindeki şiire ek olarak- onun tiyatroda yüzyıllardır süren saltanatının nedenidir. Öyle olmasa en ünlü ve karmaşık “Hamlet” karakteri sayısız yönetmen tarafından anarşist bir işçi, kadın, eşcinsel, travesti, çift kişilikli, pasifist, entelektüel vb. birçok farklı şekilde yorumlanabilir, bir polisiye , aile dramı, psikolojik bir oyun, felsefi ya da metafizik bir trajedi olarak sahnelenbilir miydi? Karakterlerini tek boyutlu tipler olarak değil de, gerçek yaşamdaki gerçek insanlar gibi tüm karmaşıklığı ve çelişkileri içinde çizmeseydi, hala bütün oyuncuların düşlerini bir Shakespeare kişisini oynamak süsleyebilir miydi? Insan varlığının en yüksek ve en derin noktalarını ortaya koyması sayısız yazar ve düşünürü Shakespeare’In yapıtlarına yöneltti. Bunların arasında Schiller, Goethe, Heine, Herder, Lessing sayılabilir. Bir tek Voltaire, katı kurallı klasik Fransız tiyatrosu geleneğinden bakarak Shakespeare’i “ayyaş yabani” olarak görür. Ölmeden önce Horatio’ya “Vaktim olsaydı...Ama ölüm, o hain jandarma, / Acımasızdır insanı tutuklarken....Ah, sizlere neler söyleyecektim...” diyen Hamlet gibi, daha söyleyecek çok sözü vardı belki. Ama insanoğlu onun söylediklerini çözmeye ve yorumlamaya çalışmayı sürdürecek.
|
|
GEORGE GROSZGROSZ’UN PORNOGRAFİK DÜNYASIŞimdiye dek birçok kez geldiğim Berlin’de bir müze arıyorum. Arıyorum ama kimseye sormaya da pek cesaretim yok. Aradığım müzenin adı: “Erotik Müze”. Adının dışında geceyarısına kadar açık olması da diğer müzelerden farklı olduğunu gösteriyor. Hava kararırken karşıma ışıl ışıl neonlarla bezeli kocaman bir bina çıktı. Kentin merkezinde olan ve birçok kez önünden geçtiğim, ancak porno dükkanlarından biri diye önemsemediğim yermiş meğer bu “müze”.Evet, artık içeri girebilirdim. Üç katlı binanın içinde oldukça loş bir ortamda sergilenen 5000 yapıt arasında dolaşmaya başladım. Birkaç çiftin dışında ziyaretçilerin çoğunu erkekler oluşturuyo. Müze ziyaretlerinden pek hoşlanmayanların ilgisini çekecek erotik, hatta pornografik resimler ve objeler sergileniyor “Beate Uhse Erotik Müze”de.Japon ve Çin resimlerinden Hint minyatürlerine, Bali bereket tanrısı heykellerinden, İran harem sahnelerine, cinsel motif ve cinsel birleşme biçimleriyle süslü eşyalara kadar erotizmden esinlenen her şeye rastlamak mümkün. Müzede, sergilenen eserlerin yanısıra, geçmiş yıllara ait erotik filmler ve 20’li yılların tango tutkusuna ilişkin video gösterileri yapılıyor. Ve tabii ki ziyaretçiler tarafından çok ilgi görüyor. Yanıma yaklaşan yaşlı bir Almanın bana beğendiği resimleri teker teker göstermeye başlaması üzerine müze turumu hızlandırarak asıl görmek istediğim bölüme geliyorum. “Erotik Müze”den içeri adım atmamı sağlayan, Georg Grosz’un 50 erotik yapıtından oluşan“Sodom Berlin” sergisinin bulunduğu bölümdeyim. 30 Eylül tarihine dek açık olan sergide Berlin doğumlu çizer Georg Grosz’un (1893-1959) 40’lı yıllarda Amerika’da ürettiği ve pornografik olarak nitelendirilen yapıtları, bildiğimiz Grosz’un bilmediğimiz bir yönünü ortaya koyması açısından oldukça ilginç. Dresden’de Güzel Sanatlar eğitimi gören, Erwin Piscator’la birlikte 1918’de Alman Komünist Partisi’ne katılan, sosyal adaletin yılmaz savaşçısı, antimilitarist Grosz’u tanırsınız. Çizdiği desenler yüzünden, Tanrı’yı küçük düşürdüğü ve halkın ahlakını bozduğu99 gerekçesiyle hakkında birçok dava açılan Grosz, Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Amerika’ya yerleşmiş ve Almanya’da vatan haini ilan edilmiş, bazı yapıtları yasaklanmış, bazıları ise alanlarda yakılmıştı. Yıllar sonra Berlin’e döndükten birkaç hafta sonra yaşamını yitirmişti. Sınıf savaşımı için verdiği mücadeleyle, politik-eleştirel sanatıyla tanınan Grosz’un pornografik yapıtları hakkında ise şimdiye dek hiç konuşulmamıştı. Oysa sergilenen yapıtlarının tarihine baktığımızda Grosz’un yaratım sürecinin her aşamasında pornografi ve erotizmle uğraştığı anlaşılıyor. “Sanat Tehlikede” başlıklı yazısında “İnsanlar domuzdur. Ahlaktan söz etmek aptallara uygun bir aldatmacadır. Hayatın yemeğe ve kadınlara duyulan açlığı gidermekten başka bşr anlamı yoktur” diye yazmıştı. Sanatçının gerçekle ilişkisini belirleyen dünyadan tiksinme ve onu küçümsemeydi. Ancak bu şekilde gerçekliğe karşı tavır alabiliyordu. 1916 yılında asıl soyadı olan Gross’u, anglosakson kökenli Grosz olarak değiştirerek, Almanların ulusal savaş histerisine karşı olan tavrını ortaya koymuştu. Kendine dünya çapında ün kazandıran yapıtlarının dışında Erotik Müze’de sergilenen erotik-pornografik desenlerinde de aynı eleştirel tavrı sürdürüyor Grosz. Bu yapıtlarda ne kadın bedeninin ne de cinsellliğin yüceltilmesi var. Eroitk resimlerinin odak noktasını oluşturan öğe humor. Bütün erotik desenlerinde, yaşı geçkin, vücut hatları pek düzgün olmayan geniş kalçalaı kadınlarla, aşırı ölçüde büyük cinsel organlı erkekleri tasvir ediyor. Erotizm meraklıları için pek de içaçıcı değil onun yapıtları. Daha çok erotizmi, cinselliği karikatürize eden grotesk çalışmalar.
|
|
|
MARTIN WALSER MARTİN WALSER’E BARIŞ ÖDÜLÜRomanlarıyla 20. Yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Alman yazar Martin Walser Almanya’nın en önemli ödüllerinden Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nü Frankfurt Kitap Fuarı sırasında 11 Ekim tarihinde alacak. Alman Yayıncılar Birliği’nin 1950 yılından buyana verdiği Barış Ödülü her yıl edebiyat, sanat ya da bilim alanında barış düşüncesinin gerçekleştirilmesi için çaba harcayan bir kişiye veriliyor. Barış Ödülü alanlar arasında Albert Schweitzer, Ernst Bloch, Max Frisch, Yehudi Menuhin, Vaclav Havel, Mario Vargas Llosa bulunuyor. Geçtiğimiz yıl ise ödül Yaşar Kemal’e verilmiş ve Günter Grass’ın ödül törenindeki konuşmasında Almanya’nın Kürt politikasına yönelttiği keskin eleştiriler büyük tartışma yaratmıştı. Son yıllarda Türkçede yayımlanan romanlarıyla Türk okurunun da yakından tanıdığı 1927 doğumlu Martin Walser, 40 yıl içinde 22 romanın yanısıra, birçok öykü, tiyatro oyunu, radyo oyunu ve denemeye imza attı. Savaş sonrası Alman edebiyatının en önemli yazarları arasında yer alan Walser’in en sevilen romanları “Kaçan At”, “Ruh Çalışması”, “Kuğu Evi”,ve “Yangın”. Hemen tüm yapıtları küçük burjuvanın öznel bakış açısından Federal Almanya’nın toplumsal tarihinin kroniği niteliğinde. “Çocukluğun Savunması”(1991) adlı romanında Almanya’nın yeniden birleşmesi konusunu ele alan Walser’in türkçeye kazandırılan yapıtları: “Anlatacaklarım Daha Bitmedi”(Us Yayınevi), “Güzelin Bedeli”(Kabalcı), “Av”,”Birbirimiz Olmadan” ve “Yamalı Evlilikler”. 1996 yılında yayımlanan ( yakında Can Yayınları’nda çıkacak olan) ve Hessen Eyaleti hükümetinde geçen gerçek bir olayı ele aldığı “Fink’in Savaşı” adlı romanı Almanya’da sansasyon yarattı. Romanda işten atılan bir üst düzey bürokratın ( gerçekte SPD bakanlık yönetcisi Rudolf Wirtz) kurumların ve siyasal partilerin işleyişine karşı açtığı savaş konu ediliyor. Yazarın yayımlanan son romanı ise litografilerle bezeli, Baden’li özgürlük savaşımcısı Friedrich Hecker’i anlattığı “Soylu Hecker”. Walser Alman halkının ruhunu yansıtan ve anlatılarıyla belgeleyen “günlük yaşamın eposcusu” olarak nitelendiriliyor. Romanlarının başkişileri genellikle küçük burjuva ya da orta sınıftan kendi benliğini bulma çabasında yenik düşmüş bireyler, başarısız, anti-kahramanlar: tüketim toplumunda yaşamlarını tehdit altında gören öğretmenler, memurlar, şöförler, emlakçılar, öğretim görevlileri ya da üst düzey bürokratlardan oluşan Walser’in roman kahramanlarının tümü farklı biçimlerde aynı sorunsalla karşı karşıyadır: incitilmiş ve yaralı ‘Ben’. Değişik politik görüşleriyle ilgi çeken, sağcı mı, yoksa solcu mu olduğu tartışılan Walser bugüne dek Herman Hesse Ödülü, Gerhart Hauptmann Ödülü, Heine derneği özel ödülü, Georg Büchner Ödülü, ve son olarak 1990 yılında Bavyera Güzel Sanatkar Akademisi Büyük Edebiyat Ödülü’ne değer bulundu.
|
|
DOĞUMUNUN 100. YILINDA BRECHT 1998 yılında Berlin geniş kapsamlı bir Brecht şenliğine sahne olacak. Doğumunun 100. Yılı çeşitli etkinliklerle kutlanacak olan Brecht için Berlin’de, özellikle kendi kurduğu Berliner Ensemble’da çalışmalar hız kazandı. Yıl boyunca Brecht’in oyunlarının sergileneceği, çeşitli etkinliklerin düzenleneceği Brecht’in tiyatrosu Berliner Ensemble için ünlü yönetmen Robert Wilson Brecht’In “Okyanus Uçuşu” adlı fragmanını sahneleyecek. Berlin’deki Deutsches Theater da iki Brecht oyunu sahneye koymayı planlıyor. “Şehrin Fundalıklarında” oyunu Aralık ayında, “Kafkas Tebeşir Dairesi” ise 1998 Nisan ayında izleyici karşısına çıkacak. Aynı tiyatroda yazarın “Adam Adamdır” oyunu sergileniyor. Brecht’In 100. Yaşgünü için geniş kapsamlı bir kutlamaya hazırlanan Berliner Ensemble’daki çalışmaların odak noktasını Brecht’In sahnelenmemiş fragmanları oluşturuyor. Çoğu bugüne dek yayımlanmamış olan fragmanlar konusunda Brecht uzmanı Ernst Schumacher, Brecht’in çok geniş bir dramaturjik model oyunlar kurgusuna kavuşmasında bu fragmanların çok önem taşıdığını belirtiyor. Ve ekliyor: “Brecht’in reel tarihin dialektiğini soyut modellerle ortaya koyduğu bu fragmanlar oyuncuların bilinçlendirilmesi açısından çok önem taşıyor.” Ilk kez geçtiğimiz ay yayımlanan oyun fragmanları arasında yer alan, sekiz ayrı mekanda eşzamanlı olarak sahnelenen oniki fragman geçtiğimiz ay ilk kez Berliner Ensemble’da izleyici karşısına çıktı. Berliner Ensemble ayrıca Brecht’In “Önlem” ( “Die Massnahme”1930) adlı yasaklı oyununu da izleyici karşısına çıkarıyor.1928-30 yılları arasında yazdığı müzikal ‘öğreti oyunları’ arasında yer alan ve izleyiciyi eğitmek için değil, dialektik düşünce ve yabancılaştırma konusunda oyuncuları eğitmek amacıyla yazıldığı için Brecht tarafından sahnelenmesi yasaklanan “Önlem”, yazarının ölümünden 40 yıl sonra ilk kez ramp ışıklarına çıkıyor. Müzikal yapısıyla oratoryo niteliği taşıyan “Önlem”, “dünya yalnızca kabagüçle değiştirilebilir” şeklindeki mesajıyla Almanya’da tartışmalara yol açtı. 1998 yılı boyunca Brecht ve tiyatrosu gündemden inmeyecek gibi görünüyor. Brecht’le ilgili etkinlikler yalnızca Berlin’le sınırlı değil. Uluslararası Brecht Derneği tarafından Brecht’In 100. Doğumyılı nedeniyle düzenlenecek sempozyuma katılmak üzere çeşitli ülkelerden bilimadamları, sanatçılar ve tiyatrocular San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesinde biraraya gelecek. Sempozyumda ,yeni bir yüzyılın eşiğinde , yeni kültür ve politikaların ışığında Brecht’in taşıdığı önem irdelenecek.
|
|
|
INGEBORG BACHMANN YERSİZ YURTSUZ BİR ‘BEN’
“Faşizm iki insanın arasındaki ilişkide başlar” demişti. Uzun süre yaşadığı çevrenin insanı belli kimlik kalıplarına soktuğunu düşünüyordu, belki de özgürlüğünün ve kimliğinin sınırlanmaması için sık sık yolculuk yaptı, çeşitli ülkelerde yaşadı.Dilin bir anlaşma aracı olmaktan çıkıp , insanlar arasındaki iletişimi engellediğine, insanları belli klişeler içinde düşünmeye ittiğine değiniyordu hep yapıtlarında. Her erkek ve kadının aşkı yaşamasının mümkün olmadığı görüşündeydi. Ona göre “aşk, bir sanat yapıtı”ydı. ‘ Ancak iç dünyaların yoğunluğunda yaşanabilen bir aşkın romanı’ olan “Malina”da anatomisini çizdi ‘mutlak aşk’ın. Tüm bu temaları ürettiği az sayıda, ancak çağdaş edebiyatın nitelikli ürünleri arasında yer alan roman, şiir, radyo oyunu ve öykülerinde çarpıcı ve anlatım sınırlarını zorlayan bir dille irdeledi. 24 yıl önce 17 Ekim 1973’de Roma’da ölen Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann yazarlığa şiir ve türünün yetkin örnekleri arasında sayılan radyo oyunlarıyla başlamıştı. (Ingeborg Bachmann, Radyo Oyunları, MitosBoyut / Bütün Şiirleri, Kavram).1961 yılında “Otuz Yaş” başlığı altında yayınlanan öyküleri (Bağlam Yayınları) ilgiyle karşılanarak birçok dile çevrildi. Kitaba adını veren “Otuz Yaş” öyküsünün kahramanı, eski düzeninden bunalarak yaşadığı kenti terkeder. “Insanlar arasında yaşayamaz artık. Elini, kolunu bağlıyor insanlar; ona diledikleri gibi bir biçim vermiş, onu bir kalıba sokmuşlardır. Insan bir süre bir yerde kalınca, pek çok kılık, sözde kılık altında dolaşmaya başlıyor ve kendi kendisi olmak hakkını yitiriyor giderek.” ‘Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz’ diyen Bachmann, aldığı felsefe eğitiminin ve Wittgenstein’a duyduğu ilginin de etkisiyle Çağdaş Avusturya Edebiyatı’nın teması diyebileceğimiz ‘dil sorunsalı’nı ele alır, Peter Handke ve Thomas Bernhard gibi. Bireyin toplum baskısından kurtulma girişimlerinden söz ettiği, farklı bir anlatım tarzı yarattığı yapıtlarıyla okura dilsel ve toplumsal baskıların olmadığı, insanın ‘kendisi’ olabildiği yeni bir dünyaya giden yolu gösterir. Onun öykülerindeki kişiler çevrelerini kuşatan her türlü sınırı aşabilmek, sıradan yaşamlarından kurtulabilmek için, aşk, adalet, özgürlük ya da gerçeğe ulaşma yolunda karar vermenin eşiğindedir. Avusturya’nın bir kentinde başlayan yaşamı Münih, Berlin, Zürih, Napoli, Londra, Paris gibi çeşitli duraklardan sonra en sevdiği kent olan Roma’da noktalandı. Ancak Bachmann hala bizlere seslenmeyi sürdürüyor: “Itiraf edin ki, yalnızca eskilerin dayayıp döşediği bir ülkede yaşıyorsunuz, görüşlerinizin tümünü kirayla edindiniz, dünyanın imgelerini kira karşılığında ele geçirdiniz. Itiraf edin ki, gerçekten ödeme, yaşamınızla ödeme yaptığınızda, bunu sizin için değerli herşeye veda edip, pistlerde veda edip turnikelerin arkasına geçtikten sonra yapıyorsunuz ve ancak ondan öte kendi yolunuzu yürümeye başlıyor, kendi yolculuğunuza çıkıyorsunuz. Bir hayali istasyondan bir hayali istasyona seğirten, varış denilen şeyin kendileri için söz konusu olamayacağı yolcular!”
|
|
|
9. İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ’NİN ARDINDAN VE SAĞDAN ÇIKARLAR
Bir Tiyatro Festivali’ni daha geride bıraktık. 19 Mayıs’ta başlayan 9. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, iki haftalık yoğun bir temponun ardından salı günü sona erdi. 6 yabancı, 10 yerli yapımın sergilendiği Festival’de, yapımların titizlikle seçildiği dikkati çekiyordu. Özellikle “Othello”, “Kral Lear”, “Köleler Adası” ve “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi” gibi, avrupa’da büyük başarı kazanan oyunların katılımı farklı ülkelerden değişik tarzlarda oyunları izleme olanağı sunma açısından izleyici için hoş bir karşılaşmaydı. Ülkemize ilk kez konuk olan Berliner Ensemble, Piccolo Tiyatrosu, İngiltere Ulusal Kraliyet Tiyatrosu gibi dünya çapında tanınan tiyatrolar en yeni prodüksiyonlarıyla selamladılar tiyatroseverleri. Bizim için yeni olan ‘Dans Tiyatrosu’nun iki yetkin örneği “Othello” ile “Armand Dust2-Susamak” gösterileri ise dans tiyatrosu başlığı altında farklı anlayışları ve arayışları gözleme olanağı sundu. Açılış oyunu olan Ismael Ivo Dans Tiyatrosu’nun “Othello” yorumunun daha festivalin ilk haftasında gösteri olarak beğenilmesine karşın Shakespeare’İn metniyle pek ilişki kurulamadığı için eleştirilmesi ise ilgi çekiciydi. Bu yorumun en önemli özelliği, Othello karakterinin şimdiye dek hiç bir sahnelemede ele alınmayan, toplum içinde ‘yabancı’ , hele de ‘siyah’ olmanın sorgulanması ve bunun Shakespeare’İn metniyle değil koreograf Johann Kresnik ile dansçı Ivo’nun yarattığı olağanüstü güzellikteki beden diliyle sergilenmesiydi. Ünlü oyuncu Ian Holm’un canlandırdığı “Kral Lear”, izleyicilere klasik tiyatronun yetkin bir örneğini sunan ve hayranlıkla karşılanan oyunlardan biriydi. Alıştığımız kral yorumlarındaki gibi haşmetli bir kral değildi, Lear. Yalnızca bencil ve çılgın bir aile babası olarak yorumlanıyordu. Ian Holm’un “Kral Lear”de verdiği oyuncluk dersi uzun süre belleklerde yer edecek. Strehler’in yönettiği “Köleler Adası” rejisi, dekoru, kostümü ve oyunculuğuyla izleyiciye keyifli bir tiyatro akşamı yaşattı. Bembeyaz kumsalı ve palmiyeleriyle bizleri de çekip götürüverdi, insanlara kardeşçe yaşamasını öğreten bu güzelim adaya. Festival’in en görkemli, her yanıyla en olağanüstü oyunu ise yıllardır müzelik olup olmadığı tartışılan Berliner Ensemble’ın “Arturo Ui’nin Önlelenebilir Yükselişi”ydi. Genç yaşta yitirdiğimiz tiyatro dehası Heiner Müller’in ölümünden önce gerçekleştirdiği son rejisi, Martin Wuttke’nin sınırları zorlayan oyunculuğuyla ve tüm ekibin içabasıyla bir başyapıttı “Arturo Ui”. Özellikle Ui’( Martin Wuttke)nin bir köpek olarak boy gösterdiği ilk sahne ile güzel ve etkili konuşma dersleri aldığı sahnedeki performansı uzun süre unutulmayacak. Festival’de sunulan yerli yapımlardan “Bir Ata, Krallığım”, “Kadınlardan Konuşalım” , “Park Yapılmaz” , “Simyacı” ve “Kuvayı Milliye” sezon içinde sergilenen yapımlar arasından seçilmişti. Daha önceki yazılarımda bu oyunlardan sözetmiştim. Gerçekten de geçtiğimiz sezonun en başarılı yapımları olarak yeraldılar festival’de. Ancak Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Kuvayı Milliye” ne yazık ki festivale yaraşır bir yapım niteliği taşımıyordu. Ne rejisi ne de oyunculuk anlayışıyla Nazım Hikmet’İn dizeleri hakkettiği gibi yansıyordu sahneye. Shakespeare’le açılan festivalin Nazım Hikmet ve Kurtuluş Savaşı’yla kapanması, düşünce olarak hoş olmasına karşın, onaltı gün boyunca sunulan kaliteli yapımların ardından sönük bir finalle sona ermesine neden oldu. Festival’de ilk kez izleyici karşısına çıkan yerli yapımlar da vardı: “Everest My Lord”, “Haldun Taner Kabare”, “Maria Callas”, “Otobüs” ve “O Salı”. Kumpanya’nın, Sevim Burak’ın “Everest My Lord” adlı yapımını okuma denemesi olarak Cıhangir Parkında ve parkın yanındaki iki binada gerçekleştirdiği gösteri oldukça ilginçti. Ortaoyuncular’ın “Haldun Taner Kabare”si ise pek Taner’e yaraşır nitelikte değildi. “Maria Callas”ta Yıldız Kenter yine oyunculuk yeteneğini gözler önüne sererken , 5. Sokak Tiyatrosu’nun eski bir binada sunduğu “O Salı” ,Wolfgang Borchert’in yaşadığı ortamı günümüze getiren farklı bir çalışmaydı. Oyunların yanısıra, ülkemizde daha çok sinema oyuncusu olarak tanınan Hanna Schgyula’nın verdiği konser de izleyici tarafındanbüyük ilgi gördü.Geçtiğimiz yıl “Persefone” adlı oyununu izlediğimiz Robert Wilson’un çalışmalarını anlattığı konferans tiyatrocuların ilgi odağını oluşturdu. Evet, iki haftalık bir koşturmacanın ardından bir Tiyatro Festivali daha sona erdi. Yaz ayları boyunca tiyatrodan uzak kalacağız yine. Tek dileğimiz gelecek yıl festival’in farklı ülkelerden daha fazla kaliteli yapımı İstanbul’a getirmeye devam etmesi.
|
|
|
Roberto Cuilli “RİSKE GİREBİLMEK ŞART”
Theater an der Ruhr tiyatrosunun kurucusu ve genel sanat yönetmeni Roberto Cuilli, geçtiğimiz pazartesi günü TOBAV lokalinde tiyatrocularla biraraya gelerek günümüz tiyatrosunun sorunları ve tiyatronun gelecekteki işlevi hakkındaki görüşlerini dile getirdi. 10 yıldan bu yana Türkiye’ye gelen, 1992 yılında İstanbul’da bir workshop çalışması yapan Cuilli, bir süre önce Devlet Tiyatrosu’yla yaptığı ortak projesiyle de gündeme gelmişti. 21. yüzyılda tiyatroyu parlak bir geleceğin beklediğine inanan Cuilli, dünyadaki teknolojik gelişimler ve hızlı değişim karşısında, tüm gücünü insanlar arasındaki iletişimden alan tiyatronun asla önemini yitirmeyeceğini dile getirdi. Cuilli’ye göre uluslarüstü (transkulturell) bir nitelik taşıyacak olan önümüzdeki yüzyılda, bu niteliğe sahip olan tiyatronun geleceğinden kuşku duymaya gerek yok. Bunun için yapılacak tek şey, belli formlara, kültürel kalıplara, yöntemlere yaslanmadan, sahne üzerinde kendi gerçeğini yaratan bir tiyatro anlayışı oluşturmak. Bu konuda da, şimdiye dek tiyatronun tek yaratıcısı sayılan oyun yazarı ve yönetmenin dışında, özellikle oyunculara büyük sorumluluklar düşüyor. Tiyatronun asıl işlevini, kitleleri bireylere dönüştürmesinde gören Cuilli, konuşmasında, kendini kültürünü bulmaya giden bireysel yolu yürüyerek, bunu topluma gösterdiği için toplumdaki en önemli siyasal olgunun tiyatro olduğunu vurguladı. Cuilli’nin konuşmasının ardından dinleyicilerin yönelttiği sorularla hareketli bir tartşma ortamı doğdu. İtalyan kültürünün bir ürünü olan Commedia dell’Arte’nin nasıl evrensel hale getirilebileceği sorusunu Cuilli, bu tarzın dondurulmuş bir form içinde, klişeleşmiş tiplerle sahneye taşınmasının hiç bir yarar sağlamayacağını, her toplumun kendi gerçeğini, kendi dönemini yansıtarak Commedia dell’Arte tarzı tiyatro yapmasının daha önemli olduğunu anlattı. Kendisine yöneltilen soruların hep somut bir yöntem beklentisi içermesi üzerine tiyatroda her kapıyı açacak tek bir anahtarın olmadığını belirterek, her tiyatronun kendi toplumununa, yapısın , sorunlarına göre çözüm üretmesi, bu yolda bir adım atması gerektiğini savundu. Denenmiş hazır yöntemleri alarak uygulama kolaycılığının yanlışlığını vurguladı. Tartışmanın sonuna doğru Cuilli’nin Türk Tiyatrosuna ilişkin yaptığı saptamalar oldukça ilginç: “Türkiye 350 yıllık geçmişi olan Avrupa tiyatrosunu, kendi kısa tiyatro tarihi içinde aynen almış. Bu yüzden Türkiye’de tiyatronun merkezinin oyun yazarı olduğu inancı çok yaygın. Oyun yazarlarının tiyatro politikasını belirmede bu kadar önemli bir yer aldığı başka bir ülke olduğunu sanmıyorum. Türkiye’de yazarlar tarafından tiyatroya uygulanan baskı çok fazla.Oysa tiyatroda yazarın yanısıra yönetmen de, oyuncu da birer yazardır. Hatta her seyirci potansiyel yazardır. Bana somut olarak Türk tiyatrosunun gelişmesi için ne yapılabileceği soruluyor. On yıl boyunca geldiğim Türkiye’deki izlenimim, burada hiç bir şeyin değişmemesi için sürekli olarak birşeyler değiştiriliyor. Bu süre içinde 7 ayrı kültür bakanı ve 7 Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü’yle tanıştım, ama bu 10 yıl içinde hiç bir şey değişmedi. İnsanları değiştirip, her seferinde farklı insanları aynı sorunlarla başbaşa bırakmanın bir anlamı yok. Tiyatro belki herşeyi birden değiştiremez, ama büyük değişiklikler için kendi küçük çerçevemizde bir şeyleri değiştirmeye çalışmamız gerekir. Tiyatrocu olarak bu sorumluluğu taşımak lazım.” Tiyatrocuların Türk tiyatrosunun gelişimi için ısrarla somut öneriler getirmesini istemelerine karşılık Roberto Cuilli’nin yanıtı açık ve anlamlıydı. “Sorunun çözümü için herkes kendi yöntemini yaratmak zorunda. Bulunan bir anahtarı, yöntemi her kapıyı açmak için alıp kullanmak vasatlık getirir. Tiyatronun, kendilerini, kendi yapacakları deneyin aracı olarak kullanan oyunculara ihtiyacı var. İnsanları tiyatroya çekecek şeyi vermeyi deneyecek oyuncular lazım. Bugün birçok tiyatrocu, gelişmeler karşısında kendini yok edecek şekilde çalışıyor.”
|
|
|
OSCAR WILDE ÖLÜMÜNÜN 100. YILINDA
Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde, İrlanda asıllı İngiliz yazar ve estetikçi. Yapıtları, düşünceleri ve yaşam biçimiyle 19.yüzyıl sonunda en çok ilgi çeken sanatçılardan biri. 1890’larda üne kavuşmuş bir yazar ve yaşamı ve görüşleriyle İngiliz toplumunun dikkatini çeken bir sanatçı olmuştu. Öğrencilik yıllarından başlayarak yeteneği, zekası ve görüşleriyle ilgi topladı. İlk yapıtları pek başarılı olmayan yazar, ilk çıkışını “Dorian Gray’in portresş”yle yaptı. Daha sonra “Lady Windermere’in Yelpazesi”, “Ehemmiyetsiz Bir Kadın” ve “İdeal Bir Koca” ile yazı alanındaki ustalığını kanıtlar. “Ciddi Olmanın Önemi Üzerine” ise başyapıtı sayılır. Fars ve melodram örgüsüyle iyi kurulmuş oyun türünün özelliklerinin Wilde’ın usta dili ve zekasıyla kaynaştığı yapıtlardır. 19.yy. İngiliz tiyatrosuna yeni soluk getirmiştir. Cezaevinden Lord Douglas’a yazdığı mektupları”De Profundis” adıyla kitaplaştırır. Reading Zindanı Baladı ise cezaevindeki güç koşulları dile getirir.
Başyapıtı sayılan “Bunbury-Ciddi Olmanın Önemi”nin prömiyeri14 Şubat 1895’te St. James Tiyatrosu’nda seyircinin viktoria dönemi ahlakını alaya alan şakalarına kahkalarlar karşılık vermesiyle gerçekleştirilir. Ve aynı yılın Nisan ayında tutuklanır Wilde,çünkü viktoria ahlakını, ama herşeyden önce de sınıf farkını gerçek yaşamında ciddiye almadığı için. 80’li yılların ortasında Londranın aristokratlar arasında döneminin en iyi konuşmacısı ününü aldı. Evli ve iki çocuk babası eşcinsel Oscar Wilde, sahne ışıklarının ve çılgın yaşamanın zevkini, fazla iyimser olarak çıkarırken , bunun sonuıcunu çok ağır tahriklere maruz kaldığı mahkemede iki yıl hapis cezasına çarpıtırılarak ödedi. Wilde yalnız eşcinsel ve eksantrik oluşuyla değil, aforizma ve nüktelereriyle tanınan biriydi. Paris’te bir otel odasında ölmeden önce yazdığı son nükte belki de buydu” ilişkilerimle yaşadım, ilişkilerimle ölüyorum”. Bir diğer nüktesinde “Amerika neden bu kadar zorba bir ülke? “Belkide amerikalıların duvar kağıtları-çirkin olduğu için.” Hapisten çıkınca Londra’dan ayrılır, Parise gider, Toulouse-Lautrec’in çevresine tsakılır. Yoksulluk içinde kırgın 46 yaşında ölür Paris’te. Narsisttti.kendi zekasına hayrandı, toplumu ise küçümserdi. Döneminin ingiliz yüksek sosyetesini yansıtır, onun komedilleriHayatı iyi ve kötü diye görmeden tadını çııkarmayı savunuyordu, ahlakçı değildi. “Eleştirmenler herkesin böyle nükteler üreteceğini iddia ediyorlar. Eğer öyleyse ben, bir Oscar Wilde komedisi yazmayı beceremeyen tek oyun yazarıyım” Bernard Shaw. “Tanrılar bana herşeyi bahşetmiş. Bir deha, şerefli bir isim, ün, entelektüel cesaret. İnsanlara başka türlü düşünmeyi öğrettim, nesnelere farklı renkler verdim; söylediğim her söz, yapığım herşey onları şaşkınlığa düşürdü. Kendi yüzyılımın fantazisini uyandırdım, öyle ki, ismimin etrafında efsaneler yaratıldı.” “De Profundis”ten, |
|
|
ADNAN BENK “ELEŞTİRİ YAZILARI” ‘CAMUS BİR MANDA MIDIR?’
Bunda on yıl kadar önce. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin hazırladığı “Eleştirmen Gözüyle- Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi” adlı kitap için araştırmaya başlamıştık. Seçkinin 1960-90 dönemini ele alan ikinci bölümü için Esen Çamurdan ve Zehra İpşiroğlu’yla birlikte yaptığımız çalışmalar, yalnızca tiyatro eleştirisinin değil, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne tiyatromuzun geçirdiği değişimi görebilmek açısından da son derece ilginçti. 1923-1990 dönemindeki tiyatro eleştirilerini iki ciltte toplayan seçki, bu süre içinde tiyatro eleştirisinin geçirdiği evrimin yanısıra, repertuar kurulu, yerli tiyatro yaratma çabaları, telif eser, uyarlama, çocuk tiyatrosu, eleştiri nasıl olmalı, gibi konulardaki tartışmalarla, kuşbakışı da olsa, ülkemizde batılı anlamda bir tiyatronun kurulma çabaları ve sancılarına göz atılmasını sağlamıştı. Adnan Benk’in, sözünü sakınmayan, tutarlı, özgün eleştirileriyle bu çalışma sırasında tanışmış, diline, kullandığı biçeme ve tiyatro bilgisine hayran olmuştum. 1998 yılında ölümünün ardından birçok köşe yazarı, Benk’in yazılarının düzenlenip yayımlanması gerektiğinin altını çizmişti. Neyse ki aradan geçen iki yıl içinde bu temenni gerçekleşti de, usta eleştirmenin yazılarını okuma olanağına kavuştuk. Edebiyat ve tiyatro dünyasında özel bir yeri olan Adnan Benk’in 1950’li yılların başından buyana kaleme aldığı yazıları Doğan Kitapçılık tarafından yayımlandı. Aysen Altınel, Melek Dener, Hülya Potuoğlu ve Osman Senemoğlu tarafından yayına hazırlanan “Eleştiri Yazıları”, Benk’in tiyatro, sinema, müzik, edebiyat, siyaset konularındaki eleştiril ve denemelerini kapsıyor. Balzac, Valery, Sartre ve Salinger’den çeviriler yapan, belgesel filmlere imza atan Adnan Benk’i şöyle değerlendiriyor Efdal Sevinçli: “1940-60 yıllarında yazılan oyun eleştirileri içinde, sağlam tiyatro tarihi ve tiyatro kuramı bilgisiyle oyun çözümlemesini bütünleştiren Adnan Benk’in tiyatro sanatımızın çağdaş yönde gelişimini destekleyen, taklitlere şiddetle karşı çıkan, seyircinin beğeni düzeyini yükselten yazılarıyla döneminin en önemli adı olduğunu vurgulamalıyım” Tiyatro Eleştirisi seçkisinde kuşbakışı gördüğümüz geçmiş yılların tiyatro tartışmalarına, sahneleme ve oyunculuk anlayışlarına bu kitap sayesinde-tabii ki Benk’in bakış açısıyla- zum yapabiliyoruz. Eleştirilerinin yanısıra edebiyat tartışmaları, Peyami Sefa’yla, Ozansoy’la, Muhsin Ertuğrul’la, Cevat Fehmi Başkut’la, Refik Erduran’la polemikleri, çeviri eleştirileri, edebi kurul tartışmaları ve ödül dağıtımlarındaki adam kayırmalar hakkındaki zekice ve keyifle okunan yazılarıyla renkli ve hareketli bir dönem panoraması çiziyor. Sözünü sakınmayan ve ironik tavrıyla, döneminin yazar, yönetmen ve oyuncularını, Tahsin Yücel’in önsözde belirttiği gibi, çileden çıkardığı da anlaşılıyor. İşta sizei “Camus Bir Manda Mıdır?” başlıklı yazıdan tadımlık bir bölüm : “İrili ufaklı birtakım bilgiçler türedi son yıllarda. Sartre ile, Camus ile içli dışlı, sıkı fıkı dost her biri. İlkinin adını pek beceremediklerinden olacak “Canpol aşağı, Canpol yukarı” diye idare ediyorlar ama, ötekinin sözü geçtikçe bir özlemdir çöküyor üzerlerine, bataklarla, mandalarla sinsi çağrışımlar kurarak “camus, camus” diye duygulanıyorlar.” Gerisi mi? Kitapta.
|
|
|
İYİ SEYİRLER TÜRKİYE!
“ İnsan tiyatrodaki kadar rahat edeceği başka bir yeri kolay kolay bulamaz. Orada kimse bir şey istemez sizden. İstemediğiniz sürece ağzınız açmak zorunda kalmazsınız. Kral gibisinizdir orada ve size sunulan, aklınıza ve ruhunuza hitap eden gösteriyi rahat rahat izlersiniz.Şiir karşınızdadır, resim, müzik, şarkı, oyunculuk sanatı karşınızda. Hepsi bu kadar da değil! Eğer bütün bu sanatlar gençliğin ve güzelliğin çekiciliğiyle bir akşam içinde sizi etkileyebiliyorsa, başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir şenliktir bu. Bazı yönleri kötü, bazı yönleri iyi olsa bile, en azından evde oturup pencereden dışarı bakmaktan ya da kapalı bir yerde sigara dumanına boğulup kağıt oynamaktan iyidir.” Goethe kabaca böyle sıralamış tiyatronun faydalarını. Ekim ayı geldiğine, yeni sezon başladığına göre, bizler de büyük ozanın öğütlerini tutup, evde oturacağımıza tiyatro salonlarına atacağız kendimizi. Geçen sezon boyu Devlet Tiyatroları’nda dönen dolapları saymaya çalışmaktan başımız dönmüştü. Bakanların, genel müdürlerin, dramaturgların, rejisörlerin, yazarların rol aldığı kötü yazılmış, çok kötü sahnelenmiş bir oyundu izlediğimiz. Bu ‘oyun’un ya da benzerlerini bir daha ülkemizin hiçbir ‘sahnesi’nde görmemeyi umarak yeni sezona umutla bakmak istiyorum. Yeni yapımların çıkan rezaletlerle değil, sanatsal nitelikleriyle yazılı ve görsel medyada yer aldığı bir ülke olabilsek. Yetenekli oyuncularımızın, şarkı söylemeyi beceremeyen şarkıcıların türkücülerin dizilerinde kendilerini ve oyunculuk sanatını harcamadığı bir ülke. Ödüllerin eşe dosta değil, gerçekten başarılı yapımlara verildiği, biraz ünlü olan herkesin kendini tiyatro sahnelerine atmaya cüret edemeyeceği bir ülke olsaydık, diyorum, acaba o zaman yeni bir tiyatro dönemi başlarken daha mı umutlu olurdum. Neyse, biz yine de tiyatrolarımızın açıkladıkları repertuara bakarak bu sezon hangi ilgi çekici yapımları izleyebileceğimize bir göz atalım. Sezonu 1Ekim’de açan İstanbul Şehir Tiyatrosu, geçen yılki yerli oyun ağırlıklı repertuarın tersine, bu yıl klasik oyunlara öncelik tanımış. Bu sezon yalnızca iki yeni yerli oyun yer alıyor Şehir Tiyatroları’nda. Nezihe Meriç’in Çın Sabahta” oyunu ile Neş’e Erçetin’in yazıp yönettiği “Sabaha Az Kala” adlı gençlik oyunu. Başar Sabuncu, yıllar önce başarıyla sahnelediği Shakespeare’in “Bahar Noktası”nı yeniden sahneliyor. Şehir Tiyatroları ünlü ozanın bir başka oyunu “Troilos ile Kressida”yı ise Mustafa Avkıran’ın rejisiyle sunuyor. Shakespeare’in bu trajikomedisiyle İ.Ö.12. yüzyıla uzanacak savaş ile aşkın çarpışmasına tanıklık edeceğiz. İki Shakespeare oyununun yansıra alman yazar Georg Büchner’in “Woyzeck”ini hazırlıyor Şehir Tiyatrosu. 1836’da yazılan ve birçok farklı el yazması bulunmasına karşın sahne sıralaması olmadığı için her sahnelemede farklı düzenlemeleri yapılan metinle yönetmen Mehmet Ulusoy’un bu buluşmasını merakla bekliyoruz. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda izleyeceklerimiz arasında dikkati çeken oyunlar ise “Caligula”, “Haydutlar” ve “Troyalı Kadınlar”. Albert Camus’nün ‘düşünce tragedyası’ olarak nitelendirdiği, dünyanın anlamsızlığını ortadan kaldırmak için bütün gücünü kullanan |